Genel

Silikon Vadisi’nde Doktora ve Staj Yapmak (Sansürsüz)

Ey okuyucu, hoş geldin! Bu satırları okuduğuna göre ya bu yazısının paylaşıldığı bir linke tıkladın ya doğrudan muratcancicek.wordpress.com adresindeki blog’uma geldin. Eğer doğrudan blog adresine geldiysen aşağıya doğru scroll ettikçe yazılarımı ters bir sırayla okumuş olacaksın, yapma!

Efendim evet, ben iki yıldır UC Santa Cruz’da doktora eğitimine devam ediyorum ve 2019 yazını Google’da stajyer olarak geçirdim. Neler yaşadığımı sizinle paylaşmak adına bir blog yazısı dizisi oluşturdum. Lakin WordPress amca bu yazıları ana sayfada paylaşma tarihine göre gösterdiği için böyle bir ara metin paylaşmak zorunda kaldım. Şu an buradayız, birazdan uzun uzun yazılara sıçrayacaksınız sıkı tutunun.

Google’daki stajımla ilgili ilk başlığı 4 ay kadar önce işe ilk başladığım gün “Siz Yakıştırın, Muratcan Gerçekleştirsin, Google’da Staja Başladı (GERÇEKTEN)” yazım ile atmıştım (evet, epey uzun başlık olmuş). Yazının kendisi toplamda bir sayfa kadar olup çocukluğumdaki birkaç anıyı da size aktararak bu stajın benim için önemini vurgulayan bir fragman tadındadır. Dilerseniz buraya tıklayarak yazıya ulaşabilirsiniz, hatta sonuna gerekli linkleri eklediğim için aşağıdaki yazı dizine oradan da devam edebilirsiniz.

Doktora sürecim boyunca iki yılda yaşadıklarımı, Google’daki yaz stajımı ve bu deneyimlerden yaptığım çıkarımları aşağıdaki üç başlıkta sizlerle paylaşacağım. İlk yazıdan başlayarak okumanızı şiddetle öneriyorum, aynı şekilde aşağıdaki ilk linke tıkladığınızda yazı bitimlerinde ben sizi bir sonraki yazıya yönlendireceğim.

Ek bir not olarak olayları samimi bir mahalle ağzıyla, yerinde küfürler ve alaycı bir dille anlattığımı, derdimin sizi bilgilendirmekten ziyade eğlendirmek olduğunu belirtmek isterim. Kullandığım üslup yapmacık TRT Türkçesi değil de benim kendimi en iyi ifade edebildiğim, sizin de gerçekten hissedebileceğiniz bir üsluptur. Yine teknik kavramları kahvedeki amcaların anlayacağı bir kıvamda sunmuş olsam da muhtemelen yazının en çok faydalı olacağı kesim yurt dışında yüksek öğrenim görüp uluslararası şirketlerde çalışmak isteyen mühendis ve mühendis adayı arkadaşlar olacaktır (özellikle de CS’ciler). Engeli olan bireyler veya yakınları için genel olarak pozitif bir örnek olmakla beraber özellikle bu yazılarda anlattığım kısımların benim engelliliğim ile doğrudan bir ilgisi olmadığı eklemek istiyorum, hatta hiçbir engeli bulunmayıp aynı süreçleri yaşayan insanlar da tanıyorum.  Dediğim gibi bu yazılar daha çok uluslararası mühendis adaylarına yöneliktir.

  1. Yeni Başlayanlar için Amerika’da Doktora yazımda UC Santa Cruz’da geçirdiğim ilk iki yılı, motivasyon olarak nasıl bir düşüş yaşadığımı ve o gözde Silikon Vadisi şirketlerine kabul edilmenin ne kadar zor olduğunu anlatıyorum.
  2. Google’da Staj Yaptım, Şahitlerim Var” yazımda üç ay boyunca Google’da bir stajyer olarak yaşadıklarımı oldukça detaylı bir şekilde paylaşıyorum.
  3. Silikon Vadisi’nde Bir Stajyer Olarak” yazımda ise bu iki yıllık tecrübelerimden yola çıkarak edindiğim birtakım gözlemlerimi size aktarıp daha genel bir resim çizmeye çalışıyorum.

Siz hâlâ burada mısınız? Hadi ama buraya tıklayın.

Muratcan Çiçek

Standart
Genel

Silikon Vadisi’nde Bir Stajyer Olarak

Öncelikle “Yeni Başlayanlar için Amerika’da Doktora” ve “Google’da Staj Yaptım, Şahitlerim Var” başlıklı blog yazılarımı okuduğunu varsayıyorum. Burada ise size bu yazılarda detaylıca paylaştığım Google’da ilk stajımdan ve genel olarak iki yıldır Silikon Vadisi’ndeki gözlemlerimden yola çıkarak bir iki mesaj vermek istiyorum. Bun mesajların ilki için beni doktoraya kabul eden hocanın safkan İtalyan olduğunu ve benimle önceden hiçbir tanışıklığı olmadığını; aynı şekilde eBay’deki yöneticilerimin Hintli ve Çinli olduğunu; bir önceki yazımda üzerimdeki emeklerinin ancak bir kısmını aktarabildiğim Şef’in aslen Avustralyalı olduğunu, sağ kolu dediğim ve projede en az benim kadar emeği olan arkadaşın Hintli, bize danışmanlık veren kızın ve benimle birlikte makalenin büyük bölümünü yazan abinin Çinli olduğunu; Euphonia ekibinin başında olup benimle her hafta gibi toplantı yapan kadının Alman, onun yardımcısı olup benimle yakın temasta kalan arkadaşın Fransız; bahsettiğim hackathonda ekibimizi yöneten abinin Meksikalı, danışmanımızın ise Arap olduğunu tekrar belirtmem gerekiyor. Üstelik bu saydığım insanların neredeyse tamamı kendi ülkelerinde doğup yüksek eğitimleri için benimle benzer şekilde oralara gitmiş, çalışmaya devam eden, hepsi nitelikli insanlar ki ben bu insanların hiçbirinden ne Türk olduğum için ne de Müslüman olduğum için bir antipati gördüm (ki ortalamanın üzerinde bir Müslüman olduğumu bilen bilir). Oradaki çalışmam sürecinde ne bileyim şehirlerden, gece hayatından, yemeklerden ve arabalardan bahsettiğimizi hatırlıyorum ama siyasetten, politika veya inançlarımızdan hiç konuşmadık. Hatta bir gün bir yemekhanede Afrika kökenli Hristiyan bir abla benim için neredeyse kırk dakika helal yiyecek aramıştı. Demem o ki özellikle Silikon Vadisi’nde önemli pozisyonlara gelebilmek için etniğinizden veya inançlarınızdan fedakârlık etmeniz, değişmeniz gerekmiyor. Amerika’da annemin baş örtüsünden rahatsız olan tek insan yine annem yaşlarda Türk bir kadındı. Bunun dışında yurt dışında sadece bir kez Londra’da bir barda körkütük sarhoş ve muhtemelen niteliksiz bir İngiliz tarafından, o da bilmem kimi desteklediğimizi var saydığı için birkaç saniye sözlü tacize uğramışızdır o kadar.  Öte yandan eğer uluslararası ortamda teknik niteliğiniz ile ön plana çıkıp çenenizi değil aklınızı çalıştırırsanız size kimse o veya bu olduğunuz için “kışt” demez. Bunun yanında “Üsküplünün Üsküplüden başka dostu yoktur” tezine katılmıyorum çünkü çok kısa bir süre zarfında Üsküplü olmayıp sırf potansiyel gördüğü için bana destek olan onlarca insan tanıdım. Tabii her Üsküp’ün kendi cahili, kendi varoşu vardır, o mahallelerde işiniz yoksa (ki olmamalı) istediğiniz yerde dünya vatandaşı olarak gayet huzurlu bir hayat yaşayabilirsiniz.

Türkiye’de de yaygınlaşmasını dilediğim, yukarıdaki konuyla bağlantılı bir başka kavram ise “diversity (çeşitlilik)” idir. Bakın yine söylüyorum, Google gibi bir şirkette üç aylık kıytırık bir stajyer projesine bile 9 farklı milletten insanın eli değiyor ve bu insanların içinde beş vakit namaz kılanı da var, komünizmi savunanı, travestisi de var, ayrıca körü topalı da var (sen anla diye bu kelimeleri kullanıyorum, bence hepsi normal insan işte). Hepimiz aynı projede çalışıyor ve tecrübelerimiz, yeteneklerimiz kadar konuşuyoruz. Maalesef Türkiye’deki projelerde işler böyle yürümüyor, birbirimizi beğenmemeye, dışlamaya devam ediyoruz, üstelik bunu o kadar homojen bir dağılım ile yapıyoruz ki bir yerden pozitif bir başlangıç göstermek neredeyse imkânsız. Fransızların Meksikalılar ile anlaşabildiği kadar Yozgatlılar Sivaslılar ile anlaşamıyor ve bu çok üzücü, milletimizi kısırlaştıran bir durum, çözümü de sende kardeşim, hiç abine amcana bakma, seni insanlar saçma sapan kriterlerde yargılamayı bırakmadıkça kimse bırakmaz, üzgünüm.

