Genel

Mavi Çiçek

Önsöz

Okuduğumuz başarı haberlerinde hep bir şeyler eksiktir. İnsanların bir anda Albert Einstein olduklarına, tek başlarına cumhuriyet kurabildiklerine inanmamız beklenir. Tabii bir de bu başarılı insanlar kendilerini insanlığa adayan her şeyi büyük erdemler uğruna başardığını, kendi çıkarlarını hiç gözetmediğini düşünmemizi isterler. Lakin “nasıl yapılıyormuş, ben de öğreneyim bakayım” deyip elinize biyografik romanlar aldığınızda bütün hayalleriniz yıkılır. Çünkü orada Hüsnü Bey’in zamanında Robert Koleji’nde okuyacak imkânı olduğu, Mark Zuckerberg’in zaten Harvard’ta öğrenci olduğu, Steve Jobs’un Stanford’ta istediği dersi alabildiği, Elon Musk’ın zaten yirmi yıldır başarılı olduğu, Stephen Hawking’in Oxford’u bitirmek üzereyken hastalandığı yazar. Oysa sizin ne babanız milyonerdir ne annenizin süper güçleri vardı, dolayısıyla sizin başarılı olmanız imkânsızdır.

Muratcan Çiçek zavallı bir çocuktur, yarım yamalak başvurduğu bir bursu yedeklerden kazanabildiği hâlde bir anda fazlasıyla parlatılmıştır. Diğer insanlara gerçek örnek olmak isterken doğrulaştırılmış örnek olarak sunulacaktır. Zaten hareket özgürlüğünün olmadığı bir dünyada ifade özgürlüğünü korumak adına kendisini sonuna kadar yalnızdıracaktır. Halk için sahte sanat yapmaktansa sanat için sadece sanat yapmayı tercih etmiştir.

Birazdan okuyacağınız metin edebi bir eser denemesidir. Kulağa öyle gelse de bir anı değildir, birçok kısmı kurgusal olup tamamen hayal ürünüdür. Yaklaşık 18 tam sayfa olan metin özel olarak sizinle paylaşılmadıysa okumanız çok da istemiyor demektir. Peyami Bey’in Koğuşu’ndaki günlerinden esinlenilmiştir. Az miktarda küfür, çok miktarda saçmalık içerir.

Bu, çocuğun hikayesi değildir. Bu, kızın da hikayesi değildir. Binaenaleyh, bu bir hikâye değildir.

Reklamlar
Standart
Genel

Bir Pinokyo Hikayesi

Bilge adam, bilge adam demişti.

Demişti ki,

Gerçek aşkı asla bulamayacaksın,

Sen gerçek aşkı bulamayacaksın!

Gerçek aşkı asla bulamayacaksın!

 

Sizce kurban mı ediyorum gerçekliği,

Bu üne, şöhrete?

Gerçekliği kurban ediyor muyum sizce?

 

Satın alabileceğim hiçbir Gucci yok,

Giyebileceğim hiçbir Louis Vuitton,

Satabilecekleri hiçbir Y.S.L. yok ki,

Kalbimi bu cehennemden,

Beynimi bu hapishaneden çıkarsın!

Satın alabileceğim hiçbir giysi,

Zamanı geri getiremez!

Uçup gidebileceğim hiçbir tatil yeri,

Bir tutam bile gerçeklik veremez!

Gerçeklik, gerçek hayat nasıldır?

Sorarım size, gerçek hissetmek,

Nasıldır? Gerçek bir hayat yaşamak…

 

Sadece gerçek insan olmak istiyorum,

Hep “sen gerçek misin?” diye soruyorlar…

Pinokyo gibi,

Ben sadece gerçek olmak istiyorum.

Pinokyo gerçek insan olmuştu.

 

Komik olan,

O Yalan söylüyordu, bu yüzdendi derdi.

Bense gerçeği söylüyor ve devam ediyorum,

Sanki bir şey arıyor, bulmaya çalışıyorum.

Televizyonda kendimi görüyorum ve hiçliğimi…

Gerçeklik, gerçek hayat nasıldır?

Gerçekten yaşamak Nasıldır?

Bu kimsenin fark edemediği maske olmadan…

Gücün kaldı mı gerçekten?

Seni gören herkes bir fotoğraf istiyor,

Ya da bir imzan için kuyruklar oluşuyor.

Sen ağlarken seni gören herkes gülmeni istiyor,

Herkes sana “Sen gülmek zorundasın” diyor!

 

Ben sadece gerçek insan olmak istiyorum,

Pinokyo gibi, sadece gerçek olmak istiyorum.

Pinokyo gerçek insan olmuştu.

 

Gepetto yok,

Kimse yok, yol gösterecek yanımda!

Yalnızca biri vardı, arkamda

Artık bulamadığım, dinleyemediğim,

Benimle her şehre gelen ve benimle kalan…

 

Satın alabileceğim hiçbir Gucci yok,

Giyebileceğim hiçbir Louis Vuitton,

Satabilecekleri hiçbir Y.S.L. yok,

Zamanı geri getirsin!

Biraz olsun gerçek hissettirsin!

Gerçeklik, gerçek hayat nedir?

Sorarım size, Nasıldır gerçek hissetmek?

Gerçek bir hayat yaşamak…

 

Pinokyo gerçek olmuştu.

 

– Kanye West


En büyük yalan; gördüğümüzden, okuduğumuzdan emin olduğumuza inanmamız… Hepimiz Pinokyo Hikayesi’ni biliriz. Bir kukla yalan söyler ve burnu uzar. Hayır ben Pinokyo Hikayesi’ni okumadım, kuklanın gerçeklik özlemini de bilmiyorum. Sadece pis bir yalancı olduğunu biliyorum, tıpkı Mr. West’in de sadece bir egoist olduğunu bildiğim gibi. Sen de

Standart
Genel

In 6 Questions, Skydiving with Cerebral Palsy

1. Why did you want to do this?

I was born in a small town of Turkey and lost my father when I was 9. Then, I have studied so hard with my mother’s endless support to build a new home for us in California. Eventually, I have became a computer scientist and we have a balanced life here. My poor father has gone with his several dreams which were economically unachievable for him like having a truck, maybe a boat and traveling a lot. The saddest thing is there is only one obstacle that prevents me achieve his dreams while I am completely able to do them, otherwise. That is my disability. Since I cannot beat in in the regular fields like driving a car or just walking, I decided to push the limits and fight my disability in extraordinary fields like skydiving, scuba diving and the things you cannot even imagine!

2. Have you done it before today?

I have not done it before but I will definitely do skydiving again and again after today.

3. What did you think of the experience (after the jump)?

It was a too short and fast experience. The first thing I thought was “Is that all? Let’s do again!”. But you know, I am a PhD student and have two midterms to study. But I absolutely will arrange another time to do it again.

4. Were you scared?

Thanks to Dear Volker Haag who is the owner of Skydive Surfcity and the amazing man has jumped with me, I was not scared at all. I actually thought he was too professional for your first jump since he feels you so comfortable, so relaxed that you cannot be worried at all, you can only enjoy your jump.

5. Have you done other extreme sports?

To be honest, I have had no experience with extreme sports until today. The dream of my childhood, my one-sided platonic love was Snowboarding. I could be cried even once for it. I can also add skateboarding and biking on rooftops to this dream. But unfortunately, none of loves me back because of my disability. So, I have decided to do what I can do. Skydiving was sounding like the most promising one and I have just done it. I guess the next is scuba diving. I also believe that I do skydiving alone one day with help of some technology. But First of all, I need a serious sponsor to make me able to do extreme sports. I can do much more than this if somebody supports me well and this would be fun for everyone.

6. Anything else you want to say?

First, I would like to thank again to Volker, Eric, and the Skydive Surfcity crew since they have made this happened. If there is anybody living here but did not skydiving before, you are the actual disabled person. You should come and just jump! I also thank you for allowing us to tell us this wonderful event. Finally, I would like to thank my mother and my Professor Roberto Manduchi for their great support.

