Genel

Liyakat Acı Bir Yemekmiş

Şimdi size neredeyse sekiz aydır içimde tuttuğum ve beni derinden etkileyen bir durumu paylaşacağım. Spring dönemin başıydı, hocam heyecanlı bir şekilde odasına çağırıp beni gençten bir elamanla tanıştırdı. O dönem bakanlık için bir iş yapacaktık, sürekli okulda olmam gerekiyordu. Çok önemsiz bir iş olsa da sonuçta devlet işi olduğundan bize bir ton imza attırdılar, bir de annemin toplantılara girmesini filan istemiyorlardı. Bu yüzden hoca bana geçici olarak bir asistan tutmuş, 21 yaşında Kolombiyalı bir elamandı bu asistan.

Burada Kolombiyalıları biraz dışlarlar, genellikle varoş yaşarlar, yasadışı işler vesaire, bilirsiniz. Bu elamanın ailesi de çok şanslı değilmiş, babası erkenden vefat etmiş. Dedesi gelinini sürekli fuhuşa zorlamış, çocuğu ve kardeşini hep dövermiş. Bunlar zamanla evden kaçıp sokağa düşmüşler, üç yıl köprü altında yaşadıktan sonra anne hastaneye düşmüş, bir şekilde bu çocuğa da aynı hastanede hasta bakıcılık eğitimi vermişler. O sırada bu abaza bir kızcağızla evlenip çocuk yapma fırsatı(!) bulmuş, tabii ev bark olmadığından kız ve bebek kızın ailesiyle yaşıyor, benim elaman Çocuk Esirgeme Kurumlarında kalıyormuş. Geçen yıl çocuğun annesi vefat etmiş ve o hastanedeki bir doktor da elamanı benim hocaya önermiş, derken çocuk bir anda benim asistanım oluverdi.

Hocam elamanı sadece 11 hafta için işe almıştı, bu sürede sabah sekiz akşam beş beni alıp okuldaki laboratuvara götürüp getirecekti, bir de haftada birkaç kez benimle birlikte yarım saatlik toplantılara katılıp bana sunumlarda yardımcı olacaktı. Kalan zamanlarda benim odaklanıp programlama yapmam gerekiyordu, bu sürelerde elaman ise tamamen özgürdü. Bu, boş kaldığında çoğunlukla Youtube’da takılıyor, bazen de arka odada uyuyordu. Hoca elamana sınırsız yemek ve ulaşım kartı çıkarmıştı, bir de bana desteği için haftalık ödeme yapıyordu. Yani elamanın ilkokul mezunu olduğunu düşünürsek kıyak bir işti aq, biz kaç yıl kafa patlattık iş bulacağız diye…

Arkadaş hayatındaki ilk kurumsal işe annesinin yas döneminde girdiğinden psikolojisi biraz tuhaftı. Sürekli kulaklıkla dolaşıyor, bu bazı toplantılarda abes kaçıyordu. Bir keresinde okulda önemli bir panel olmuştu, iki oturum arası tam ben önemli bir yatırımcıyı bağlıyorum, elaman arkasını dönüp küstü lan! Ben kendi çabalarımla yatırımcının e-mailini filan aldım neyse. Panelden sonra “ne ayak” diye sordum, “herkes senin engelinle dalga geçiyordu, çok üzüldüm” demesin mi?! Bu arada bahsettiğim insanlarla hâlâ ortak çalışıyoruz, dalga filan yoktu yani. Sonra bizim beyefendi işe geç gelmeye başladı, sürekli bahaneler üretiyor filan. Dedim “oğlum bak, benim ipimde olmaz ama hoca sana o kadar ödeme yapıyor, fark ederse postayı yersin”. Bu özür filan diledi neyse, sonra tam benim sınav haftam benden habersiz hocadan üç gün izin almış bu, gelmiş “abi ben bu hafta yokum” diyor, dedim “senin yapacağın işi sikeyim!”. İzni bittikten sonra üçüncü kez karşıma aldım, tam 90 dakika nasihat ettim, dedim “okul mokul neticede kurumsal, aklını başına topla, yoksa topuklarsın”. Bir posta daha özür diledi, yalvardı “tamam” dedik. O hafta bakanlıktan haber geldi, projeyi genişlettiler, planımıza göre biz çocuğu daha bir yıl tutacaktık asistan olarak, her şey bal baklava… Bir gün hocanın Kanada’dan farklı bir misafiri geliyordu, Assistive Computer Vision için danışmanlık almaya. Son dakika hocayı fakülteden çağırdılar 3 saatlik acil kurul toplantısı varmış. Misafir ağırlamayı da bana bıraktı, işte hocanın sunumu ben yapacaktım, konuya hakimim diye. Herkes toplandı odaya, benim asistan tuvalete diye çıktı, kızan iptal, sunum yapacağım bilgisayarı açamıyorum, misafirler filan yardımcı oldu, öyle böyle geçti toplantı. Beyefendi bir buçuk saat sonra çıktı geldi, “abi kusura bakma, eşim aradı da ailevi meseleler olunca kapatamadım” diyor. Dedim “kapıyı biliyorsun biraderim, sizce çık git, biz seni bunun için işe almamıştık”. İşte, hocayla filan konuştuk, son haftalığını verip uğurladık kendisini.