Son olarak kişisel gelişim, liderlik, cart curt konusunda atıp tutanlara birkaç şey söylemek istiyorum. Öyle çalışan, böyle lider olmak için ne onlarca kitap okumaya ne de saatlerce kursla vakit öldürmeye gerek varmış, bunun en güzel örneğini Şef ile olan ilişkim de gördüm. Bazen kaplumbağa terbiyecisi olma konusunda o kadar yazıp çiziyoruz ki kaplumbağanın neye benzediğini unutuyoruz. Öyle ki birilerine sürekli nasıl kaplumbağa çizileceğini anlatmak yerine düzinelerce farklı farklı kaplumbağa resmi yapmak etrafınızdakiler için çok daha öğretici olabilir. Bu bağlamda Şef’in bu konuda hiçbir iddiası olmamasına, özel bir eğitim de almamasına karşılık kendi davranışlarıyla, içten özverisi ve sade direktifleri ile bana verdiği liderlik dersi paha biçilemez nitelikteydi. Öte yandan sırf birilerine lidercilik oynatmak için ortaya atılıp girişimcilik adı altında pazarlanan yalap şalap projelerde kendinizi bu ölçüde geliştirmeniz imkânsızdır. Yine bağlantılı olarak iki yıldır eBay ve Google’da yaptığım projelerde şirketler bana emeğim için ödeme yapıp projelere gerekli bütçeyi ayırmasına rağmen ortaya çıkan ürünün tamamı açık kaynaklı (open-source) olarak maddi menfaat beklemeden bütün dünya ile ücretsiz paylaşmıştır. Yine Euphonia projesi teknik olarak çok bir problemi çözdüğü ve yapay zekâ (NLP) konusundaki en etkili isimleri projeye dahil ettiği hâlde Google projeden maddi bir çıkar beklemeyip en azından şimdilik ürünü ihtiyaç sahibi kullanıcılara ücretsiz olarak sunmaktadır. Microsoft ve Apple gibi şirketler de aynı eğilimi gösterirken maalesef bazı yerlerde asli işlevi kâr elde etmek bile olmayıp hâlihazırda döner sermayesi bulunan ve benzer projeleri çok rahat kaldırabilecek kurumlar çeşitli kılıflar ile iyi niyetleri suiistimal etmektedir. Belli bir kısmı sömürmek için diğer bir kısma sözde kalacak çözümler pazarlamak yerine Google gibi bir şirkette kendi yaşam standartlarımdan feragat etmeden Dünya üzerindeki çok daha fazla insana karşılıksız olarak çözüm sunabilmeyi tercih ediyorum. Şahsen erişilebilirlik teknolojilerinin girişimciliğe pek müsait olmadığını düşünüyorum ve bu işlerden doğrudan kâr elde edilmesine karşıyım. Hatta farklı kaynaklardan hâlihazırda döner sermayesi olan şirketlerin erişilebilirlik konusunda ürün çıkartıp ancak ürünün maliyetiyle orantılı bir fiyat sunmaları ve/veya bunu bir reklam malzemesi olarak öne çıkartmaları bana çok daha tabii ve masum geliyor.

Yukarıdaki konularda yaptığım çıkarımlar tamamen kendi gözlemlerime dayanmaktadır ve herkese göre doğru olmayabilir. Uluslararası bir şirkette çalışıp ayrımcılığa maruz kalan veya şuradaki projede de hiç art niyet yoktu diyen çıkabilir. Ben sadece yaşadığım, duyup gözlemlediğim kadarını size aktarmak istedim. Umarım başarabilmişimdir.

Muratcan Çiçek

Standart
Genel

Google’da Staj Yaptım, Şahitlerim Var

Yeni Başlayanlar için Amerika’da Doktora” başlıklı yazımı okumdan bu yazımı okumanı önermiyorum çünkü ilk iki yıl Amerika’da doktora öğrencisi olarak hem kariyer hem psikolojik olarak epey bir bulanım yaşadım ve Silikon Vadisi’nde staj bulmak Kutlar Vadisi’nde Polat Alemdar olmaktan daha zordu. Sen şimdi aşamaları dinlemeden benim Google maceramı dinlersen iyi etmezsin bence…

Yeni Başlayanlar için Amerika’da Doktora” yazımda detaylıca anlattığım gibi 2018 yazında Google’ın zayıf teklifine karşılık eBay’de staj yapmayı tercih etmiştim, ne var ki birtakım aksilikler sonucu istediğim başarıyı sağlayamamıştım. Bu yılın başında Google’da bana daha önceden teklif sunan zat ile tekrar iletişime geçtim ki bu zat sonrasında benim için Şef olacaktır. Şef de ben de proje konusunda daha nettik bu sefer, anlaştık ve işte resmi teklif geldi, kabul ettim, Haziran gibi de Mountain View’a taşındım staj için. Bu arada yine tecrübe tecrübedir, ben geçen yıldan makale formatını, nerede ne yazacağımı filan biliyorum, işte önce Şef’e dokümantasyonu sunacağım, sonra uygulamayı kodlayacağım, ardından deneye gidip makale yazacağız.

Mountain View’da ilk günler biraz aksiyonluydu, işte tanıdığımız ev ufacık, trafik berbat, Google’ın Kampüsü devasa. Abi tamam dikey mimarinin ben de amına koyayım da kırk beş bin insanı balık istifi olarak yan yana dizsen Konya’ya sığdırmazsın. Şimdi şöyle, hep iki üç katlı, yan yana yüzlerce ofis binası düşünün, hepsinin bahçesi ayrı, otopark yeri ayrı, mahalleyi bırak, semte sığmamış lan, Sunnyvale’e filan taşıyor bazı ofisler. Bir ara Türkiye’de de plazalarda moda yaptılar, ofis yirmi beşinci katta, atıyorum dört yüz elli metre kare ama içeride bisikletle geziyorlar. Evladım Google bisikleti gerçek bir ihtiyaçtır, adamın art arda toplantı yapacağı iki ofis arasında on beş kilometre var, herkes Usain Bolt değil ki anasını satayım beş dakikada alsın o yolu. Google’ın kendi çalışanlarına özel Uber’i (gRide) ve kendi otobüs (gBus) filosu var, Kuzey Kaliforniya’daki en örgün ulaşım ağı bunlarda. Sonra her ofis ayrı egzotik, meselâ bizim binada şarap mahzeni filan vardı, mutfaktaki ücretsiz minibar mutfaktan büyüktü, envaı çeşit gıdayı bulabiliyorsun mutfak ve yemekhanelerde, meselâ şey çok ilginçti bizim mutfakta, eski usul kahve öğütücü vardı ve insanlar üşenmeden ham kahveyi çekerek öyle içiyordu. Sonra masaj odaları ile her tuvalette akıllı taharet musluğu ve ayrı duş olması, her gün yenilenen havlular, duş jelleri, arkadaş, Google kadınlar (ve erkekler) için pet, tampon gibi şeyler bile sağlıyor ücretsiz. Hepsi olmasa da bazı çalışma odaları babaanne evi konforundaydı ve istediğiniz zaman gidip kestirebiliyordunuz (odayı rezervasyon ettiğiniz sürece). Bunların dışında iş yerine evcil hayvanınızı, özellikle köpeğinizi getirebiliyorsunuz, elektrikli aracınız varsa şarj edebiliyorsunuz filan. Tabii bunların hepsi biz mutlu mutlu çalışan itaatkâr köleler olalım diye deyip sert bir çıkış yaparaktan sizi sol devrime çağırabilirdim ama kalsın şimdilik… Şakası bir yana kurumsal ego o düzeydeki duvarlarda “We run this! (Biz yönetiyoruz lan bunu!)” filan yazıyor ki o cümle çoğunlukla Dünya için kullanılıyor İngilizce’de. Zaten bizi oryantasyon ayağına bir gazladılar bir gazladılar, püf! İşte biz sizi yüzbinler arasından şöyle seçtik, Google çalışanları Dünya’nın en akıllı insanlarıdır ama onlarla konuşurken çekinmenize gerek yok çünkü siz de öylesiniz diyerekten bize vermedikleri gaz kalmadı. Hatta satır aralarında filan “burada olduğunuz için sürekli kutlama yapın, sonunda Google’dasınız, yeho” gibi Nirvana’msı benzetmeler filan da yapıldığı oluyordu. Tabii ben geçen yıldan çok iyi biliyordum ki ben bu cennette sadece bir stajyer parçasıydım ve üç ay sonra kuyruğumu sıkıştırıp okuluma paşa paşa geri dönecektim. Yine de bu benim için hayatımın fırsatıydı ve gerçekten hakkını verebilirsem tekrar tekrar gelebilirdim Mountain View’e.

Google’da staj olarak dediğim gibi Human-Computer Interaction üzerinde çalıştım, yani asıl arzuladığım alan değildi yine. Yapay Zekayı biraz fazla dolaylı yoldan kullanarak “İnsanların Bilgisayarla Etkileşimi” üzerine projeler geliştiriyoruz. Ben özel olarak insanların bilgisayar veya cep telefonlarını ön kameradan baş hareketleriyle kullanmaları için çalışıyorum, tabii burada asıl amaç ellerini kullanamayan insanların teknolojiden yararlanmasıdır. Ulan aslında bu işi yapacaksın Türkiye’de, alacaksın devletten on kat şişirilmiş desteği, karnını sıvaya sıvaya emekli olursun. Yok ama illa akademik kasacağız ki çıkarttığımız bütün dünyaya bulaşsın. Akademik demişken ben yaptığım iş en nihayetinde imlecin (farenin gösterdiği ok) farklı bir şekilde kontrol edilmesidir, bunun tabii performans ölçümü filan ey yavrum ey! İlk işim bu ölçümlerin dokümantasyonunu hazırlayıp Şef’e sunmaktı. Ben de gerzek gibi bilgilerimi göstereceğim diye uzattım da uzattım dokümantasyonu, on beş sayfa filan oldu. Zaten ikinci hafta Şef Londra’ya uçtu filan, bir üç haftayı öyle kapattık. Sonra benim bu uygulamayı oturup kodlamam gerekiyordu, her şirketin kendi fantezisi olduğu için bu seferde aşağı yukarı aynı algoritmayı Flutter diye bir platformda kodlayacaktım. Mobil uygulama geliştirmekten zırnık anlamıyordum ama doktora öğrencisi bir stajyer olarak başkalarının meslek olarak övündüğü işleri benim doğuştan bildiğimi varsayıyorlardı. Neyse ben Çince’yi Çinli hatundan yatakta öğrenmeye çalışan kervancı edasıyla yolda düze düzüle güttüm kervanımı. Bu arada sözüm ona Google’dayım ya mükemmeliyetçiliğim nüksetti, ip gibi kod yazıyorum (çok yavaşsın aq çocuğu demiyor tabii kimse). Bir ara yaptığımız imleç kontrolünün hassasiyetindeki bir problem nedeniyle gereksiz bir gecikme yaşadık, on gün kadar boşuna sarktı iş filan ama ben Şef’ten hep pozitif şeyler duyuyorum. Şu özellik güzel olmuş, bak burasını istediğim gibi yapmışsın, işte o da bir taraftan UX ekibiyle çalışıp deneyimiz için uygun katılımcı arıyor, geliştirdiğimiz yazılımı fiziksel engeli olan bireylere denetip performans ölçümü yapacağız (nedense son üç dört cümleyi Türkçe anlatmakta gerçekten zorlandım).