You may also support me by watching and sharing the video of this amazing experience!

Thank you
Muratcan

Standart
Genel

Hayaller, Hedefler, Gerçekler

Bana göre hayal ile hedef arasında hiçbir fark yoktur. Sadece insanlar üzerinde emek harcamaya değer görmedikleri ya da buna cesaret edemedikleri hedeflerini hayal olarak görürler. Meselâ bir gün Mars’a gitmek veya 200 yaşına kadar yaşamak bir hayal gibi gözükse de sistematik bir plan dâhilinde gerçekleştirilebilir hedeflerdir ve yeterince emek harcadığınızda bu gibi uç hedeflere ulaşabilirsiniz. Bunun dışında Alice’in Harikalar Diyarı’nı görmek gibi fiziksel olarak mümkün olmayan düşünceler birer fantezidir ve ayrı değerlendirilebilir. Ana fikri korumak adına yazının devamında hayal kelimesini kullanmayacağım, düşleyebildiğimiz neredeyse her şey hedefimiz olabilir.

Hedefimiz olan neredeyse her şeye de aslında ulaşabiliriz. Bu noktada size bir motivasyon yazısını yazıp size “Zor yoktur, imkânsız vakit alır.” diyebilmeyi çok isterdim ancak ben bunun tersine inanıyorum. Yani kolay zordur, zor imkânsız olabilir… Evet, hedefimiz olan “neredeyse” her şeye ulaşabiliriz ancak bu hiçbir zaman kolay olmayacaktır.  Her şeyden önce her kişi için bir hedefe ulaşmamın o kişiye özel yolları vardır ve onları bulmak oldukça zor olabilir. Misal ikiz iki kardeşin aynı okulu kazanması için bile farklı stratejiler kullanması gerekebilir, bu ikisi için aynı zorlukta olmayabilir, kesin olan tek şey o okulu kazanmanın iki kardeş için de mümkün olduğudur. Bazı hedeflere ulaşmanın birden çok yolu olsa da özellikle ciddi çoğu hedefe ulaşmamın bir insan için sadece ve sadece tek bir yolu bulunur. Bu yüzden de bu tür hedefler imkânsıza çok yakın olabilir.

Devam etmeden önce şunu vurgulamak istiyorum: Bir hedefe ulaşmak için kesinlikle can güvenliğinizi riske atmayın ve suç işlemeyin. En azından ben bu iki kurala sadık yaşıyorum. Ancak birazdan bahsedeceğim “ulaşabilir” hedeflere giden o tek bir yolda kişi için “her şey” mubah olabilir. Ben de tam olarak bu “her şeye rağmen” ulaşabilir olmayan hedefler üzerinde durmak istiyorum.

“Ulaşılamayabilir” hedeflerin ilk grubu zamana bağlı olanlardır. Bunlara “Ben şu lisede okuyacağım”, “İlk çocuğum kız olacak”, “20 Kasım 2019’da saat 09:53’te Kız Kulesi’nin merkezinde olacağım” gibi hedefleri örnek verebilirim. Özellikle sonuncusu birçok insan için çok basit bir iş gibi gözükürken kişinin o anda orada olması birden fazla etkene bağlı olduğu için bu basit hedef bir anda imkânsızlaşabilir. Yine şu lisede okumak veya askerde komando olmak gibi hedefler, ulaşmayı hayatımız yalnızca bir kez geçirebileceğimiz dönemlerde bir veya sadece birkaç kez deneyebileceğimiz hedefler oldukları için ve ömür boyu içimizde kalabileceği için insan psikolojisi açısından çok tehlikeli hedeflerdir. Buna karşın şu üniversitede şu bölümü okumak veya belirli mesleği yapmak kişinin 111 yaşında bile deneyip bir şekilde başarabileceği hedeflerdir.

“Ulaşılamayabilir” olmayan ve asıl mutsuzluk kaynağımız olan ikinci grup hedefler ise başkalarının duygularına dayalı hedeflerdir. Meselâ “Yıldız Tilbe benim sesimi çok beğenecek”, “Fatih Terim beni çok yetenekli bulacak”, “Kızımı dünyanın en mutlu insanı yapacağım”, “000000 TCK numaralı Merve Çiçek’i kendime âşık edeceğim”. İnsanların en çok arzuladıkları hedefler bu gruba dâhil olsa da maalesef kişi psikolojisi için en ama en tehlikeli hedefler bu gruptadır. Üzgünüm ancak ortaya koyabileceğiniz hiçbir emek, alabileceğiniz herhangi bir risk, belirli bir insanın bir duygusunu değiştirmeye hiçbir şekilde yetmez. Bir insan sizinle gurur duyuyorsa bunu muhtemelen hiçbir davranışınız bunu değiştiremeyecektir. Aynı şey nefret, sevgi, kıskançlık, aşk, sadakat gibi bütün duygular için geçerlidir. Ancak bu hedeflerdeki en zehirli nokta umuttur çünkü duygular doğal akışında değişebilir ve bu size her zaman kör umut bırakır. Meselâ liseyi Galatasaray Lisesinde okuyamadıysanız bunu tekrar yaşamanız mümkün olmadığı için hedefinizden umudunuzu kesebilirsin, hayatınız boyunca içinizde kalacak olsa da sonuçta devam edebilir, kendinize yeni hedefler koyabilirsiniz. Ancak kızınızın dünyanın en mutlu insanı olması bugün olmasa bile bir gün gerçekleşmesi için görünürde hiçbir engel yoktur ve bu sizi ölene kadar hedefinize kör bir umutla bağlı tutar. Sonuçta kızınızın önüne dünyaları serseniz ise onu mutlu edemeyebilirsiniz, dahası belki de eşiniz sizin o bütün çabanızla başarmadığınızı tek bir gülümsemeyle başarabilir. Duygular kesinlikle adil değildir, bu yüzden başkalarının duyguları üzerine olan hedefleriniz olmamasına lütfen özen gösterin.

Son bana en sağlıklı gözüken hedeflerden bahsetmek istiyorum. İster Allah’ın düzeni ister evren isterseniz sadece dünya deyin, içinde yaşadığımız sistem matematiğe dayılıdır ve matematik adildir. Ben bu açıdan içinde sadece sayı bulunan hedeflerin her zaman ulaşabilir olduğuna inanıyorum. Bunlara örnek olarak “Ben (36.9929621,-122.0680778)’de (Kaliforniya’daki evimin koordinatlarında) yaşamak istiyorum”, “Kocamın 2 metre 9 santimetre olmasını istiyorum”, “Kızımın aylık gelirinin 1 milyon Dolar olmasını istiyorum”, “Ömrüm boyunca 200 bin ağaç dikmek istiyorum” gibi hedefler gösterebiliriz. Bu tarz hedefler bir şekilde bir gün mutlaka gerçekleşebilecek hedeflerdir. Yani en uç olarak çok çok kâr eden bir şirket kurup kızınızı 1 milyon Dolar maaş ile işe alabilir, eşinizin boyunun 2 metre 9 santimetre olmasına dikkat edip onunla şu an benim olduğum evde yaşayabilirsiniz, her gün 100 fidan da dikerseniz bu hedeflerin hepsine ulaşabilirsiniz demektir. Çok zor olduğunun farkındayım ancak aşırı kârlı bir şirket kurup tüm bunları gerçekleştirmenizin en az yolu olduğuna eminim. Bakın ben bile bu tuhaf hedefin dörde birini tamamlamış bulunuyorum.

Acısıyla tatlısıyla her hedef peşinden koşmaya değerdir. İçinde yalnızca sayılar olan iki hedefimden birine ulaştım, ikincisi üzerinde çalışıyorum. Diğerlerine dair kör umutlarımı da siliyor olmaktan huzur duyuyorum.