Duyduğum kadarıyla Çocuk Esirgeme Kurumu da yaş haddinden dolayı sokağa atacaktı çocuğu. Ne yaptı, nerede kalıyor bilemiyorum, arada bir mesajla durumunu soruyorum, “iyiyim” diyor. Benim yüzümden belki de bir insan sokaklarda yatıp kalktı, çocuğunu, eşini görebildi mi bilmiyorum ama bütün hayalleri yıkılmış oldu. Dileseydim çocuğu idare etmeye devam edebilirdim, böylece en azından kirasını ödeyip eşini yanına alabilirdi. Peki ya sonra? Sonuçta sonsuza kadar benim yanımda çalışmadan para kazanmaya devam edemezdi, bir sonraki işverenin aynı anlayışta olması imkânsız… Ayrıca bizim hoca da para basmıyor ya amk, dışarıda aynı işi hakkıyla yapacak yüzlerce insan var, onlar da acılar yaşıyor, onların da işe ihtiyacı var. Batılıların Orta Doğu halkları için yaptığı en büyük eleştiri bu değil mi zaten? İmtiyaz yüzünden batıyor muyuz? Onun çok ihtiyacı var, şunun babası baklavacı, diğerinin bacakları sütun gibi… Peki ya çok çalışanlar, gerçekten hak edenler nerede? Verilen ayrıcalığın üzerine yatmak yerine borç bilip hakkını verenler ne olacak? Benim kendi hikayem ne olacak?

Gelişmeyi becerememekte olan bir ülkenin vurdumduymaz bir kasabasında ağır engelli olarak doğdum. Ailemin ekonomik durumu özetle bok gibiydi. 7 yaşında ailemin beni okula kaydettirme çabası sonuçsuz kaldı. “Banane, ben de bütün gün Pokemon izlerim o zaman” demek yerine annemin de desteğiyle okuma öğrendim, dört işlem öğrendim. 8 yaşında babamı kaybettim, ağlamak yerine kendi kendime hikâye kitabı okudum çünkü anneme sakinleştirici vurulmuştu ve başka hiçbir kimsem yoktu.

Sonra Devlet Dede beni okula almaya karar verdi, “lan iyi ki okumayı, matematiği önceden öğrenmişim” dedim, diğer insanların anlayamadığı hayat dersi tam da buydu işte. Sınıf arkadaşlarım dışarıda top oynarken ben sınıfta Türkçe ders kitabını bitirirdim, şimdi yalan değil, top oynayabilseydim oynardım ama oynayamıyordum. Ortaokulda arkadaşlarım internette Türkçe porno ararken ben “how to crack PowerISO” arardım çünkü lisanslı oyunu siktir edin korsana verecek kadar bile paramız yoktu. Lisede sevdiğim kız biricik sevgilisiyle ağaçlar altında test çözerken benim evde 120 farklı soruya verdiğim cevabı tek tek ezberleyip sonra zihnimde tuttuğum kadarıyla cevap anahtarından kontrol etmem gerekiyordu çünkü lanet olası kalemi tutamıyordum.