Google dediğimiz zaman onlarca ürün, yüzlerce kullanım alanı anlamına gelir ve bu alanların her birinde erişilebilirlik önemli bir konum teşkil eder ki bu noktada erişilebilirlikten kasıt bu teknolojilerin farklı farklı kategorilerdeki engelliler için erişilebilir olup olmamasıdır. 2019 Google için bir şekilde farkındalık yılı gibiydi ve bu konuda birçok büyük proje başlatılmıştı. Tabii bu projelerin de kendi aralarında ve diğer ekiplerle bilgi alışverişinde bulunabilmesi gerekirdi, bunu da kurum içi, bir günlük bir konferans ile pekiştirmek istemiştiler. Bizim ekipten bu etkinliğe beni gönderdiler, diğer projeleri de incelemem için. Toplamda yedi sekiz farklı konuda çalışma vardı, bunların içerisinde en çok Euphonia araştırması ilgimi çekmişti çünkü benim gibi konuşması bozuk arkadaşların konuşmalarını anlayacak yeni bir yapay zekâ geliştiriyorlardı ve proje ekibinin başındaki kadınla birebir tanışma fırsatım olmuştu. Ben tabii kadının yakasını bir daha bırakmadım, onlar da beni tam bir örnek kullanıcı olarak gördüklerinden biz her hafta toplantılar yapmaya, farklı yapay zekâ modelleri denemeye başladık, buna ek olarak bir de sanal klavye projelerinde kendilerine danışman oldum. Bu arkadaşlar genel olarak Natural Language Processing üzerine çalışıyordu ve geliştirmeden ziyade Research (araştırma) yapıyorlardı, sizin anlayacağınız dille yapay zekâyla daha bir haşır neşirdiler. Sırf gençlerimize emsal olmak için toplantıların birinde dedim ki “bir insan evladıyım ve aynı anda iki farklı projede tam zamanlı çalışmam fiziksel olarak mümkün değil, isterseniz beni kışa sizin ekibe stajyer olarak çağırın, daha verimli çalışalım o şekilde”. Yani benim verdiğim mesajı aldılar almasına (ilgili işlemler şu anda devam ediyor) ancak bunu garantilemek için benim neredeyse iki ay istisnasız her gün çift mesai çalışmam gerekti.

Kendi uygulamamızda çalışmam ilerliyordu ve nihayet hassasiyet problemini yine kendim çözüp bütün ekipten aferin almıştım. Şef buna dayanaraktan haftaya iki hafta sonrasına deney tarihi aldı, bizim ofisten neredeyse bir saat uzaklıkta, Oakland’ta bir rehabilitasyon merkezi varmış, iki gün orada fiziksel engeli olan bireylerden data toplayacağız. Bahsettiği tarihler 26 ve 27 Ağustos’tu, 21 Ağustos’tan 24’üne kadar da ben Euphonia ekibiyle özel bir hackathona katılacaktım, sekiz kişilik ekip tam dört gün benim yönlendirmelerimle sanal klavye için arayüz geliştirecekti. Ben önceden izin almıştım aslında, o dört gün diğer ofiste çalışacaktım. Şef ile tekrar konuştum, uygulama zaten hazır gibi (hiç de değildi aslında), ben sana güveniyorum, ikisini de kotarırsın dedi. Aslında Şef deneyi ertelemeyi de önermişti he, ben yiğitliğe bok sürdürmedim orada. Daha doğrusu stajımın son haftalarına giriyorduk ve deneyi ertelemek daha riskli olabilirdi. Öte yandan Google’da böylesi bir hackathona katılmak, belki derece yapmak bir stajyer için bulunmaz bir fırsattı. Ara çözüm olarak Hackathon ekibiyle de konuşup fiziken onlarla birlikte olup ağırlıklı olarak kendi projem üzerinde çalışmam gerektiğini ilettim, anlayışla karşıladılar. Hackathon güzel geçiyor, uygulama ise giderek geriye sarkıyordu, deneye ise sadece 72 saat kalmıştı, hackathonun son günü ekibe katılmayıp kendi ofisime döndüm, o hafta sonu evde duş bile almadım, düşünmeden kod yazdım sabahlara kadar. Pazartesi sabah 7’de yola çıkmamız gerekiyordu deney için ve ben her şeyi bitirip son testi yaptığımda saat gece 3’tü. Üstelik bu son testte fark ettim ki eğer deney planladığımız süreyi aşarsa Cloud’a gönderdiğimiz verinin çoğunluğunu kaybediyorduk. Neden niçin anlayamayacak kadar uykusuzdum ve deneyi o anda iptal etmem 15’i fiziksel engelli, neredeyse 25 kişinin iki günlük planlarını bozmak anlamına geliyordu, deneyi tekrar organize edebilir miydik, o da belirsizdi.

Ben o teknik hatayı gün içerisinde düzeltebileceğimi umarak plana sadık kaldım ve atladık gittik rehabilitasyon merkezine, genişçe bir odada katılımcıları sırasıyla deneye alıyoruz. Ancak deneylere başladığımızda gördük ki teknik hatadan çok daha büyük bir problem ile karşı karşıyayız. Katılımcıların çoğu bizim beklediğimiz engel kategorisinin çok dışındaydılar, bazılarıyla iletişim kurmakta dahi güçlük çektik. Ben kendi durumundan dolayı daha geri planda kalırken Şef iki gün boyunca kan ter içinde katılımcılara deneyi anlatmaya, biraz olsun veri toplamaya çalışmıştı. Şef dediğim şahıs aslında Google’ın en gözde projelerinin birinde UX ekiplerinin başıydı, birkaç ekibi, toplamda belki 25 kişiyi irade ediyordu ama kıytırık bir stajyerin tutup tutmayacağı belirsiz makalesi için kendisi gelip tam iki gün soluksuz çalışmıştı. Baktığımızda zaten kariyerinin zirvesinde ve basılı onlarca makalesi olan Şef neden orada benim projem için uğraşıyordu sizce? Çünkü o adam bugünkü konumuna benim gibi stajyerlik gelmişti, bu kadar özverili olduğu için oradaydı, benim projem eğer bir gün diğer insanlara faydalı olacaksa bunun ancak Google’ın imkânları sayesinde gerçekleşeceğini biliyordu ve içerisinde olduğumuz durumda Google, Şef’in ta kendisiydi. Projemiz oradaki katılımcılara uygun olmasa bile Dünya üzerinde farklı on binlerce engelliye fayda sağlayabilirdi, Şef bu büyük resmi görebildiği için deneyi bırakmıyor, elimizden gelenin en iyisini yapmaya çabalıyordu.  O iki gün Şef sadece davranışlarıyla bana öyle bir ders vermişti ki bu tecrübe bir duvar dolusu kişisel gelişim kitabı okumaya bedeldi. Bu özveri öğretisine ek olarak katılımcıların projemi kullanmakta güçlük çekmeleri bana sadece kendim için değil, herkes için çözüm/teknoloji geliştirmem gerektiğini de öğretmişti. Başarılı olmanız için yaptığınız lahmacun sizin damak zevkinize göre değil, müşterilerinize hitap etmeliydi. İki günlük deneyin sonunda biraz eksik ve problemli de olsa bir miktar veri toplayabilmiştik, kaybettiklerimiz de aslında deneyi zaten istenen sürede tamamlayamayan katılımcılara ait, yani geçersiz verilerdi. Biraz da bu yüzden sanırım Şef’ten teknik hatayla ilgili hiçbir eleştiri duymamıştım. Aradan bir hafta kadar geçmişti ki Euphonia ekibi önce bana, sonra da şefe “Peer Bonus” ve “Kudos” denilen kurum içi takdir teşekkür mahiyetinde mesajlar ileterek gururumuzu okşamıştı. Hackathon sonuçlarının açıklanmasıyla da öğrendik ki bizim proje “kullanıcı odaklı çözüm” kategorisinde kazanan olarak seçilmiş (CV’ye yazılır bak bu).