Hedefleriniz bol haneli, amacınız Allah’ın rızaısını kazanmak olsun…

Muratcan

Standart
Memories

Alo, There Is An Hawk In Our Room! (Alo, Odamızda Bir Şahin Var!)

University of California, Santa Cruz Family Student Housing’e (Aile Öğrenci Evleri) yerleşeli henüz iki hafta oldu. Burası ulu ulu ağaçların arasında iki üç katlı binalardan oluşan doğal hayatla iç içe küçük bir site diyebilirim. Hiç bilmeyenler için ise burayı Riva ya da Polonezköy’deki orman konutlarına, Trakya’daki doktor evlerine de benzetebilirim.  Sadece buradaki binalar daha eski veya insanlar burada daha standart döşeli küçük dairelerde yaşıyor. Aslında bazı konumlarda ormanımıza okyanus manzaramız da eşlik ediyor diyebilirim, gökyüzü ise her gün masmavi, Kaliforniya güneşi içimizi ısıtıyor. Hava hep bu kadar güzel olunca çocukların güven içerisinde rahat oynayabileceği geniş bahçeler yapılmış, her yerde çocuk bisikleti ya da çeşitli oyuncaklar, bebek arabaları görebiliyorsunuz.

Biz de burada olmaktan oldukça mutluyuz. Ancak ben bugün size yeni tanıştığımız komşumuz Pablo’dan bahsetmek istiyorum. Ortadoğu ya da Hindistan kökenli olabileceğini düşündüğüm Pablo 24-27 yaşlarında UCSC’de bilgisayar mühendisliği lisans (undergraduate) öğrencisi… Pablo’nun kendi yaşlarında dünyalar güzeli eşi de UCSC’de Psikoloji lisans (undergraduate) öğrencisi, yine bu mutlu çiftin 2 aylık tatlı mı tatlı bir de bebekleri var. Lisansını Silikon Vadisi’nin dibinde okuyabildiğine göre Pablo’nun bir kariyer kaygısı olacağını düşünmüyorum. Ayrıca şu an dünyanın belki de en güzel şehirlerinden birinde yaşayıp harika diyebileceğim bir yerde oturuyor. Üstelik ilk bebeklerine yeni sahip oldukları için bunlar, onun en mutlu günleri olabilir.

Bu çekirdek aile, bu cumartesilerini dışarıda güzelce geçirdikten sonra mutlu bir şekilde eve döndüklerinde pencere camlarında oldukça büyük bir delik fark etmişler. Pablo telaşla içeri girdiğinde ise odalarında kocaman bir şahin olduğunu görmüş. Çıkış yolu bulamadığı için daha da hırçınlaşan hayvan komşumuzu geri püskürtmüş olacak ki biz eve dönerken kendisi ve eşi hâlâ dışarıdaydı. Aslında kendileriyle tam da o sırada ilk kez tanışmış olduk. Biz durumu anlamaya, Pablo da yardım çağırmak için gerekli telefon numarasını bulmaya çalışıyordu. Hemen eşi ve bebeğini evimizde ağırlamayı teklif ettik, en azından şahin evlerinden uzaklaşana kadar ancak o panikte bir arada kalmak istediklerinden olacak ki teklifimizi nazikçe geri çevirdiler. Nihayet Pablo numarayı bulup aradığında karşıdakine ilk cümlesi “Alo, there is an hawk in our room! (Alo, odamızda bir şahin var!)” oldu. Ben kendimi daha fazla tutamayıp yüksek sesle gülmeye başladım ve daha fazla ayıp olmasın diye oradan uzaklaştım. Pablo’nun eşi birkaç dakika sonra bebeği sarması için verdiğimiz yeleği geri getirdiğinde de kendimizi tanıtma fırsatı bulup isimlerini, bölümlerini öğrenmiş olduk. Biz burada daha çok yeni olduğumuz için kendilerine pek yardımcı olamadık, kalabalık etmemek için de kendi evimize geçtik. Kuş yaklaşık bir saat kadar içeride kaldı sanıyoruz, görevliler bir şekilde şahini dışarı çıkartmış olacak ki bir süre sonra dışarıdaki sesler kesildi.

Olayın üzerinden 4 saat geçmesine rağmen hâlâ Pablo’nun “Alo, there is an hawk in our room!” deyişine gülebiliyorum. Ancak kendisinin de dediği gibi durum, öyle gözükse de aslında hiç de komik değildi. Yüzündeki endişeyi görebiliyordum, sadece iki aylık bebeği ve yeni doğum yapmış eşi şu an güvende olmaları gereken yere, evlerine giremiyordu çünkü içeride neredeyse bir metrelik kocaman yırtıcı bir kuş vardı. Biz içeriyi görmedik, bir şahinin bir eve ne kadar zarar verebileceğini de bilemiyoruz ancak bu genç baba dışarıda kalan ailesi için endişelenmekte sonuna kadar haklıydı.

Family Student Housing’te (Aile Öğrenci Evleri) yaşadığımız için etrafımızda çok fazla genç ve çocuklu çift bulunuyor. Harika evlerde oturup prestijli bir okulda okuyan, iyi arabalara binen, güzel eşlere ve sağlıklı çocuklara sahip akranlarımı görünce insanın başka ne derdi olabilir diye düşünüyorum. Buraya geldiğimizden beri aslında kafamda bu soru dolanıyordu. Bugünkü olayda da şahinin eve girmesinden çok adamın tek derdinin bu olabilme ihtimaline gülmüştüm. Tabii belirttiğim gibi durum aslında komik değildi, ikisinin de lisans okuduğunu ise daha sonradan öğrendim. Ben de yeni mezunum ve çok çok farklı okullarda lisans okuyan onlarca insan tanıyorum, hepsinin üniversite okumak konusundaki ortak ifadesi “sürünüyoruz abi” oluyordu. Bunu yaparken bir de ebeveyn olma sorumluluğunu kaçı alabilir bilmiyorum ancak bahsettiğim çift için hayatın pek de kolay olmadığını tahmin edebiliyorum. Tabii ters açıdan baktığımda da bu yükün altına girebildiklerine göre arkadaşlarımın yüzleşmek zorunda kaldıkları sorunları zaten çözmüş, hatta bazılarıyla belki de hiç karşılaşmamış olabilirler diye de düşünmüyor değilim. Sanırım insan yakalayabildiği her koşulda limitlerini biraz daha zorlamayı tercih ediyor. Bugünkü ilginç olay sayesinde tanıştığım komşularımız da bunu bana bir kez daha göstermiş oldu. Ben de sizlerle paylaşmak istedim.

Santa Cruz’dan Sevgilerle

Muratcan Çiçek

Standart
Kişisel

Çocuklarınızı Doğru Programlayın

Bu konu hakkında birçok uzman onlarca kitap ve makale ele almıştır, hatta şu günlerde televizyonda konu ile her hafta en az bir tane tartışma programı yayınlanmaktadır. Bence de özellikle ülkemizdeki en önemli sorun budur. Tabii problemin bilimsel açıklamasını yapıp çözümünü getirmek burada bana düşmez, ben sadece bu konuda yaşadıklarımı paylaşarak biraz da kendimi rahatlatmak istiyorum.

Birçok deneyimi ilk kez yaşadığımız çocukluk dönemimizde aslında beynimizin bir köşesine kendimiz için bir yaşam standardı kazımış oluyoruz ve sonrasında karşımıza çıkan her durumu o standartlar çerçevesinde yaşamaya çalışıyoruz. Bu yüzden de insanlar genellikle öğütlendikleri şeyden ziyade gördükleri şeye dönüşüyor. İlk karşılaştıkları yaşam standartlarını ömürleri boyunca sürdürebilip o ölçekte başarılı olabilen insanlar dünyadaki en mutlu, huzurlu insanlar olurlarken bu standartların altına düşen ya da kendi standartlarının çok ötesine geçen insanlar mutsuz, en azından huzursuz bir yaşam sürüyor. İkinci grup daha enteresan olduğu ve beni de kapsadığı için bu yazıda daha çok bu insanların yaşadıkları çelişkileri ele alacağım.