Üniversitedeki arkadaşlarım yazları kampa girip Rover inşa ederken ben sikimsonik Keşan’da bebek bakıcılığı yapıyordum. 3 yaşında yeğenim bilgisayar masama işediğinde ben C++ yazıyordum ve sevdiğim Antalya’da başkalarıyla tatildeydi. Burnumun uçundaki kızı tam üç yıl sevdim ama açılamadım çünkü önce bana verilen emeğin, imtiyazın, desteğin karşılığını vermem, köpek gibi çalışmam gerekiyordu. Ben kampüsten aylarca çıkamazken birisiyle çıkmayı hayal bile edemedim, üzgünüm. Ben iki dönem Oregon State’e gönderdiler, 3.95 döndüm. Kaliforniya’ya gideceksin dediler, 2 güne 9 farklı şirkette toplantı sığdırdım, cookie alıp patlamayı ben de bilirdim ama benim derdim, benim bana destek olan insanlara borcum vardı. Üniversite dördüncü sınıfta üç farklı şirkette çalışırken bölümün en taşak derslerini aldım, yine de 3.68 bittim. Bilin bakalım 2 yıldır nerede doktora yapıyorum? Türkiye’den, Dünya’dan herkes buraya ancak ziyarete gelebiliyor. Sıkılarak gittiğim, akşam yorgun argın çıktığım ofis binaların önünde 77 millet kuyruk oluyor sadece fotoğraf çekilmek için.

Acıtasyonu ben de iyi tanırım dayıcım, sırf engelli olduğum için açılan kapılar da oldu, doğrudur. Lakin ben diyetimi tüm halka ödedim dostum, hâlâ da ödüyorum. Ne yaparsan yap, bana hikayenle, dezavantajınla gelme kardeşim, gelirsen sana Netflix dizisi çekerim, original!

Muratcan Çiçek

(Zorunlu Kurgu içerir, üzgünüm.)

Reklamlar
Standart
Genel

Ben Product Manager Seviyorum Galiba

Yıl 2010 filan, lise bir edebiyat yazılısı… Detayları atlıyorum, yazılıyı ortak bir alanda geniş bir masada olmak durumdayım. Tam karşıma üst sınıflardan mavi gözlü bir şey oturtmuşlar, 16 yaşındayız anasını satayım, ben iptal… Neyse, o kız da aslında 93’lüymüş, okul birincisiymiş, cartmış curtmuş… Biz büyüdük o lisede, iyi üniversiteler kazandık, mezun olduk filan. Arkadaş şimdi İstanbul’da ortalama bir şirkette product manager… Tabii sektördekiler bilirler, bizim yaşımızda bu pozisyonu daha çok “süs” olsun diye verirler, hani düz mühendis gibisindir ama değilsindir de…

Geçen hafta çarşambaydı sanırım, beni burada birkaç startup’a gönderdiler, fikir alışverişi filan, kurumsal kurumsal işler işte. Bu Salı önemlilerinden birisiyle follow-up toplantısı vardı, sadece founder ile yemek yiyip öyle böyle nasıl ilerleriz diye konuşacaktık. Burada çok laubali anlatıyorum ama benim için hayati bir toplantıydı aslında, ciddi kapaklar atılabilir vesaire… Adam da ciddiye almış ki birkaç çalışanıyla birlikte gelmiş. Ulan Dünya’nın öbür uçundayız, 6 kişilik masada 8 farklı milletten uyruk var ama yine geniş bir masa, yine karşımdaki mavi… Odaklanmaya çalışıyorum, konu ağır, zaten 26 olduk aq, neyse ki gayet profesyonelce kopardım işi ben, oraları sonra anlatırım. Evde kontrol ediyorum, inanmazsınız bu sefer 85’li filanmış ama yine product manager, yine product manager… Hatta projeyi filan düşünürsek ilk bahsettiğim ile aynı tatta “süs” bir pozisyonda diyebiliriz.

Confidentiality yüzünden son olaya çok ağır kurgu enjekte edilmiştir ama size aktarmak istediğim yaşadığım sadece bu ilginç tesadüftü zaten. Bu kıssadan çıkartacağımız hisse product managers candır.

Muratcan Çiçek

Standart
Genel

Bir Erkek Başka Ne İster?

İlk fotoğrafı bilgisayarımda masaüstü resmi yaptığımda 14 yaşında filandım, liseye geçiyordum sanırım. Fotoğrafı anneme gösterip “bir erkek başka ne ister ki?” diye sormuştum, o da “sen zaten hep yüksekten at” diyerek geçiştirmişti beni. Aslında bir erkeğin asıl istediklerinin bu fotoğrafta bulunmadığını çok iyi biliyordum. Hatta bir gün bu fotoğraftakilere sahip olabileceğimden kuşkum yoktu, kuşkum fotoğrafta eksik olanı tamamlamakla ilgiliydi.