Stajın sonlarına doğru soğukkanlı kalmakla ilgili birkaç tecrübe daha edindim, bununla birlikte sessizce aldığım destekleri en azından burada paylaşarak Google’da yardımlaşma kültürünü size aktarmak istiyorum. Şef, daha projenin ilk haftalarında, doktorasını geçen yıl tamamlayan ve benimle aynı konuda çalışmalar yapmış Çinli bir kızı (Google çalışanını) bizim projeye destek olması için ricada bulunmuştu. Aslen bizim ekipte çalışmayan ve sadece haftadan haftaya toplantı yaptığımız bu arkadaş, kendi ekibinden, yaşça biraz daha büyük yine Çinli bir abiyi de bizimle tanıştırmış, toplantılara onun da katılmasına aracı olmuştu. Bu Çinli abimizin uzmanlık alanı biraz daha farklı olmakla birlikte benim projem ile oldukça ilgileniyor, biz bu ikisiyle düzenli olarak fikir alışverişinde bulunuyorduk, fakat kendi yoğunlukları nedeniyle onların bize ayırabildikleri zaman da oldukça kısıtlıydı aslında. Bu arada benim stajımın son iki haftasındaydık, nihayet ben yazılım fazlını tamamen bitirmiştim, ben bunun için akşamın dokuzlarına ofiste kalıp gerektiğinde 13 saat mesai yaparken Şef de benimle birlikte kalıp internet üzerinden bulduğumuz farklı bir katılımcı grubuna video konferans aracılığıyla aynı deneyi uyguluyordu. Bazen Şef’in sağ kolu (Hintli bir arkadaş) da bizimle kalıp denemelere eşlik ediyordu, zaten devamında Google’da yürüttüğümüz 3 günlük deneyi de bu arkadaş yönetmiş, fiziksel engelli bulunmayan yirmi kadar katılımcıdan tek tek veri toplamıştı. Bu deneylerin amacı aslında sonuçları engeli olan bireylerin sonuçlarıyla karşılaştırarak yazılımımızın iki grup için performansını analiz etmekti, bu analizi de daha sonra bir araştırma makalesi ile yayınlayacaktık. Daha doğrusu makaleyi 20 Eylül’e kadar bitirip uluslararası bir konferansa göndermemiz gerekiyordu, kabul edilirse özellikle benim akademik kariyerim için önemli bir gelişme olacaktı. Problem şu ki zaman gittikçe daralıyordu ve yazmam gereken çok fazla bölüm vardı. Son hafta toplantıları sıklaştırmıştık, ben aralıksız çalışıyordum ancak makale yetişecek gibi gözükmüyordu. Tam bu sırada devreye yukarıda bahsettiğim Çinli abi girmişti, abi özellikle gece yarıları Overleaf (online platform) üzerinden makaleye eklemeler, düzeltmeler yapmaya başlamıştı, buna karşılık toplantılarda olabildiğince sessiz kalarak adeta projenin gizli kahramanı olmuştu. Üstelik bu abimiz Şef’in kendi ekibinde olmadığı ve bizim projeye dolaylı yoldan destek olduğu için yazar olarak öncelikli dedeğildi ve projeden pek bir çıkarı olmayacaktı, yani adam sırf benim için fazladan mesai yapmış oluyordu.

Ekipteki herkes canla başla çalışıyorduk makalenin bitmesi için. Ne var ki makalenin bazı bölümlerine sadece ben hâkim olduğum için makale bir türlü bitmiyordu. Son üç gün kaldığında makalenin daha 40%’ı eksikti ve ben acayip tedirgindim, yani tahminlerime göre makaleyi zamanında bitirmem mümkündü, yalnız çay bardağını yanlışlıkla klavyenin üzerine dökmek, ne bileyim ishal olmak veya strese bağlı ortalama bir migren nöbeti geçirmek gibi işten bile olmayan aksilikler üç aylık koskoca bir çalışmanın ağzına sıçabilirdi. Yani Google’daki tolerans da bir yere kadardır diye düşünüyordum, makaleyi yetiştiremezsem Google’daki stajım zedelenmiş olacaktı. Tedirginliğim giderek artsa da panik olacak vaktim olmadığını biliyor, soğukkanlılıkla çalışmaya devam ediyordum, hatta Euphonia ekibiyle birkaç toplantımız daha olmuştu bu sıkışık süreçte. Makalenin bitmeme olasılığına karşılık Şef gayet sakin bir şekilde benim yazdığım bölümleri üstünkörü inceleyip kalan bölümleri şu kadar saatte bitirmemi istiyor, ben bu saatlerin hiçbirini tutturamıyor, Şef her şeyi normal karşılayıp tekrardan süre belirliyordu. Ben her seferinde “ahan da fırçayı yiyorum” dediğimde Şef’in sakinliği beni daha da geriyor, bir yandan da adamın bana olan güveni konsantremi koruyup çalışmaya devam etmemi sağlıyordu.  Son günün sabahı tuvalete bile gitmedim vakit kaybetmemek için, öğlen 12’ye kadar dosyayı yüklemem gerekiyordu ve daha son sayfayı yazmamıştım, bir de aynı gün 4’te Türkiye’ye uçağımız olduğu için farklı bir telaşımız da vardı. Son bir saate girdiğimizde hâlâ eksikler olduğu için Şef son bir mesaj atıp nihayet “hmm makale yetişecek, değil mi?” şeklinde ilk kez hayıflanmıştı, ben “on dakikaya bitiriyoruz” deyip ancak bir otuz dakika sonra mutluluk gözyaşları içerisinde dosyayı sisteme yükleyebildim. Tabii bu tarz sistemlere ödev filan yükleyenler bilir ki ilk yüklenen dosyada/ödevde illa eksik vardır. Diğer arkadaşların da son dakika eklemeleriyle dosyayı son kez 11:59’da güncellemek suretiyle makalenin en düzgün şeklini sisteme yükleyebilmiş oldum. Böylece Üç aylık geceli gündüzlü çalışmamız bir araştırma raporu şeklinde dünyaca ünlü bir konferansa gönderilmiş oldu, oldukça umutlu olmakla birlikte sonuçlar henüz açıklanmadığı için heyecanlı bekleyişimiz devam etmektedir (bir duanızı alırım). Bu stajın yanı sıra henüz kesinleşmemiş olsa da çok yakın zamanda Euphonia ekibinde bir staj daha yapacağım gibi gözüküyor, hayırlısı diyelim.

Buraya kadar okuduysan son iki yıldır yaşadığım (senin az önce okuduğun) olaylardan kendimce yaptığım çıkarımları aktardığım “Silikon Vadisi’nde Bir Stajyer Olarak” başlıklı yazımı da okumanı tavsiye ediyorum. (Buraya da tıklayabilirsiniz)

Muratcan Çiçek

Standart
Genel

Yeni Başlayanlar için Amerika’da Doktora

Ben Muratcan, UC Santa Cruz’da doktora öğrencisi olarak ikinci yılımı tamamladım. 2017’de, buraya gelmeden hemen önce Türkiye’de fazlasıyla abartılmış bir şey yaşadım (sahi neydi lan o sürecin amacı). Her ne idiyse her şey 2016’da Google tarafından bana verilen bir ödül, daha doğrusu tek seferlik cüzi bir eğitim burs ile başladı. Anasını satayım o bursun akademik hiçbir değeri yoktu aslında, hatta ben ÖzÜ’de zaten burslu okuduğum için çok da bir katkısı olmadı eğitimime. Bursun başlığı, Avrupa’daki engelli Bilgisayar Mühendisliği öğrencilerini kapsıyordu sadece ve başarıdan ziyade potansiyele verilmiş bir burstu. Zaten o kadar tatlı bir şey olsa ben Amerika’da doktora için başvurduğum okulların çoğundan ret yemezdim. UC Santa Cruz’a kabul edilişim de lisansta bölüm birincisi oluşum ve GRE puanım yüzü hürmetineydi. Neyse, o ya da bu şekilde aldık doktoradan kabulü, sonrasında bütçe arayışı, mevcut projelerin teslimi derken asıl gönül işimizi tutturamadık ve ben Amerika’ya boynu bükük olarak gitmiş oldum.

UCSC’da ilk gün oryantasyonda Çinli bir teyze (hocaydı muhtemelen) şey demişti: “Uluslararası öğrenciler ilk iki ay çok mutlu olacaklar, sonraki altı ayda hepiniz intiharı deneyeceksiniz, sonra biz hayatta kalanlara birer diploma dağıtıp uğurlayacağız”. Santa Cruz gerçekten çok güzeldi amına koyayım! Ekmek almak için evden adımınızı attığınızda panoramik doğa, okyanus manzaralarının içine dalıyordunuz. Hele West Cliff diye bir caddemiz var okyanusa sıfır, abi yemin ediyorum huzurun tanımı orada yapılmıştır. İnsanlar kaldırımlarda delicesine mutlu, arabalar pırıl pırıl, hatunlar taş gibi, Rıza Baba öldük biz, cennetteyiz. Biz aldık motivasyonu sözde, beş yıl it gibi çalışacağız, gönder gelsin proje (gelmedi)…