Geçmişime inmeden önce kendimi kısaca tanıtmam faydalı olacaktır. Ben Muratcan Çiçek, bir bilgisayar mühendisiyim ve önümüzdeki ay Amerika Kaliforniya’da doktora eğitimime başlayacağım. Önümüzdeki 10 yıl içerisinde aşırı olağandışı bir gelişme yaşanmazsa ve kariyer profilimi sadece ortalamada tutabilirsem dünyanın en iyi şirketlerine girip çalışabilir, yaşam standartlarımı da çok çok yükseltmiş olabilirim. Bu olasılığın dışında küçük bir ihtimalle de olsa üstün bir başarı yakalayıp çok farklı konumlara gelebilme şansım da bulunuyor. Şimdi “Hayat sana güzel” diyebilirsiniz. Gelin, öyle olup olmadığına birlikte bakalım.

Benim birçok deneyimi ilk kez yaşadığım kendi çocukluğum aslında az önce bahsettiğim Muratcan’dan çok çok farklıydı. Peki ben bu Muratcan’a neden Dönüştüm? Cevabı aslında çok basit, ben aslında babama dönüşmeye çalışıyordum çünkü her erkek çocuğu gibi benim de ilk kahramanım babamdı. Sadece hayat bunu benim için biraz zorlaştırdı o kadar. Biz Trakya’nın ortalama kasabasında, belki de dünyanın en ortalama saadetini süren çok basit bir aileydik, babam da Karayollarında devlet işçisiydi. Aylık maaşı bizi zamanın lükslerinden mahrum bırakıyor ancak kaliteli bir yaşam sürmemize de yetiyordu. Hiç yazlığımız olmadı meselâ, ancak her hafta sonu denize, pikniğe gidebiliyorduk. En basitinden Magnum dondurmanın bizim için çok kıymetli olduğunu, yine de yılda dört beş kez yiyebildiğimizi hatırlıyorum, kısacası ben böyle bir ekonomide büyüdüm. Eskiden devlet işçiliği memurluk gibiydi, babam sabah 8:00’de işe gider, akşam 5:00’te eve gelir, hafta sonları çalışmazdı. O eve gelince ailecek hep aynı saatte akşam yemeği yerdik, sonrasında o duşunu alıp pijama takımlarını giyer, televizyonun karşısına uzanırdı. Ailecek izlediğimiz birkaç dizi vardı, çoğunlukla da yabancı sinemalar izlerdik ki bunlar hep Hollywood yapımı olurdu. Ben oyuncak oynarken bir yandan televizyonu takip ederdim, babam da filmdeki bir araç ya da silah hakkında beni bilgilendirir, bir yandan da oynadığım oyuna dâhil olurdu, annem ile babaannem meyve soyar, ablam da ödevlerini yapardı. Misafirliğe veya düğünlere hem birlikte gidilirdi. Ben dokuz on yaşıma kadar kahvehanenin ne olduğunu bilmiyordum, hâlâ da neden var olduklarını anlayamıyorum. Çünkü benim babam işte olmadığı zamanın neredeyse tamamını bizimle geçirirdi. Sadece kuş avına bizi almazdı, balığa da çoğunlukla ailecek giderdik.

Babamın hafta sonları ve yıllık izinleri; ailemizin, dolayısıyla benim için hayatımızın en mutlu anları olurdu.  Öncelikle harika bir kahvaltı hazırlanırdı, bu kahvaltıyı da çoğunlukla babam hazırlardı. Kahvaltımızı bazen balkonda, bazen de atlayıp gittiğimiz ormanlık piknik alanlarında yapardık. Devamında ise ya denize ya da ailecek balık tutmaya giderdik. Evde kalacaksak da annemler hamur işi yapar, babam bizimle Atari oynardı ya da CD ile yeni filmler getirir, ikimiz birlikte izlerdik. Ama hava koşulları müsait olduğu sürece hep dışarı çıkıyorduk diyebilirim. Bir yola çıkarken önce annem duasını yapar, sonra babam filmlerden duyup bir şekilde kasete doldurttuğu yabancı şarkıları arabanın teybinde çalardı. Böbrek rahatsızlığı yüzünden zamanında alkole başlamış olsa da benim büyümeme paralel olarak alkolü bırakmıştı babam. Ben çok hatırlamıyorum ama annemin aktardığına göre de kesinlikle eve sokmazmış, zaten bünyesi zayıf olduğundan dışarıda içse de hemen sarhoş olur, eve gelip uyurmuş. Bu yüzden babamın içtiğini veya sarhoş olduğu hiç hatırlamıyorum. Yalnız aşırı derecede kola ve sigara tüketirdi. Annem ise daha muhafazakâr bir kişilikteydi, bu yüzden zaten hepsine karşıydı diyebilirim.

Ben 1993 doğumluyum, benim büyüdüğüm yıllarda komşuluk ve akrabalık ilişkileri çok yoğundu. Sürekli birbirimize misafirliğe giderdik. Yine de evlerimiz akrabalarımızdan en az bir sokak ötede olurdu, haftada en fazla birkaç kez görüşürdük ve kimse kimsede yatılı kalmazdı. Bizimle birlikte yaşayan babaannem ise yaşlılığının o kadar farkındaydı ki neredeyse hiçbir şeye karışmaz, hep geri çekilirdi. Bu yüzden sekiz dokuz yaşıma kadar ben sadece annem ve babamın etkisi altında büyüdüm. İkisi öncelikle birbirlerini çok güzel tamamlıyordu; Babam gaz, annem fren gibiydi. Meselâ babam hızlı araba sürmeyi, yüksek sesle müzik dinlemeyi, bize pahalı oyuncaklar almayı severdi. Annem ise daha dikkatli, sakin ve tutumlu olmak konusunda babamı sürekli dengelerdi. İkisinin en büyük ortak noktaları ise eğlenmek üzerindeydi, ikisi de gezmeyi, kaliteli beslemeyi ve eğlenmeyi seviyordu. Öyle ki hiçbir zaman lüks bir evde lüks eşyalar içerisinde gösterişli kıyafetler giyip oturmadık ancak bütçemizin yettiği kadar her yere ailecek seyahat ettik ve her yılbaşını, yıl dönümünü, yaş günümüzü en güzel sofralar ile dolu dolu kutladık diyebilirim. Annem ve babam aynı zamanda de aşırı nitelikli, çok yönlü ve zeki insanlardı. İkisinin de profesyonel olarak terzilik yapmışlığı vardı meselâ. Aslında babam yasal olan işte bir süre çalışmış diyebilirim: Elektronik tamirciliği, garsonluk, boyacılık, terzilik, profesyonel fotoğrafçılık, balıkçılık, avcılık, kamyon şoförlüğü, silindir operatörlüğü, bekçilik… Babam elektronik her şeyi tamir edip çalıştırabilir, her türlü ulaşım aracını kullanabilirdi. Hobi olarak silahlara da meraklıydı, her modelini söküp takabiliyordu. Öte yandan hiçbir kâğıt oyununu bilmez, alkol pek kullanmaz, sabıkası en az annem kadar temiz bir adamdı. Annem ise düz lisenin edebiyat bölümünü bitirmiş, sırf anneannem istemediği için üniversite okuyamamış. Yine de terzilik, aşçılık gibi çeşitli kurslara gidip sertifikalar almış, evlenene kadar tapu kadastroda ve bir süre pazarlamacı olarak çalışmış, dedemle birlikte inşaat ustalığı, babamla da boyacılık yapmışlığı da vardır. Benim doğuşumla birlikte ise kendimi çocuk gelişimine ve fizyoterapiye adadı diyebilirim, bilgiye erişimin kısıtlı olduğu o günlerde temin ettiği kitaplarla kendini bu konularda sürekli olarak geliştirmişti. Yine babamın hastalığı sırasında ehliyet almış, şimdi de benim birlikte Amerika’ya geleceği için İngilizce öğrenmektedir. Annemle babam eşyalarımızı taşımak, evin bir yerini onarmak, kahvaltı hazırlamak gibi neredeyse her konuda birlikte hareket eder, yardımlaşırlardı. Bu sırada birbirleriyle çok net iletişim kurar ve pratik birçok çözüm geliştirirlerdi. Onların etkisiyle olacaktır ki ben uzun bir süre için her yetişkinin bu kadar nitelikli ve zeki olduğunu düşünmüştüm. Sosyal etkileşimim artmasıyla anne ve babamın aslında ortalamanın epey üzerinde insanlar olduklarını daha iyi anlıyorum.