İkinci fotoğrafı iki gün önce annem (Kaliforniya) Sunnyvale’de kaldığımız evin önünde çekti. Google’da staj yapacağım üç boyunca bu evin sadece tek bir odasında kiralık olarak kalacağız. Arabaya gelirsek içerisindeki benim ve evet kendi arabam. Aslında 2012 model, buraya göre oldukça sıradan bir araba işte, ayağımızı yerden kesiyor diyoruz da geriye dönüp çocukluğumdaki imkânlarımızı düşündüğümüzde durum biraz değişiyor.

Dikkat ederseniz iki fotoğrafta da eksik aynı aslında ve ben bu konuda on yıl öncesine kıyasla çok daha kuşkuluyum… Hayatımızdaki eksikler bizim giderebileceğimizden çok daha fazla ve bazen dolduramadığımız boşlukların sadece üzerini örtebiliyoruz, en yaldızlı hâlimizle. Bir gün beni lacivert bir Gallardo’da görürseniz bilin ki bir yerlerde bir umudumu daha kaybetmişimdir.

Dipnot: Bu arada şimdi ilk fotoğrafa tekrar bakınca hiçbir işaret olmamasına sanki her detayı Kaliforniya kokuyor; güneşin tadı, ağaçlardaki ferahlık, asfaltın berraklığı “”burası Kaliforniya diyor” sanki ya da bu, benim algıda seçiciliğim, bilemiyorum. Yıllar sonra aynı fotoğrafı Google Resimler’de “house and car” diye aratıp 70 dakika gibi bir sürede bulduğum için de epey şanslıyım aslında…

Standart
Genel

Siz Yakıştırın, Muratcan Gerçekleştirsin, Google’da Staja Başladı (GERÇEKTEN)

Hayatımın son 18 yılında adıma aslında pek de aslı olmayan ayrı ayrı üç farklı nitelik yakıştırıldı ve ben koşullandırılmış bir şekilde bu nitelikleri kazanıp insanlar yalancı çıkarmamak için uğraştım durdum.

İlki muhtemelen en imkânsızıydı. Şöyle ki ilkokul öğretmenim Hasan Kılıç sayesinde sanırım 5. sınıfta bir bilgisayarım olmuştu ve dışarı çıkamadığım için günün büyük bölümünü bilgisayar başında AOE2, NFSU2 filan oynayarak geçiyordum. Beni sürekli bilgisayar başında görüp ekrana çok da dikkat etmeyen akrabalarımız, komşular filan, özellikle Meral Teyzem her seferinde “yine mi bilgisayardasın, hadi bakalım mühendisi mi olacan, ne olcan başımıza” diye benimle eğlenirlerdi. Bu muhabbet ben lisede eşit ağırlık seçtiğim, annem “benim oğlum avukat olacak” diye kabardığı dönemde bile devam etmişti. Eğitimciler daha iyi bilir, benim lisede olduğum konumdan mühendislik kazanmak Obama’yla basketbol oynamaktan daha zor bir işti. Ancak üniversite sınavına aylar kala mucizenin dibine vurduk ve Özyeğin Üniversitesi Bilgisayar Oyun Atölyesi’ni kazandık. Böyle biricik teyzeciğim haklı çıktı.

İkincisini çok daha absürttü ve ulusal basına kadar yayılmış bir yakıştırmaydı. Yine lise birinci sınıfta ben sadece 15 gün kadar İrem ablamın desteğiyle İspanyolca çalışmış ve neredeyse hiçbir şey öğrenmemiştim, zaten devam etmediğim için unuttum gitti ama annem unutmadı. Sonraki 6 yıl boyunca neredeyse her yerde “benim oğlum İspanyolca da biliyor” diye yaydı her yere. 2014’te ulusal basında “Muratcan iki de yabancı dil biliyor” diye haber çıkınca sorumluluk hissediyor insan. Bu arada Özyeğin Bilgisayar Mühendisliği boru değildir, kafanızı kaldırıp yabancı dil alamazsınız kolay kolay. Ancak üçüncü sınıfta Michele Martinez hocamdan bir sömestr, Oregon’da da iki quarter İspanyolca dersi alabildim. Hâlâ “eres cola?” seviyesinde biliyor olsam da en azından “evet, dersini aldım” diyebiliyorum. Bu Arada sırf sınıfta güzel kız nüfusu için alınabilecek bir derstir, herkese öneririm.