Şimdi Amerika’ya okumaya gitmeyen arkadaşlar için sıfırdan alıyorum. Size çoğunlukla okul değil, hoca burs verir ve aslında bütün geleceğiniz size sponsor olan bu hocanın iki dudağının arasındadır. Artık hocanın fantezisine göre sizi yatağa atıp her gece kırbaçlayabilir de altı ayda bir kedimi veterinere götür, gerisini ben hallederim diyen de çıkabilir. Şakası bir yana kesin olan şu ki hiçbir zaman gerçekten uzmanlaşmak istediğiniz alanda çalışamazsınız. Meselâ benim Türkiye’den telekomcu bir arkadaşım var, elektrik elektronik mühendisi adam, burada doktora tezi olarak bakteri sentezliyor. Yine oyun geliştiricisi olmak için gelip borsa tahminleri üzerine algoritma kasanlar var. Benimkisi de biraz öyle oldu aslında, Formula 1 arabası (Computer Vision) üzerine çalışmayı umarken Range Rovers (Human-Computer Interaction) üzerine çalışır bulduk kendimizi. Tamam eyvallah, o da prestijli iş, havası var da aynı iş değil ki, albenisi farklı, gerektirdiği tecrübe farklı, bir de tam beş yıl lan, sen beş yılda bir alanda uzmanlaşana kadar diğer alandakiler alıp başını gidecek. Sonra her yüksek öğrenim gibi bizde de zorunlu dersler vardı. Amerika filan hikâye, okul okuldur ve zorunlu çok ders sıkıcıdır aq. Orta dönemde Bilgisayar Mimarisi dersi aldım, zorunlu, abi o derste öğrendiklerim yerine gidip Ugandaca öğrensem muhtemelen yakın kariyerime daha çok faydası olurdu. Ulan şimdi derslerden hayır yok, proje filan bir türlü ilerlemiyor, zaten İstanbul’daki kız da iptal olmuş, sikerler böyle doktorayı ben alemlere akacağım dedim, dedim de Santa Cruz’da alem de yok ki anasını satayım. Toplam nüfusu 65 bin olan bu şehrin iki tarafı okyanus, diğer iki tarafı da sarp dağlarla çevrilidir; Silikon Vadisi’ne otomobille sadece 1 saat uzaklıkta olup o bir saatlik yol bilmem kaç rakım yükseklikte, tek şeritli ve 465 virajlı olduğu için size dört beş saat gibi gelir. Psikolojik olarak kendinizi Santa Cruz’a hapis hissedersiniz ve birkaç aydan sonra Santa Cruz gerçekten çok sıkıcı olabiliyor.  Bir de bizim ev okulun içinde, yani şehrin çok dışındaydı, sağ olsun belediye otobüsleri var ama dolu, tamamen dolu, senin için durmuyor bile. O panoramik doğa manzarası içinde fıttıracağım.

Yüksek dozda depresyon, bir o kadar karamsarlık, üzerine migren… Çare yaz stajı! Hay sıçayım öyle mülakat sürecine ben! Arkadaş ben ne bileyim o yazın stajı için geçen Eylül’den başvuru yapıldığını, şirketlerin internet sitesinde başvuru formu oluyor (kolum kadar), hepsini tek tek dolduruyorsun. Geri dönerseler önce yazılı, sonra sözlü mülakatlar ama beklentiler hep serçe parmağının üzerinde durup kulağının arkasıyla haşlanmış yumurta sektirirken Panama İstiklâl Marşı’nı 8 saniyede okumalısınız tadında. Efendim, dedim ya ben bilgisayar mühendisliğinin en taşaklı alanında (Machine Learning, Computer Vision) geçinmeye çalışıyorum diye. Yahu Google’ı, Facebook’u bırakın, Victoria Secret bile benim alanda yaz stajyeri arıyor. Yanlış hatırlamıyorsam 47 farklı şirkete başvurmuş, 14 farklı mülakata girmiştim. Nisan geldi, yok amına koyayım, kabul edilemiyorum, kimi şu algoritmada tecrübesizsin diyor, kimi ben aslında SQL’ci arıyorum diyor. Tam Wharf’a gidip kendimi Pasifik’in derin sularına bırakacaktım ki telefon çaldı, dur dediler, daha gençsin, kıyma kendine, seni eBay’de bekliyoruz. Nihayet ortalama bir şirketten resmi bir staj teklifi almıştım. Teklife göre eBay’in Computer Vision ekibinde (yani tam da çalışmak istediğim alanda) olacaktım, iki mentörüm olacak, ayrıca ekibin genel şefi de projeye bizzat dâhil olacaktı. Ulan tam imzaya atıyorum, bir Teklif de Google’dan geldi, yeni bir ekip kuruluyormuş, istersem üç ay onlarla Human-Computer Interaction takılabilirmişim. Yani kulağa aynen böyle geliyordu, ben de riske girmeyip eBay’i tercih etmiştim. Abi, inanır mısınız tam üç ay iPhone’da uygulama geliştirmek durumda kaldım staj olarak, araştırma raporu olarak yazdığımız makaleyi de yine bir Human-Computer Interaction konferansına gönderdik, eksik buldular filan, ben yine bir fena oldum.

Sonuç olarak yine aylardan Kasım, Santa Cruz’dayım (ikinci yıl), proje gitmiyor, elimde hiçbir çıktı yok, yine zorunlu dersler, daha fazla yağmur, bir sonraki yaz için staj başvurusu yapıyorum. Bu kez mülakatta adama soruyorlar “bu yaz ne bok yedin” diye, kem küm ediyorsun, tutmuyor. Sonunda yüzümü kızartıp Google’dan geçen yaz için bana teklif getiren insana yazdım ki kendisi sonradan Şef’im olacaktır. Herhalde üzerinden bir iki ay geçti, ben o ara Amazon’dan filan da tokat yedim, Şef dönüş yaptı. Dedi, biz böyle böyle Human-Computer Interaction yapıyoruz ama çok da tatlı imkânlarımız var, istersen üç ay takıl bizimle. Geyiği bir yana, Şef de ben de proje konusunda daha nettik bu sefer. İşte resmi teklif geldi, kabul ettim, sanırım başka şirketlere de pek başvurmamıştım Google olacak diye. Nihayet Haziran geldi, zorunlu derslerimin hepsini vermiş olarak dönemi tamamlayıp Mountain View’a taşındım staj için. A bu arada, bak dikkat edersen 2016’da aldığım bursun hiçbir etkisi olmuyor mülakatlarda filan, çünkü bir nitelik ifade etmiyor yapacağın işte. Onun dışında, yine tecrübe tecrübedir, ben geçen yıldan makale formatını, nerede ne yazacağımı filan biliyorum, işte önce Şef’e dokümantasyonu sunacağım, sonra uygulamayı kodlayacağım, ardından deneye gidip makale yazacağız.

Olayların devamı çok daha eğlenceli olmakla beraber detaylarını okumanızı kolaylaştırmak için bir sonraki yazıma bırakıyorum, ayrıntılarını “Google’da Staj Yaptım, Şahitlerim Var” başlıklı blog yazımda bulabilirsiniz. (Buraya da tıklayabilirsiniz)

Muratcan Çiçek

Standart
Genel

İnsan Ziyanlığı

Bir önceki yazımda etrafımdaki yaşlı yaşlılardan yola çıkarak ülkemizdeki yaş algısının karamsarlığından, insanları nasıl körelttiğinden bahsetmiş, bu durumun bizzat benim üzerimdeki olumsuz etkisini sizinle paylaşmıştım. Son olarak bu tutumun yanlışlığını vurgulayıp aslında o anki yaşımızdan ve konumumuzdan bağımsız olarak neler yapabileceğimizi aktarmıştım. Bu yazım ise toplumumuza, en azından benim gözlemlediğim kesimine genel bir eleştiri olup aslen gereksizdir (sahiden ne aylak adamım lan, oturup boş boş yazılar yazıyorum).

Efendim şimdi, bir önceki yazımda da belirttiğim gibi bizim ortanın az üstü yaşlılarımız gerçekten boşuna yaşıyor. Şükredeceğim diye ömrünü piç eden milyonlarca insan var etrafımızda. Oysa bir büyüğümüzün de dediği gibi Müslümanlık oturup şükretmekte olsaydı Eyüp Sultan’ın seksen yaşında İstanbul surlarında ne işi vardı? Yine kahvedeki dayılar İnkılâpçılık ilkesini 1914’ten 1934’e geçmekten ibaret sanıyor.  Hayır aq, zihniyetini ve bedenini sürekli yenilemek oradaki amaç. Hangi hacı dedemiz zırh giyecek sıhhate sahip, hangi emekli öğretmen teyzemiz düzenli spor yapıyor? Yurt dışında yetmiş beş yaşında belediyede otobüs şoförü olan teyzeler, doksan yaşında çatı tamirciliği yapan amcalar var, bu insanlar 11 ay it gibi çalışıp tatillerini Santorini’de krallar gibi yapıyor, hepsinin üç dört çocuğu var, ayda bir görüşüyorlar ama hepsiyle çok mutlular çünkü herkes kendi bütçesinde yaşıyor. Şimdi diyeceksiniz “evladım, orada geçmiş sıkıntısı yok”, bunu bana diyen dayının burada iki dairesi var, üçüncüyü ödüyor, çocuklarının altında Passat, BMW bulunmakta ama onlara sorarsan ülkede iş yok, sıkıntı çok. Yapmayın abicim çocuklarınıza daire maire, evladına yapacağın yatırımı kendine, sağlığına yapsan yetmişe seksene kadar sapasağlam yaşayacaksın zaten kimseye ihtiyaç duymadan. Ülkemizde ciddi bir insan ziyanlığı var ve bu X ve Y kuşaklarının karşılıklı çarpık beklentilerinden kaynaklanıyor. X kuşağı (50 yaşın üstündekiler), Y kuşağını (çocuklarını) yatırım aracı olarak görüp kendi hayatlarından sağlıksız bir şekilde kısarak çocuklarına ekonomik yatırım yapıyorlar. Buna karşılık ekonomik bağımsızlıklarını hiçbir zaman kuramayan, üzerine sürekli X kuşağıyla muhatap olmak zorunda kalan Y kuşağı psikolojik bunalımlardan kurtulamıyor, daha da kötüsü, Z kuşağı da çoğunlukla X kuşağına emanet ediliyor. Arkadaşlar, annemi tanıyorsunuz, dünyanın en uyumlu insanıdır, bazen onunla bile anlaşamıyoruz yahu, kaldı ki 12 yaşındaki çocuğunun Netflix üyeliğini kalkıp 65 yaşındaki babasına ödeten biri psikolojisini nasıl sağlıklı tutabiliyor anlamıyorum. Biraz amiyane tabir olacak ama X kuşağı Y kuşağını, Y kuşağı da X kuşağını siktir etmesi lazım aslında. Sana ne lan kızının kredi borcundan; babasının şekeri varmış, sana ne aq, yediğine içtiğine baban, kendi dikkat etsin. İki kuşak da artık yetişkin kategorisinde ve ona göre davranmalı…