Denize gitmek… Sanırım bütün hayatımı çocukluğumda yaşadığım bu mutlu karelerin üzerine kurduğum için burada bir parantez açmak istiyorum. Daha önce belirttiğim gibi bizim yazlık evimiz hiç olmadı. Zaten büyüdüğüm kasaba Saroz Körfezi’ne 45 dakika uzaklıkta filandı. Babam hafta sonu çalışmadığı için yazları neredeyse her hafta sonu sabah erken kalkar, kahvaltımızı yapıp arabamızla körfezdeki farklı bir kumsala giderdik. Babam küçükken kötü bir anı yaşadığı için suya pek girmezdi, zaten cildi de güneşe karşı alerjik olduğu için gömleğini bile çıkarmaz, şemsiyenin altında el radyosunu dinleyip bizi izlerdi. Annemle ablam ise suda vakit geçirmeyi çok severdiler. Ben fiziksel engelim nedeniyle yürüyemiyorum. Ancak kumsalda istediğim yere emekleyerek gidebiliyordum, ayrıca şu şişme simitler sayesinde suda ayaklarımın üzerinde durabiliyor, istediğim şekilde adım atabiliyordum. Yine belki kumdan kaleler yapamıyordum ancak babam suyun önüne baraj tarzı bir şey yapmayı göstermişti, bütün gün onun üzerinde çalışırdım, sanırım benim için dünyada gerçekten eğlendim diyebildiğim tek uğraş hâlen odur. Denizde bütün enerjimizi atmış olsak da dönüş yolunda ormanlık piknik alanlarında mutlaka mola verir, çoğunlukla mangal yapardık. Ağaçların gölgesinde kuş sesleriyle karnımızı duyururduk. Bu etkinlik bizim, rutin eğlencemizdi, bugün bile çok çok küçük bütçeyle gerçekleştirebileceğiniz bu tablo bizim sıradan hayatımızın en mutlu anlarını içeriyordu. Hatta o zamanki tüm ideallerimiz bu tabloda kesişiyordu diyebilirim. Annemin pek ideali yoktu aslında, sadece ev sahibi olmak isterdi hep. Bunun dışında o da babam da Gelibolu’ya yerleşmek istiyordu çünkü orada deniz daha yakındı, ayrıca sahilinde ailecek dolaşabilirdik. Yine babamın bir kayık edinme ve pikniklerimiz için bir dört çeker alma hayali vardı. Bu hayaller ile sürekli piyango oynardı. Sanırım mevcut imkânlarımın çok ötesinde hayaller kurup onları kovalamak babamdan baba geçen en baskın özelliktir.

Buraya kadar büyüdüğüm aile ortamın hep pozitif yüzünü aktardım sizlere. Tabii ki de biz ütopik bir dünyada yaşamıyorduk, özellikle fiziksel engelim nedeniyle benim tedavim için harcanan zaman ve kaynak dengelerimizi giderek bozdu. Aslında bu yüzden hayatımız beş on yıllık periyotlarla kökünden değişiyordu diyebilirim. Meselâ benim ilk çocukluğumu hatırladığım ev, bizim kirada oturduğumuz üçüncü ev idi ve gecekondu tarzında kötü bir evdi, oraya sırf konumu için taşınmışız. Birkaç yıl sonrasında kaloriferli bir apartman dairesine taşındık ki o zamana ve bıraktığımız eve göre lüks sayılabilirdi. Zaten komşu profilimiz ile birlikte bizim de yaşam standardımız değişmişti diyebilirim, o dönemde elden düşme bir araba da aldığımızı hatırlıyorum. Sonuç olarak ailemizin en mutlu dört yılıydı o dönem. Aynı zamanda benim fiziksel tedavim bitmişti. Bu tedavi için haftanın beş günü annem beni iki saat uzaklıktaki il merkezine götürüyordu, bu yüzden yaklaşık 6 yaşıma kadar annemle birlikte iki farklı şehirde double life (çiftte hayat) yaşamak zorunda kalmıştık. Sonrasında üç yıl ise neredeyse tamamen evdeydim, okul çağım geldiğinde ise beni okula alamadılar. Bu sürenin sonlarında ayrıca farklı bir eve taşınmak sorunda kaldık. Bu sobalı ve aşırı rutubetli bir evdi, yoğun bir de mahalleli etkileşimi vardı. Orada sadece sekiz dokuz ay oturduğumuzu sanıyorum ancak babamın en ağır hastalık dönemi ve daha saçma birçok şey orada yaşanmıştı. Son bir umutla bu satırları yazmakta olduğum evin karşı dairesine yine kiracı olarak taşındığımızda artık babam için çok geçti. Birkaç ay içerisinde şu an tam arkamda kalan odada gözlerini kapadı. Zaten fiziksel engelli olarak 5-0 yenik başladığım hayatta daha dokuzuncu yaşımda en az 5 gol daha yemiştim. Benim için eksi sonsuz noktasıydı o an. Fiziksel engelliydim, yetimdim, hiçbir zaman okula gidemeyecektim ve sadece dokuz yaşında olmama rağmen bunların ağırlığını hissedebiliyordum. Devamındaki birkaç ay içerisinde ise hayatımızı tamamen ilahi bir dokunuşla yeniden değişmişti, öncelikle Milli Eğitim’den birkaç insan evimize gelip benim zorunlu eğitime dâhil olmam konusunda adım attılar. Sonrasında ise babamı kaybettiğimiz dairenin karşısını yani şu satırları yazdığım evi çok cuzi bir rakama satın almış olduk. 10 yaşımda üçüncü sınıftan ilköğretime başladığımda hayatım dört veya beşinci kez tümüyle değişiyordu. Benim buradan çıkarttığım sonuç hayatımızın kesinlikle statik olmadığı ve istediğimiz takdirde değiştirilebileceğiydi. Sadece döneceği yönü bizim saptamamız biraz zaman ve emek gerektiriyordu.