İşte tam ben İspanyolca davasından berat etmiştim ki Google’ın Avrupa’daki engelli bilgisayar mühendisliği öğrencileri için verdiği cüzi bir burs kazandım. Ta 2016’da oldu bu olay bakın ama akademik ve ekonomik değeri pek de olmayan bu bursu milletimiz öyle bir kendine mal etti ki 3 yıldır sosyal medyada dönüp duyuyor ilgili haberler. Geçenlerde saat gece 03, korku filmi izliyorum, bir anda Instagram’da beş altı farklı tebrik mesajı aldım ve tırstım başka bir Muratcan’a milli piyango filan vurdu akrabaları bana yürüyor diye. Meğersem saygın bir isim benim hakkımdaki bayat bir haberi paylaşmış, takipçileri de olayı yeni sanım beni tebrik manyağı yaptılar.

Üçüncü yakıştırma da aslında bu haberlerle 3 yıl önce doğmuş oldu ve ülkede en az bir sosyal medyayı takip eden herkes beni Google’da çalışıyor veya Amerika’da Google bursuyla okuyor sanıyor ki alakası yok. Ben UC Santa Cruz’da İtalyan bir hocanın bursuyla doktora yapıyorum ve o hocayla çalışıyorum. Geçen yaz tatilinde de eBay’de 3 aylık bir staj yapmıştım. Fakat birkaç yıl uğraştıktan sonra gördüm ki insanlara Google ile hiçbir bağlantım olmadığını anlatamayacağım. Zaten Sevtap Engin Hocam da tam yedi yıldır tutturuyordu “Google da Google, Google da Google” diye, bu kadar insanı ve Sevtap hocamı haksız çıkarmamak için aylarca süren bir mülakatlar dizisi sonrasında nihayet 17 Haziran 2019 tarihinde Google’ın (en) genel merkezinde sadece 14 haftalık da olsa bir yaz stajına başladım. Google her yıl binlerce yaz stajyeri alıyor, bunların içinde belki onlarca Türk öğrenci var, dolayısıyla çok da şey da yapmamak lazım. Yine de madem tebrik ediliyorum, bari insanlara tebrik edecekleri bir gelişme paylaşmak iyi olur diye düşündüm.

Sezar’ın Hakkını Muratcan’a vermek gerekirse Fortune verilerine göre Google 2017’de Amerika’da çalışmak için en iyi şirket seçilmişti, sanırım Silikon Vadisi’nde yaz stajı için hâlâ en büyük rekabetin olduğu kurum Google and I started from the bottom!

 

 

Standart
Genel

Sunnyvale

Yanlış hatırlamıyorsam bilgisayar mühendisliğindeki ilk yılımdı. İstanbul’a yeni gelmiş, bir yurt odasına yeni yerleşmiştik (beni tanıyorsanız 18 yaşlarına kadar Edirne, Keşan’dan pek çıkamadığımı biliyorsunuz). Dönemin ve üniversite hayatımın ilk assignment’ı (ödevi) Barış Hoca’nın verdiği ilk programlama ödeviydi, assignment diyorum çünkü artık İngilizce okuyordum. Ödev namına hiçbir şey hatırlamıyorum ama bir yerinde Sunnyvale geçiyordu. “Sunny”, güneşli; “Village” köy demekti, ben de “Sunnyvale”, olsa olsa “Güneşli Köy” olarak ödev için uydurulmuş bir yer isimdir diye düşünmüştüm. Yine de çok merak edip Google’da arattığımı hatırlıyorum. 2013’te ben arattığımda Google Maps karşıma ilgimi hiç çekmeyecek küçük bir kasaba haritası göstermişti. Tabii Amerika’da bizim bildiğiniz il ilçe hiyerarşisi olmadığından Sunnyvale bir “city (düz şehir)” olarak geçiyor, bu yüzden Sunnyvale diye Google’da arattığınızda uygulama sizi sıradan bir Amerika kasabasına odaklar, ölçeği biraz genişletirseniz yakınlarda San Francisco varmış, oraya bağlı olabilir der, sekmeyi kapatırsınız.