Kuşaklar olarak birbirimiz üzerindeki gereksiz yükleri artık çekmemiz gerekiyor, kendi sorumluluklarımızı başkasına, ebeveynlerimize veya çocuklarımıza yüklememeliyiz. Bu anlayış, hem bizi başkaları için yaşlanmaktan kurtarır hem de mutluluk tanımımızı evli-çocuklu-pembe panjurlu çerçevesinin dışına genişletir, öyle ki ne mutlu olmak için evlenmek ne de yaşlılığını sağlama almak için çocuk yapmak zorundasın. Belki Norveç’te tek tabanca balıkçı olmak senin için İstanbul’da aile kurmaktan daha sağlıklı, belki Edirne Milli Eğitim’de memur olarak ömür tüketeceğine erken emekli olup Artvin’de Rafting eğitmeni olsan daha uzun yaşayacaksın. Bırak oğlun arabasının taksitini kendi ödesin, torunun da saçını mora boyatsın, ne var; sen kendi hayatını yaşa muhterem büyüyüm, lütfen! Y kuşağındaki arkadaşlar, siz de biraz gerçekçi olun amına koyayım, Kütahya’da İtalyan Dili ve Edebiyatı okuyup Milano’da butik açma hülyasında olan, Bağcılar’da ottan başını kaldıramayıp ileride Mercedes Benz’e CEO olacağım diyen insanlar tanıyorum ben. Bu iki tip de ülkede işsizlik var deyip baba parası yiyen vasıfsız arkadaşlardır. Güzelim, sen ya İtalyanca eğitim kurslarında çalışmaya razı olacaksın ya da sıfırdan gidecek, Özyeğin’de İşletme filan okuyacaksın, aynı şekilde dostum sen Koç Makine’yi tutturdun da bu onun kafası mı, hayırdır?! Neymiş efendim, üniversiteli işsizmiş, hassiktirin oradan. Sen İstanbul Bamya Üniversitesi’nde sırf Nişantaşı’nda konum atmak için 4 yıl Tarih oku, sonra adın diplomalı işsiz olsun. Abicim, bu işin mantığı basittir: Bakın, yüz erkekli bir köy düşünün, bu erkeklerin yetmişi zaten evli, onların yarısı da ihtiyarlamış olsun. Sen şimdi bu köye elli birinci fahişe olarak gidersen kusura bakma ama kimse sikmez seni, mecburen tarlada yevmiyeci olursun. Aynı köye ebe lazım, tesisatçı lazım, baytar lazım ama yok, sen illa vesikalı sermaye olacaksın çünkü puanın ona yetti, çünkü X kuşağı seni yetiştirirken bilim dergisine abone olmak yerine senin eğitim giderlerinden kısıp yine senin üstüne ev ödüyordu. Yakın bir arkadaşımızın babasının filanca köyde ekmek fırını var, yıldır adam sakat oldu sabahın köründe fırına ekmek atarken, şimdi ise tek beklentisi oğlunun dükkânın başına geçmesi… Aga, tamam da sen bu çocuğa İstanbul’da Gemicilik okuttun mu okuttun, sizin köyde denizi bırak, sulama barajı bile yok ki amına koyayım, çocuğun kafayı mı yesin orada, senin emekli fantezin yüzünden adamın adı diplomalı işsize çıkıyor.

Sağlıklı bir aile zincirinde ebeveynlerin yükümlülüğü çocuk kendi tercih ettiği mesleğin ehliyetini alana kadar olmalı, beklentileri ise saygı sevgi çerçevesini aşmamalıdır. Bizde ise X kuşağının mantığı şu: çocuğuma ev alacağım, araba alacağım, dükkân açacağım, sonra da hepsini başına kakıp hayatı ona zindan edeceğim, zuhaha, çünkü onun için yaşlandım ben! Aq yaşlanma o zaman, çocuğu yirmi beşinde yaptın diyelim (gerçi sen erken evlenmişsindir), çocuk yirmi beşine geldiğinde sen daha kırk beş elli yaşında oluyorsun. Sal çocuğu gitsin, sen kendi yaşamana, sağlığına bak! Zaten Peygamberimize vahiy geldiğinde ancak kırk yaşındaymış, Atatürk Samsun’a otuz sekizinde çıkmış, Osman Bey beyliği kurduğunda kırk bir yaşına ermiş, hayat senin için de yeni başlıyor olabilir. Ama asıl yavşaklık bizim Y kuşağındadır. Babam beni okutacak ki ben aslında okumayacağım, arabamı altıma çekecek ki gidip kaza yapayım, evimin borcunu ödeyecek ki ilk fırsatta satayım, hatta babam bana iş kuracak ki iki aya batırayım. Sonra “ya babam iyi adam da çok konuşuyor bea”, lan ibne, utanmasan çocuğunu bile babana yaptıracaksın, adam sana karışıyor diye hayıflanıyorsun. En büyük hata da Z kuşağının X kuşağı (anneanne, babaanne) tarafından yetiştirilmesidir. Abi, bana göre dokuz yaşından küçük bir çocuğun kendi annesinden daha yaşlı birine emanet edilmesi kanunen yasaklanmalı. Bakın, bahsettiğimiz büyükanneler doğurganlığını yitirmiş kadınlar, değil mi? Şimdi bu ne demek, Allah/doğa diyor ki bu kadın çocuk yetiştiremez, fiziksel ve psikolojik olarak ilk dönem anneliğine uygun değil. Sen ne yapıyorsun, 2 yaşındaki yavrunu 60 yaşındaki anana teslim edip çalışmaya gidiyorsun. Arkadaşım, sen çocuğunun geleceği için para biriktireyim derken çocuğun psikolojisinin içine ediyorsun, haberin yok. Hangi evrim teorisinde var lan üçüncü kuşağın yavru büyüttüğü? Ulan İslâm’da zaten çocuğun kendi annesinde bile değil o sorumluluk, çocuğu emzirecek kadını bulmaya kadar tüm sorumluluk babaya yüklenmiş, sen kalkıyorsun anneannesine yıkıyorsun işi. Abi çocuk yetiştirilmesinden kâr yapılmaz ki anasını satayım, öncelikle bütçen yoksa yapma çocuk mocuk, yaptıktan sonra da doğru düzgün gençlerden bir dadı tut, ne bileyim kreşe ver, çok gerekiyorsa eşlerden biri çalışmasın arkadaşım, sırf bedavaya geliyor diye çocuklarınızın ebeveynliğini niye kendi ebeveynlerinize yaptırıyorsunuz lan!

Biraz agresif bir yazı oldu ama demem o ki baya bir şey ters işliyor bizim aile ilişkilerinde. X ve Y kuşakları karşılıklı olarak birbirini sömürüyor, bu sağlıksız çıkar döngüsünde Z kuşağı ise yetiştirilmekten ziyade hiçbir zaman büyümeyecek pelüş bir oyuncak muamelesi görmekten öteye gidemiyor. X kuşağının ortalama bir yirmi yıl daha ömrü olduğu düşünürsek yaşlanmaya başlayan Y kuşağı ile en azından yaşça yetişkin kategorisine girecek olan Z kuşağı arasında nasıl bir rol oynayacak düşünmek bile istemiyorum. Bununla birlikte X kuşağının en nihayetinde sahneden çekilmesiyle Y kuşağının yaşayacağı çöküşü muhtemelen günümüze kadar hiçbir kuşak yaşamamıştır. Tüm bunlar yaşanırken uzak bir yerlerde bilinçli bir Z edinmek dileğiyle…

Muratcan Çiçek

Standart
Genel

O Kadar da Yaşlı Değilsin Dostum

Beni az çok biliyorsunuz; 1993 yılında, Türkiye’de, Edirne’nin Keşan ilçesinde doğdum. Ben doğduktan hemen sonra iki dedem de göçmüş, hatta ben beş altı yaşına gelene kadar “komşu dede”, “hacı dede” dediğim insanlar da tek tek rahmetli oldu, sekiz yaşında babamı ve iki amcamı, dokuzu yaşımda dayımı, on yaşımda diğer dayımı kaybettim. Özetle etrafımda sakalı olan herkes daha ak düşmeden öldü amına koyayım. Kalan birkaç enişte, dayı filan da bir garipti aslında, hepsi çoktan emekli olmuş; evde, kahvede, balkonda sürekli oturuyordu. Öğretmenlerimi saymazsak etrafımda benimle 3 dakikadan fazla diyalog kuran yetişkin erkek olmadı hiç, ta liseye kadar. Gerçi bizim öğretmenler de oturuyordu, adamların hayatı okul kahve ev üçgeninde şekillenmişti. Ben kendimi mecburen babamı idol seçecektim, babam gibi çok çalışıp çok harcayacak, çabuk ölecektim.

Kadınlarda ömür kavramı biraz daha farklıydı. Gözümü açtığımda evde seksen yaşında bir babaanne buldum ve hiçbir şey yapıyordu yav, rahmetli doksan sekiz yaşına kadar sadece nefes aldığı için yaşadı. Sonra bir ara transfer döneminde anneannemi kattık kadromuza, o da nur içinde yatsın, doksan ikiyi gördü ama evde oturmaktan başka hiçbir şey yapmıyordu yani, hatta yaptırmıyordu da. Ulan teyzelere, yengelere bakıyordum, onlar da sürekli ya kendi evlerindeler ya misafirlikteler, herkes sürekli oturuyordu aq. Anneme filan soruyorum, anneannem son 60 yıldır böyleymiş. Lan düşün 12 yaşındasın, daha yaşadığının 5 katı kadar daha evde boş boş oturmak için yaşayacaksın, delilikti lan bu. Tabii benim oturmaktan kastım sürekli aynı, gündelik işlerle sözde meşgul olup hayattan hiçbir beklentisi bulunmamaktı.