Yıllar içerisinde babaannem yanımızdan ayrılmış, babamın ölümüyle de yerine anneannem bizimle birlikte yaşamaya başlamıştı. O, babaannem göre daha genç, kendi kişiliği olan bir kadındı. Biraz önce babam için gaz, annem için fren benzetmesi yapmıştık.  Babamın kaybıyla gaz pedalımız kırılmış, annem de haklı sebeplerle daha sert frenler yapar olmuştu, bir de artık el frenimiz vardı. İlk birkaç yıl ben sadece okulda kendimi gösterebilmiştim. 5. Sınıfta ise beni buraya kadar getirecek bir ödül kazandım. Aslında sadece ilçedeki deneme sınavlarında birinci olmuştum ki her yıl yüzlerce çocuk farklı ilçelerde aynı şekilde birinci olmaktadır. Lakin o yılki ilçe Milli Eğitim müdürü bana ödül olarak yaz kampı tatili vermişti. Fikir tam olarak kimden çıktı bilemiyorum ancak müdürün onayıyla bize bakanlığa ait bir tatil kampında 2 haftalık konaklama imkânı sunulmuş, hatta ulaşımımız bile temin edilmişti. Şimdi birçoğunuzun burun kıvırabileceği o tatil bizim için lüksün çok daha ötesindeydi. Bir kere annem ilk defa mutfak işleriyle uğraşmayacak, üç öğün önümüze servis olacaktı. Yine her gün denize girebilecektik, kaldığımız odanın balkonu da yeşilliğe bakıyordu, orada roman okuyup uzaktan gelen dalga seslerini dinliyorduk. Bu konforun tamamını ise aileme ben ders çalışarak kazandırmıştım, tıpkı babam gibi ailemizi denize getirmiştim. Kumda aynı oyunu oynamış, denizde özgürce adım atmıştım, annem de ablam da eskisi gibi mutluydu. Orada ayrıca büyük şehirlerden gelen büyük insanlarla da tanışmıştık, annemi de beni de sıkı sıkı tembihlenmiştiler okumam konusunda. Tatilden dönerken artık çok iyi anlamıştım ki okuldaki başarım sayesinde hem fiziksel eksikliğimin hem de babamın boşluğu doldurabilirdim, yine anlamıştım ki evdeki yeni gaz pedalı bendim. Ben aynı başarıyı tekrarladığım için bize birkaç yaz üst üste aynı imkân sağlanmıştı. Sanırım milli eğitim müdürü değişince ödüllendirme sistemi de değişmişti. Yalnız sekizinci sınıfta bu kez Koç Üniversitesi tek günlük bir etkinlik için bizi misafir etmiş, orada gerçekten el üstünde tutmuştu. O gün hem İstanbul’un bizim için bir öcü olmadığını, bu tarz etkinliklere gidebileceğimizi görmüş olduk. Hem de orada tanıdığımız Serkan Abi sayenizde bir engellinin en iyi okullarda mühendislik okuyabileceğinin canlı ispatını görmüş olduk.

Liseye başlangıç sürecim de biraz sancılı olmuştu, bir şekilde eve en yakın Anadolu lisesine kayıt olmuştuk. Ben büyümüştüm, annem yaşlanmış, anneannem ise daha da yaşlanmıştı, milli eğitim müdürü de değişmişti. Sonuç olarak dokuz ay inekleyip kâbus gibi yazlar geçirdiğim birkaç yıl motivasyonumu tamamen kırmıştı. Evdeki fren mekanizmasına göre de zaten üniversite okumayacaktım. Gazı tekrar körüklemem için başka bir Maviliğe odaklanmak zorundaydım. Bu odak ile bir süre kendimi gaddarca kamçılayıp ciddi yararlar almış olsam da uzun vadede benim hayatımdaki en büyük geçişin ana yakıtı bu odak oldu diyebilirim. Öyle ki TUBITAK yarışmalarında, Özyeğin’de kazandığım Oyun Atölyesi’nde, hatta LYS’de ilk gün Matematik sınavında çuvalladıktan sonra sadece 4 günde bütün Fizik konularını tekrar ettiğimde hep hissettim o kamçıları.

Özyeğin Üniversitesi’ni kazandıktan sonra ise hayatımızdaki en büyük geçişi yaşamış olduk. O yıl okulun bize sağladığı en burs hem de çalışma imkânı sayesinde artık ailemizi ben geçindirir olmuştum, en azından o konuda bir sıkıntımız yoktu artık. Yalnız bizim için yeni bir double life (çiftte hayat) başlamıştı. Üniversite en azından bir engelli için oldukça ağırdı, yurt yaşamı da orta yaşlı bir kadın için oldukça sıkıcıydı. Kampüsün konumu da biraz ters olduğu ve genel olarak ülkemizde erişilebilir ulaşım olmadığı için ilk yıl kampüsten sadece güzel bir abimizin desteği ile en fazla birkaç kez çıkabilmiştik, ancak bu etkinliklerde abimizin olağanüstü özenine rağmen kendimizi hep yetim, sığıntı gibi hissediyorduk. O yıl ben okulun bize sağladığı imkânları kalıcı kılabilmek için 7/24 ders çalışmıştım diyebilirim. Yaz aylarında ise kendi kasabamıza dönmek zorunda kalıyorduk. Burada ben bildiğiniz ev hapsine girmiş oluyordum. Fiziksel engelime annemin yaşlılığı ve birkaç farklı etken daha etkilenince denize gidip tatil yapmak bizim için artık imkânsızın çok daha ötesindeydi. Milli Eğitim en son 7. Sınıfta böyle bir imkân sağlanmıştı. Ondan sonra da yalnızca bir kez çok çok uzak akrabalarımızın Erdek’teki yazlığına dört beş gün için misafir olmuştuk. Allah o insanlardan razı olsun, bizi en iyi şekilde ağırladılar, annem en son orada denize girebilmişti.  Bense en son üç yıl önce ancak beş arkadaşımın yardımıyla tek bir gün daha denize girip kumda aynı oyunumu oynayabildim. Bu iki tarih dışında ise deniz, bizim için sadece otobüs camından görüp mazilere daldığımız buruk bir serapa dönüştü. Yanılmıyorsam son kurşunu da yine aynı dönemde iki maviliğin buluşup beni bitiren bir zehre dönüştüğü bir anda yemiştim. Bir şekilde bir arkadaşın Mavilikle birlikte Akdeniz’de bir tatil planladığını öğrenmiştim. Aslında bu bizim yaşımızda ve ekonomimizde insanlar için çok çok normal bir durumdu. Normal olmayansa benim yenikliğimdi, bu gol filan da değildi, bildiğiniz son düdüktü. Maç bitmiş, yenilmiştim.

Nihayetinde büyümek, kendim daha ulvi motivasyonlar bulmak zorunda kaldım. Anlam arayışındayken yine denizden, farklı bir İnciden gelen bir dost çıktı karşıma. Onun sayesinde, biraz da standartlarını kabullenmiş olmanın verdiği dinginlikle daha derin anlamlar yükledim hayata. Annemin önemini tekrar tekrar keşfettim meselâ. Birlikte başarmanın önemini anladım, anladıkça da annemle daha çok bir oldum. Yine de kaynak kodumda aşamadığım, belki hiçbir zaman aşamayacağım özlemler bulunuyor, bu yüzden size çocuklarınızı iyi programlamanızı öneriyorum. Meselâ ben babamın verdiği hiçbir öğüdü hatırlamıyorum, anneminkileri de çoğunlukla tutmam. Ancak ikisinin de olaylar karşısında nasıl tutum aldıklarını, neye üzülüp sevindikleri, nasıl oturup kalktıklarını çok iyi hatırlıyorum. Benim hayattan beklentim onların yaşadıkları kadardı. Çocukların çoğu için de bu durum böyle, onlar siz gibi olup sizin gibi insanlarla sadece sizin kadar mutlu olmak istiyorlar.

İşte şimdi kendi ailemin benim kaynak kodum işlediklerinin hayatımı nasıl yönlendirdiğini paylaşmak istiyorum. Bu kısımda annemin hayatımdaki yerini ve önemini her detayı ile farklı kaynaklarda tekrar tekrar aktardığımız için onu pas geçiyorum. Yalnız annem benim için hep destekleyici konumunda olmuştur, hiçbir zaman hedef göstermemiş, rota çizmemiştir. Rotayı bilinçaltıma işleyen ise babamdır. Babamın teknolojiye olan tutkusundan bahsetmiştim, sürekli olarak en güncel teknolojiyi takip ederdi. Maalesef bulunduğumuz kasabada bilgisayarlar onun vefatında sonra yaygınlaştığı için kendisi bilgisayarlarla tanışamadı ancak bana aktardığı bu tutku benim bütün imkânları zorlayıp bilgisayar mühendisi olmamı sağladı.  Daha da ilginci bir bilgisayar mühendisi olarak okuduğum üniversitenin bütün teşviklerine rağmen çoğu sınıf arkadaşım gibi girişimci olup kendi işimi kurmaya çalışmak yerine ben kurumsal şirketlerde çalışmayı tercih ediyorum. Bu noktada da babamın devlet işçisi olarak sabah 8 akşam 5 düzeninde çalışıp hafta sonu tatil yapmasının ve gelirinin aylık sistemde olmasının büyük etkisi olduğunu düşünüyorum. Benim çalışma şartlarım babamın şartlarından oldukça farklı olsa da en azından düzenimi onunla aynı tutmaya çalışıyorum. Büyük konuşmamakla beraber ailemden gördüğüm düzene pek uyuşmadığı için uzun süre bireysel olarak girişimcilikten kaçınacağımı söyleyebilirim.

Babamın etkisiyle bilgisayar mühendisi olup yine onun etkisiyle kurumsal bir şirkette çalışmak istiyorum. Peki bunun için neden öncelikle ta Dünya’nın öbür uçuna Kaliforniya’ya gidip doktora yapacağımı sorabilirsiniz. Bunda tabii ki engelli oluşumun, hocalarımın yönlendirmelerinin ve Silikon Vadisi’ne yakın olma içgüdüsünün bu kararda etkileri büyüktür. Yine de Amerika’da, hatta Kaliforniya içerisinde çok daha rahat edebileceğim başka okullar varken birazdan bahsedeceğim iki okulda ısrar ettiğimi ancak ailemin kaynak koduma işledikleriyle açıklayabiliyorum. Benim ilk ve en büyük istediğim doktoramı University of California, Santa Barbara’da yapabilmekti. Bu yazıyı okuyup başlıktaki görsel ile de bağdaştırınca bu isteğimi çok daha iyi anlamışsınızdır.  Akademik kalitesini tartışmamakla birlikte Pasifik Okyanusu’na sıfır kampüsünün iki tarafı kumsallarla kaplı bu okulda yoğun ders programımdan suya girmeye vakit bulamayacak olsam bile kitaptan başımı kaldırdığımda göreceğim mavilik beni çocukluğuma götürecek, daha da şevklendirecekti. Aynı şekilde annemi beş yıl boyunca kalıcı olarak denize götürmenin gururunu yaşayacaktım. Tabii diğer Mavilikler gibi UCS Barbara da bana dudak büktü, binlerce öğrencinin başvurduğu bu üniversiteye maalesef kabul edilemedim. İkinci en büyük arzum ve artık yeni evim olacak olan University of California, Santa Cruz ise adından ve aşağıdaki görselden de anlayabileceğiniz gibi UCSB’nin küçük kardeşi niteliğindedir. Biraz daha kuzeydeki daha sakin kasabada bulunan bu okulun kampüsü yine Pasifik’in o güzelim sahillerine sadece birkaç kilometre uzaklıkta, üstelik bir ormanın tam ortasında yer alan kampüs öğrencilere bir orman kampındaymış hissi uyandırıyor. Bu açıdan babamın yıllık izinlerinde gittiğimiz kampları tekrar tekrar anımsayacak olmak beni şimdiden heyecanlandırıyor, aynı şekilde oradaki erişilebilir ulaşım sayesinde annemi sık sık denize de götürebileceğim. Bu iki şehrin bir diğer özelliği de birçok yönden Gelibolu’yu andırıyor olmasıdır, böylece ailemin en büyük idealini farklı bir şekilde olsa da gerçekleştirebileceğim. Bunların dışında Avrupa’da veya Amerika’nın farklı yerlerinde bize sunulan imkânları değil de Kaliforniya’yı tercih etmemin bir diğer nedeni de babamla izlediğimiz sinemaların çoğunlukla buralarda çekilmiş olması ve de ailecek yaptığımız yolculuklarda sürekli dinlediğimiz “Californication, California Love, Gangsta’s Paradise” gibi oraya ait şarkılardı. O zamanlar hiçbir kelimesini anlamasak da severek dinlediğimiz bu şarkılar kaynak kodumuza işlemiş olacak ki bütün imkânsızları aştıktan sonra bugün kendimizi Kaliforniya’ya yerleşmek üzereyken buluyoruz.

UCSC.jpg

Ben Kaliforniya’yı bu kadar güzelledikten sonra özellikle son dönemde Ege veya Akdeniz’de keyifli bir tatil yaptıysanız ya da hâlâ o tatillerin birindeyseniz beni anlamayıp “peki o kadar uzağa gitmeye ne gerek vardı, bizim memleketimiz daha güzel” diyebilirsiniz. Şöyle ki çok çok yakın dönemde yaşadığım iki hadise; maalesef buranın hâlâ bana güzel olmadığı tokat gibi yüzüme çaparak iç sahadaki bütün umutlarımı öldürmeme neden oldu. İlki yine büyüdüğüm kasaba civarında, hiçbir beklentimin olmadığı bir sırada gerçekleştii. Liseden iki arkadaşım beni denize götürmeye karar vermişler. Sonuç olarak üç arkadaş gerekli olan bütün eşyalarımızı alıp Saroz Denizi’nin kıyısındaki bir çay bahçesine kadar gitmiştik, kum ve deniz hemen önümüzdeydi. Tesadüfen bakın ki üç yıl sonra denize bu kadar yaklaşabildiğim o gün sert esen rüzgâr zaten cesaretsiz olan arkadaşlarımın heveslerini iyice kırmıştı, zaten duş da alamayacaktık, araba da yeniydi, zaten benim o gün denize girebilmem için üç kişiden çok daha fazlası gerekiyordu. Neticede o çay bahçesinde denize karşı çayımızı, limonatamızı içip geri dönmüştük. Allah arkadaşlarımdan razı olsun, hiç beklentim olmadığı hâlde ellerinden geldiğince benim için farklı eğlenceli bir gün planlamışlardı. Yine de fazladan birkaç gol yiyip hayatımda ilk defa denizi seyretmekten keyif alamadığım o gün buradan biraz daha soğuduğumu söyleyebilirim.

Beni asıl yıkan, hakemin son düdüğünü çaldığı olaysa biraz daha yakın zamanda İstanbul’da gerçekleşti. İç sahada çok ağır bir mağlubiyet aldığımı biliyordum, skor net, maç bitmek üzereydi. Yine son bir şeref golü için yüklenip buradan hoş bir anıyla ayrılmak istiyordum. Neredeyse iki üç aydır üzerinde düşündüğüm, her türlü fizibilitesine çalıştığım bu plan ile en sevdiğim iki insanı tamamen kendi imkânlarımla Boğaz tarafında çok çok basit bir yere götürüp üçümüz için keyifli bir gün yaşatacaktım, tıpkı babam yaptığımı gibi. Tabii bu benim için hâlâ çok güç sayılırdı, imkânlarımı biraz zorlayacaktım, bu da önemli değildi aslında ancak çok sevdiğim o iki insanı da zorlamış, zahmet vermiş olacaktım. İkisi de aslında benim için son bir kez buna katlanmaya razıydılar. Son dakikaya kadar dirensem de planın keyif kısmını çoktan kaçırdığımızı anlayınca teslim oldum, plan iptaldi. Dostum da zaten “mekanlara anlam yüklememek lazım” demişti, sonuç olarak o kendi imkânlarıyla yanıma geldi. Yine ziyaret edilen ben olmuştum, tıpkı bir hasta gibi, aciz gibi… Bu durumda üçümüz olmayı da kaçırmıştık, yine de sevdiğim bir insanla vakit geçirebildiğim için o gün mutluydum. Bu konuyu çok abarttığımı, gerçekten mekanlara anlam yüklememek gerektiğini düşünebilirsiniz. Gerçek öyle olsa da birçok dostluğun bu yüzden sessizce unutulup gittiğini, bazılarının ise daha öteye sırf bu yüzden geçemediğini yine en iyi ben biliyorum.