Böyle bir çevrede çıkardığım sonuç şuydu: Yirmili yaşlara kadar ne tuttun tuttun, gerisinde babayı tutuyordun. Yani insanların hayatı iş bulduktan veya evlendikten sonra hiç değişmiyordu. Zaten “erkekler erkenden ölüyor” datası da vardı elimde, iyice panikledim ben. Amına koyayım, ergenlikten sonra işler daha da karamsarlaştı. İşte otuz beşten sonra doğum olmuyor, zaten seninki de kalkmayacak, gençlikte ne yaptın yaptın diyorlar.  Sonra bir ilk aşk güzellemesi, yine yaşlı başlı amcalar teyzeler ilk fırsatta “ben lisede çok sevdim, alamadım” dramı… Lan bir dakika, ben de lisedeyim, seviyorum ama alamıyorum, demek ki 50 sene bu kızı sayıklayacağım, sıçtık. Bir de şimdiki liseliler bilmez, bakirelik diye soyut bir muhabbet vardı o zamanlar, neymiş efendim ben onun ilk… Sanki tüp gaz alıyoruz anasını satayım da ambalajını kontrol ederek açacağız. Velhâsıl on beş on altı yaşlarında hayattan tek beklentim yirmilere kadar çok güçlü olup o kızla mesut olmak, kısa süre sonra da ölmekti. Bu ikisi olmazsa ne bok yiyeceğime dair hiçbir fikrim de yoktu.

Ben bu varoş kafasıyla daha çok sürünürdüm de Allah’tan iyi bir üniversite kazandım, şöyle birkaç ders aldıktan sonra bir aydınlandım, zihniyetim pırıl pırıl oldu (siz de ciddi ciddi okuyorsunuz, hahaha). Tabii ki hayır amk, yani okuduğum üniversitede insanlar kültürler epey farklıydı tabii ama beklentiler aynı gibiydi. Profesörlere, iş adamlarına bakıyorum, hepsi lisanstan sonra Amerika’da okumuş, istisnasız. Orada okumayan abiler de hep bir batma, bütçe sorunları filan. Tamam amk, ben de okurum, neresi var dedim, Stanford, MIT, Harvard sayıyorlar. Ortalama filan kasıyorum, yetmez gönüllülük de lazım dediler, profesyonel tecrübe, girişim, paper (o tutmadı bir), ben yardırıyorum, Amerika’da okuyacağım. Üniversite tabii kan kaynıyor, çaaak yine aşıksın… İstanbul’un anasını avradını sikeyim, daha tanışmışız, kızı bir yere çıkarttım, tekerlekli sandalyeyle rezil olduk. O günden sonra sürekli erteledim planı, çok akıllıyım ya, önce Amerika’ya gideceğim, sonra kızı alacağım çünkü İstanbul’dakilerin eli armut topluyor, cidden topladılar, tam da giderayak.

Amerika’dayım, yaş oldu 25, hâlâ yalnız uyuyup uyanıyorum. UCSC (eminim açılımını bilmiyorsunuzdur, ilk defa duymadıysanız tabii), çok güzel bir yerde ortalama bir okuldur. Şimdi arkadaşlar, ben bilgisayar mühendisliğinin en taşaklı alanında geçinmeye çalışıyorum. Sen “vay be Amerika’da okuyor” diyorsun ama benim mülakatına başvurduğum şirket “hmm, neden Stanford değil, biraz anlatsana” diye polemik yaratıyor. Yaz stajı doksan yere başvurup sekseninden ret yiyince baya bir şişiyor insan. Son umut bulduğum staj da yine ikinci sınıf idi ve biraz sonuçsuz kaldı. Kabullenilmiş çaresizlik, cam tavan veya tükenmişlik sendromu. Ben bu kadardım işte, ikinci sınıf işler yapıp yalnız ölecektim çünkü yaşım 25 olmuştu, okulu çıkmaza sokmuştum ve artık hiçbir şeyi değiştiremezdim, çünkü çocukluğumda öyle öğretilmişti bana.

Üç beş pozitif örnek hayat kurtarıyor yeminlen! Geçen yılın sonlarına doğru UCSC’a yeni bir profesör geldi, Türk bir kadın. Hocamın yeni bebeği olmuş, dadı filan arıyormuş ama kendisiyle tanıştığımızda öğrendik ki hocamız aslında 48 yaşında ve bu ufaklık daha ilk bebeği. Ben ilk şoku atlattıktan sonra etrafıma bakınmaya başladım. Yine bizim UCSC’da Mehmet Abi vardı, 45’lik filinta… Adam dört yıl önce lisansa başlamış sıfırdan, şimdi yüksek yapıyordu, daha geçen yıl yeni Porsche aldı, hayatını yeni yeni yaşıyor anlayacağınız. Sonra Doğan Hocam, Doğan Cüceloğu, 85’lik ama çınar değil taze fiden gibidir, sizi asansöre bindirip kendi merdiven çıkar. Evliliğin ve babalığın tadına altmışından sonra varan, ebeveynliği kanla sınırlandırmamam gerektiğinin canlı kanıtı olan bu zatla bizzat tanıştığım için kendimi gerçekten şanslı hissediyorum.  Bu örnekleri toplu olarak değerlendiğimde ben daha yirmi altı yaşında ve iyi bir konumdayım. Kariyerimi önümüzdeki on yılda istediğim gibi yönlendirebilirim, diğer on yılda da başka mutluluklara yelken açabilirim. Sağlıklı yaşayıp kendime bakarsam oradan sonra daha kırk yıl daha ömrüm kalır. Zaten Peygamberimize vahiy geldiğinde kırk yaşındaymış, Atatürk Samsun’a otuz sekizinde çıkmış, Osman Bey beyliği kurduğunda kırk bir yaşına ermiş. Banane aq Mark abi hızlı çıktıysa, neymiş efendim Fatih İstanbul’u on yedisinde fethetmiş, benim de babam İkinci Murat olsa ben de on yedimde puhuuu… Şaka bir yana X yaşınızda nerede olduğunuz değil, oyuna nereden başladığınız önemlidir. Göster abi benim yaşlarda Keşan’da doğup kılçıksız kendi parasıyla araba yapanı, onu geçtim Özü’den CS çıkışlı olup Vadi’ye doktoraya gelen kaç insan var ki? (Eyvah göt yine havalarda), hayır hâkim bey demem o ki sen beni Çinli Hintli milyonerlerin çocuklarıyla kıyaslarken hiç sordun onların lisesinde asansör var mıydı ya da o arkadaşların buna ihtiyacı var mıydı diye?

Kendimi çok pis gaza getiriyorum ama Google çok daha iyi beceriyor. İşte bu yaz nihayet Google’da staja kabul edildim. Bizi oryantasyon ayağına bir gazladılar, püf! İşte biz sizi yüzbinler arasından şöyle seçtik, Google çalışanları Dünya’nın en akıllı insanlarıdır ama onlarla konuşurken çekinmenize gerek yok çünkü siz de öylesiniz diyerekten bize vermedikleri gaz kalmadı. Kurumsal ego o düzeydeki duvarlarda “We run this! (Biz yönetiyoruz lan bunu!)” filan yazıyor ki o cümle çoğunlukla Dünya için kullanılıyor İngilizce’de. Anasını satayım ben de o rüzgârla verdim çoşkuyu, bir staja iki proje bir hackathon sığdırdım, önümü de epey açtım Mountain View’a doğru, mis gibi… Ah ulan bir de French Kiss alacaktık Google’dan da yaş pek tutmadı. Gerçi ben onun acısını Antalya ve İstanbul’da çok sağlam çıkarttım geçen hafta. Sonuç olarak kariyer ve haz olarak oldukça uç noktalarda dolaştığım bir dönemdeyim, hamdolsun. A, manevi olarak daha sevgi dolu olmayı tercih edebilirdim ama onun da bir zamanı vardır diye umuyorum.

Kıssadan hisse gerekirse ülkemizdeki, özellikle kırsal kesimlerindeki yaş algısı çok ciddi problemli, insanı adeta ipe götürebiliyor. Oysa bir insan kırk yaşından sonra kariyerini katlayabiliyor, kırk beşinde âşık olup ellisinde ebeveyn olabiliyor, yeter ki siz “bu hayat bize yeter” demeyin.  Şükür edeyim derken ömrünü piç eden milyonlarca insan var etrafımızda. Bir o kadarı da mağduru oynuyor, yok efendim ülkede can güvenliği yokmuş, işsizlik artmış, Urfa’da Oxford mu varmış, a bir de biz Lale Devri çocuklarıyız, bizden geçti artık, çoluk çocuğa karıştık bea diyenler var. Bir sonraki yazımda hepsinin kulağına su kaçıracağım ama şimdilik şunu söylüyorum: Hayat o kadar da kısa değil; istediğiniz an, istediğiniz konuda, yeniden başlayıp çok çalışmaya değer! Trust me, I’m an engineer!

Standart
Genel

Liyakat Acı Bir Yemekmiş

Şimdi size neredeyse sekiz aydır içimde tuttuğum ve beni derinden etkileyen bir durumu paylaşacağım. Spring dönemin başıydı, hocam heyecanlı bir şekilde odasına çağırıp beni gençten bir elamanla tanıştırdı. O dönem bakanlık için bir iş yapacaktık, sürekli okulda olmam gerekiyordu. Çok önemsiz bir iş olsa da sonuçta devlet işi olduğundan bize bir ton imza attırdılar, bir de annemin toplantılara girmesini filan istemiyorlardı. Bu yüzden hoca bana geçici olarak bir asistan tutmuş, 21 yaşında Kolombiyalı bir elamandı bu asistan.