Hakem nihayet iç sahadaki maçı bitirdi ve yenildim. Bu maçın rövanşı elbette olacak, Allah’ın izniyle farkı kapatıp turu geçeceğimden de neredeyse eminim ama dışarıda oynamanın keyifsizliğini hep hissedeceğim. Meselâ denize olan özlemimle ilgili olarak 10 yıl içerisinde kendime metrelerce uzunlukta bir yat alabilecek ekonomiye sahip olabilirim, babamın kayık edinmek gibi bir ideali de olduğu için gerçekten böyle bir girişimde de bulunacağım. Hatta daha çok genç olduğumu da düşünürsek Allah’ın izniyle önümüzdeki kırk elli senemi deniz üzerinde de geçirebilirim. Ne var ki annem kendimi şimdiden çok yaşlı hissediyor, geçecek sürede de sevdiğim diğer insanları yanımda, en azından arzuladığım yakınlıkta tutabileceğimden pek emim değilim. Dolayısıyla da bazı özlemlerimi belki de hiçbir zaman gideremeyeceğim.

Başarılarıyla tanınan biri için fazla karamsar bir yazı olduğunu, hatta benim olaylara fazla materyalist yaklaştığımı düşünebilirsiniz. Bu yazıda paylaştıklarım aslında ailemin benim kaynak koduma farkında olmadan işlediği düşüncelerdir. Zaman zaman dışa vurmaları izin verdiğim için hayatımı etkileseler de kendi özgün ideallerim buradakilerden çok çok farklıdır. Ben başardıklarımla diğer insanlara ilham olabilmeyi, birlikte başarmanın önemini çevreme aktarabilmeyi arzuluyorum, bu amaçla da bir yolda ilerliyorum. Yalnız ben ailemin beni programladığı düşünceleri silemediğim için sizin de çocuklarınızı doğru programlamanızı istiyorum. Onlara her dokunuşunuz, her mutlu edişiniz ve her üzüşünüz onları derinden etkileyip kalıcı öğrenilmişliklere dönüşüyor. Bu yüzden lütfen çocuklarınızı doğru programlayın. Küçük mutluluklar ile büyüttüğünüz çocuklarınızı dünyayı kurtarmak zorunda bırakmayın meselâ; bırakın, onlar da küçük hayatlar yaşasın. Özel üniversite parasını hazırlayıp kenara koymadan çocuğunuzu ilkokulda tenis kursuna da göndermeyin. Biz de yakınlarımızın kıyafetleriyle büyümüştük, bunda hiçbir ayıp yoktur. Yalnız komşunun verdikleriyle giydirebildiğiniz kızınızı lütfen “prensesim” diyerek sevmeyin. Çünkü prensesler ders çalışmaz, okul da okumazlar. Oysa kızınız için hayatta kalmanın tek yolu okumak olacaktır. Prensesler ise beyaz atlı prensler ile kaçıp giderler. Erkek çocuklarınız da büyüdüklerinde sizin bütün yükünüzü almak zorunda değillerdir, lütfen onlara yaptığınız yatırımı kendinize yapın, kaliteli yaşlanın, ölene kadar kendi kendinize bakabileceğinizden emin olun. Yirmisine kadar her dediğini emir bilip yaptığınız çocuğunuzun yirmisinden sonra kendi köleniz yapmaya kalkışmayın. En önemlisi de lütfen çocuklarınızı bırakıp gitmeyin, bir zahmet uzun bir süre ölmeyin hatta. Çünkü siz gittiğinizde çocuklarınıza sadece sizinle geçirebildikleri anılar kalıyor ve çocuklar hayatları boyunca o saçma sapan ufacık anıları geriye getirebilmek için çabalayıp duruyorlar.

Son olarak sırf ajitasyon olmasın diye bu yazıyı son ana kadar ertelediğimi özellikle belirtmek istiyorum. Yani ben bu yazıyı yazdıktan birkaç gün sonra, siz bu yazıyı okurken ben ülkeden oldukça uzun bir süre için ayrılıp Santa Cruz’da yepyeni bir hayata başlamış olacağım. Ayrıca yakın çevremde tek bir rica ile bütün imkânlarını benimle paylaşacak büyüklerim, dostlarım bulunuyor, birçoğunun çeşitli tekliflerini de geri çevirmişliğimiz vardır.  Ben yazı ile sadece bazı şeyleri kendi imkânlarımla en azından burada gerçekleştirmenin hâlâ güç olduğuna dikkat çekmek ve ebeveynler için haddim olmayarak birkaç öneride bulunmak istemiştim.

Muratcan ÇİÇEK

Standart
Genel

Bardağın Tarafı

Sırf doktorun biri şehir dışında yemeğe gittiği için doğarken sakat kal, hayata beş sıfır yenik başla,
Yedinde sırf sakatsın diye okula alınma, iki üç de oradan ye,
İşçi baban sen dokuzundayken kafasına sigara dayasın, sen ona beş daha ekle,
On birinde annen dışında kimsen kalmadığı fark et,
Okula zar zor, yaşıtlarından iki yıl geriden başla ama hep beş on yıl geri ol,
İlkokulda Sınavlarda ilçeyi salla ama ne vatana ne millete hayrın olmayacak olsun,
Yedinci sınıfta SBS’ye girerken tek hedefin puansız açık öğretim liseleri olsun,
Sen Kadıköy Anadolu Lisesi’ne hiç gideme, mezun bir sürü arkadaşın olsun,
Urganı gösterip zar zor en yakın liseye deneme amacıyla başla, Aba altında açık öğretimin hep dursun,
On altında Merve’yi sev, hâlâ sayıkla.
Onuncu sınıfta PhD’lik tarih paper’ı hazırla ama sunama, finale başkası gitsin,
On birinci sınıftayken hayatında ilk ve son defa bir sınavda gerçekten başarılı olmayı çok iste,
TUBITAK’ın sunduğu ultra adil şartlarla elli soruda yedi netin anca çıksın, öp başına koy,
İstanbul’a gitmek imkânsız, sen üniversiteyi en iyisi açık öğretimden oku,
Son sınıfta sen daha sınava girmeden fiyakalı üniversiteden burs kazan, ÖSYM ananı ağlatsın,
On dokuzun biraz hareketli geçti diye sen kafana sıkma, en güzel hikayeni başkası okusun.
Gerçekten çalışmak istediğin Rover takımında hiçbir işe yarama, sen anca tek başına girişimcilik oyna,
Sonra Çeşitli konulara hiÇ girme, cesaret edeme, bırak güzel kalsın.
Çocukluğundan beri tek akademik gayen Erasmus’un sınavında çuvalla, Amerika’ya bütçen yetmesin,
Yine de tam bir yıl Arizona State hayali kur, adamlar üç ay kala anlaşmayı iptal etsin,
TOEFL’a girebilmek için tam iki yıl uğraş, sırf o gün bilgisayar açılmadı diye doktora hep yalan olsun,
İstanbul’daki okulundan Edirne’de büyüdüğün kasabaya gelmek için kırk takla at,
Amsterdam’dan Portland’a, hatta oradan da Kaliforniya’ya uçmak daha kolay olsun,
Üç tarafın denizle çevrili olsun, sen on beş yılda beş kez suya gireme, son gördüğün plaj Pasifik’te olsun,
Son kurşununu Google bursuna sık, mayıs ayında bu da gol değil, maç bitti densin,
Sen o yaz çaresizlikten yorgan döşek yat, sonunda öl öldür, eylül ayında şaka densin,
Google sana yedi bin avro burs versin, devletin sana sırf çalışabildiğin için on bin lira borç kessin.
On yıldır köpek gibi, son bir yıldır da it gibi çalış, yine de dışarı çıkabilmen için en az üç kişi gereksin,
Kendi paranı kazansan da dört güncük Antalya tatili erişilebilirlik açısından ateş pahası olsun,
Gerçek şu ki sen burada hiçbir yere gideme, Google seni Londra’ya çağırsın,
Son ama son olarak yâr dediğin Barbara için tam bir yıl her türlü emeği ver, lobiciliği yap,
Okul sana dönüp bakmasın bile, en nihayetinde kardeşine razı ol,
Sonuç olarak sen UCSC’dan kabul al, onlar anneni ülkeye almasın,
Sonra da çok başarılıymışsın ki neredeyse her yıl ulusal basında haberin çıksın…
Standart