Burada Kolombiyalıları biraz dışlarlar, genellikle varoş yaşarlar, yasadışı işler vesaire, bilirsiniz. Bu elamanın ailesi de çok şanslı değilmiş, babası erkenden vefat etmiş. Dedesi gelinini sürekli fuhuşa zorlamış, çocuğu ve kardeşini hep dövermiş. Bunlar zamanla evden kaçıp sokağa düşmüşler, üç yıl köprü altında yaşadıktan sonra anne hastaneye düşmüş, bir şekilde bu çocuğa da aynı hastanede hasta bakıcılık eğitimi vermişler. O sırada bu abaza bir kızcağızla evlenip çocuk yapma fırsatı(!) bulmuş, tabii ev bark olmadığından kız ve bebek kızın ailesiyle yaşıyor, benim elaman Çocuk Esirgeme Kurumlarında kalıyormuş. Geçen yıl çocuğun annesi vefat etmiş ve o hastanedeki bir doktor da elamanı benim hocaya önermiş, derken çocuk bir anda benim asistanım oluverdi.

Hocam elamanı sadece 11 hafta için işe almıştı, bu sürede sabah sekiz akşam beş beni alıp okuldaki laboratuvara götürüp getirecekti, bir de haftada birkaç kez benimle birlikte yarım saatlik toplantılara katılıp bana sunumlarda yardımcı olacaktı. Kalan zamanlarda benim odaklanıp programlama yapmam gerekiyordu, bu sürelerde elaman ise tamamen özgürdü. Bu, boş kaldığında çoğunlukla Youtube’da takılıyor, bazen de arka odada uyuyordu. Hoca elamana sınırsız yemek ve ulaşım kartı çıkarmıştı, bir de bana desteği için haftalık ödeme yapıyordu. Yani elamanın ilkokul mezunu olduğunu düşünürsek kıyak bir işti aq, biz kaç yıl kafa patlattık iş bulacağız diye…

Arkadaş hayatındaki ilk kurumsal işe annesinin yas döneminde girdiğinden psikolojisi biraz tuhaftı. Sürekli kulaklıkla dolaşıyor, bu bazı toplantılarda abes kaçıyordu. Bir keresinde okulda önemli bir panel olmuştu, iki oturum arası tam ben önemli bir yatırımcıyı bağlıyorum, elaman arkasını dönüp küstü lan! Ben kendi çabalarımla yatırımcının e-mailini filan aldım neyse. Panelden sonra “ne ayak” diye sordum, “herkes senin engelinle dalga geçiyordu, çok üzüldüm” demesin mi?! Bu arada bahsettiğim insanlarla hâlâ ortak çalışıyoruz, dalga filan yoktu yani. Sonra bizim beyefendi işe geç gelmeye başladı, sürekli bahaneler üretiyor filan. Dedim “oğlum bak, benim ipimde olmaz ama hoca sana o kadar ödeme yapıyor, fark ederse postayı yersin”. Bu özür filan diledi neyse, sonra tam benim sınav haftam benden habersiz hocadan üç gün izin almış bu, gelmiş “abi ben bu hafta yokum” diyor, dedim “senin yapacağın işi sikeyim!”. İzni bittikten sonra üçüncü kez karşıma aldım, tam 90 dakika nasihat ettim, dedim “okul mokul neticede kurumsal, aklını başına topla, yoksa topuklarsın”. Bir posta daha özür diledi, yalvardı “tamam” dedik. O hafta bakanlıktan haber geldi, projeyi genişlettiler, planımıza göre biz çocuğu daha bir yıl tutacaktık asistan olarak, her şey bal baklava… Bir gün hocanın Kanada’dan farklı bir misafiri geliyordu, Assistive Computer Vision için danışmanlık almaya. Son dakika hocayı fakülteden çağırdılar 3 saatlik acil kurul toplantısı varmış. Misafir ağırlamayı da bana bıraktı, işte hocanın sunumu ben yapacaktım, konuya hakimim diye. Herkes toplandı odaya, benim asistan tuvalete diye çıktı, kızan iptal, sunum yapacağım bilgisayarı açamıyorum, misafirler filan yardımcı oldu, öyle böyle geçti toplantı. Beyefendi bir buçuk saat sonra çıktı geldi, “abi kusura bakma, eşim aradı da ailevi meseleler olunca kapatamadım” diyor. Dedim “kapıyı biliyorsun biraderim, sizce çık git, biz seni bunun için işe almamıştık”. İşte, hocayla filan konuştuk, son haftalığını verip uğurladık kendisini.

Duyduğum kadarıyla Çocuk Esirgeme Kurumu da yaş haddinden dolayı sokağa atacaktı çocuğu. Ne yaptı, nerede kalıyor bilemiyorum, arada bir mesajla durumunu soruyorum, “iyiyim” diyor. Benim yüzümden belki de bir insan sokaklarda yatıp kalktı, çocuğunu, eşini görebildi mi bilmiyorum ama bütün hayalleri yıkılmış oldu. Dileseydim çocuğu idare etmeye devam edebilirdim, böylece en azından kirasını ödeyip eşini yanına alabilirdi. Peki ya sonra? Sonuçta sonsuza kadar benim yanımda çalışmadan para kazanmaya devam edemezdi, bir sonraki işverenin aynı anlayışta olması imkânsız… Ayrıca bizim hoca da para basmıyor ya amk, dışarıda aynı işi hakkıyla yapacak yüzlerce insan var, onlar da acılar yaşıyor, onların da işe ihtiyacı var. Batılıların Orta Doğu halkları için yaptığı en büyük eleştiri bu değil mi zaten? İmtiyaz yüzünden batıyor muyuz? Onun çok ihtiyacı var, şunun babası baklavacı, diğerinin bacakları sütun gibi… Peki ya çok çalışanlar, gerçekten hak edenler nerede? Verilen ayrıcalığın üzerine yatmak yerine borç bilip hakkını verenler ne olacak? Benim kendi hikayem ne olacak?

Gelişmeyi becerememekte olan bir ülkenin vurdumduymaz bir kasabasında ağır engelli olarak doğdum. Ailemin ekonomik durumu özetle bok gibiydi. 7 yaşında ailemin beni okula kaydettirme çabası sonuçsuz kaldı. “Banane, ben de bütün gün Pokemon izlerim o zaman” demek yerine annemin de desteğiyle okuma öğrendim, dört işlem öğrendim. 8 yaşında babamı kaybettim, ağlamak yerine kendi kendime hikâye kitabı okudum çünkü anneme sakinleştirici vurulmuştu ve başka hiçbir kimsem yoktu.

Sonra Devlet Dede beni okula almaya karar verdi, “lan iyi ki okumayı, matematiği önceden öğrenmişim” dedim, diğer insanların anlayamadığı hayat dersi tam da buydu işte. Sınıf arkadaşlarım dışarıda top oynarken ben sınıfta Türkçe ders kitabını bitirirdim, şimdi yalan değil, top oynayabilseydim oynardım ama oynayamıyordum. Ortaokulda arkadaşlarım internette Türkçe porno ararken ben “how to crack PowerISO” arardım çünkü lisanslı oyunu siktir edin korsana verecek kadar bile paramız yoktu. Lisede sevdiğim kız biricik sevgilisiyle ağaçlar altında test çözerken benim evde 120 farklı soruya verdiğim cevabı tek tek ezberleyip sonra zihnimde tuttuğum kadarıyla cevap anahtarından kontrol etmem gerekiyordu çünkü lanet olası kalemi tutamıyordum.

Üniversitedeki arkadaşlarım yazları kampa girip Rover inşa ederken ben sikimsonik Keşan’da bebek bakıcılığı yapıyordum. 3 yaşında yeğenim bilgisayar masama işediğinde ben C++ yazıyordum ve sevdiğim Antalya’da başkalarıyla tatildeydi. Burnumun uçundaki kızı tam üç yıl sevdim ama açılamadım çünkü önce bana verilen emeğin, imtiyazın, desteğin karşılığını vermem, köpek gibi çalışmam gerekiyordu. Ben kampüsten aylarca çıkamazken birisiyle çıkmayı hayal bile edemedim, üzgünüm. Ben iki dönem Oregon State’e gönderdiler, 3.95 döndüm. Kaliforniya’ya gideceksin dediler, 2 güne 9 farklı şirkette toplantı sığdırdım, cookie alıp patlamayı ben de bilirdim ama benim derdim, benim bana destek olan insanlara borcum vardı. Üniversite dördüncü sınıfta üç farklı şirkette çalışırken bölümün en taşak derslerini aldım, yine de 3.68 bittim. Bilin bakalım 2 yıldır nerede doktora yapıyorum? Türkiye’den, Dünya’dan herkes buraya ancak ziyarete gelebiliyor. Sıkılarak gittiğim, akşam yorgun argın çıktığım ofis binaların önünde 77 millet kuyruk oluyor sadece fotoğraf çekilmek için.

Acıtasyonu ben de iyi tanırım dayıcım, sırf engelli olduğum için açılan kapılar da oldu, doğrudur. Lakin ben diyetimi tüm halka ödedim dostum, hâlâ da ödüyorum. Ne yaparsan yap, bana hikayenle, dezavantajınla gelme kardeşim, gelirsen sana Netflix dizisi çekerim, original!

Muratcan Çiçek

(Zorunlu Kurgu içerir, üzgünüm.)

Standart