Yıllar sonra yaşayarak öğrendim ki Sunnyvale, Kaliforniya’da Santa Clara bölgesindeki bir semt imiş, bu arada “Vale” kelimesi de “vadi, dere” anlamındaki “Valley” kelimesinin şiirsel metinlerdeki karşılığıymış. Yani Sunnyvale’i güneşli bir vadi düşünebilirsiniz ve o vadi aslında Silikon Vadisi’nin olduğu vadiymiş. Pazartesinden itibaren bir şirkette 14 haftalık önemli bir staja başlayacağım ve şirket kampüsü benim için hometown (memleket?) olan Santa Cruz’a epey uzakta. Bu yüzden bugün (Cumartesi) Sunnyvale’de farklı bir eve kiralık olarak tanıştık.

Çok ve önemsiz bir detay belki ama neredeyse 6 yıl önce “Dünya’nın öbür tarafında sıradan bir kasaba” dediğiniz yere bir gün taşınabiliyorsunuz. Ona göre, internette ne aradığınıza dikkat edin derim.

Standart
Genel

Bir Murat, Dört Can and More

Acısıyla tatlısıyla dört farklı hayat değil sadece, birbirleriyle kavga eden, birbirinin katili dört farklı ruh, tek bir murad ve yarım bir beden… Siz nereden bileceksiniz, siz ne bileceksiniz asıl engelin kim ne olduğunu…

Yıl doksan üç, yarım bedenle başladın. İyi, güzel, bir baba var, çalışkan ama savrulmuş bir kere, hafif içer çok efkârlanır, anne muhafazakâr verilmiş, ezmişler de ezmişler, o kadarki içine kaçmış, part-time bir de kardeş var, görebilirsen… Doğma büyüme Varoş bir kasabanın eh işte mahallelerinde bizden daha sıradan fukara bir aileye kara bela niyetine seni iteler Tanrı, adına da sınav der. Zaten olmayan maddi imkânlar senin üzerine boca olur, öteki kendini öteler, baba ipini çeker ve paydos. Sonraki yıllar daha da muhafazakâr nineler komutaya gelir, kafalar daha da geriler. Varoş olmayan bilmez, kenar mahallelerde racon farklıdır. Lise okumak gereksizdir, sadece bazı erkekler okur, o da endüstri okur. Kızlar zaten erkenden kocaya kaçar (zorlar verilmiyor bakın, bizzat kaçıyor), sonra namus çok önemlidir, parkta birinin elini tutan kız namussuzdur, evlenmeden olmaz zaten. Bir de dul kadın başkalarının arabasına binemez, taksicilerin hepsi katildir zaten. Babasız tatile gidemeyiz, İstanbul bizi yutar, ninenin çiçekleri kuruyacağına siz ölün aq. Velhâsıl, ilk Can tam da bu kafayla açlık sınırının altında bir ortamda büyüdü. Öyle ki Can liseye giderken onun ilkokulda hoşlandığı kız çoktan evlenmişti, hatta 3 çocuğu vardı. Can’ın ortaokuldaki en yakın arkadaşları birbirlerini taciz ederek, yaşlı öğretmenleri döverek büyüdüler. Engelliydi oğlum Can da, mecburen onlara uydu, hatta dünyayı öyle bir yer sanarak büyüdü. O ortamdaki en temiz, en çalışkan adam bile saçma sapan yerlerde öğretmenlik filan okuyarak aynı çöplüğe geri dönecekti. Yok canım, Can’ın temiz kalmakla derdi yoktu, tek derdi eve hapis olmamaktı aslında, bu yüzden ilköğretimi birincilikle bitirecekti ki o gereksiz liseye gidebilsin. Can sınavda derece yapsa da Galatasaray Lisesi’ni futbol okulu sanan (ciddiyim) bir kafada olduğu için en fazla o varoştaki bir Anadolu Lisesi’ni filan yazabildi.

Varoş maroş, Anadolu Lisesi farklıdır aga! Bir kere sınıftaki kız ve erkek sayısı eşitti lan! Abi, Can’ın gideceği lise bir tık şehir dışındaydı ve ilk Can’a orada kadın pazarlandığı söylenmişti len, şimdi söylese inanmazsınız, hahaha! Aslında uzaktan bakınca kızlarda ciddi problemler vardı, çorapsız etekler, daracık pantolonlar, alayı mı namussuz oğlum bunların? Tanışalım? Ama bir dakika çalışkan bu kız, okuyacağım avukat olacağım diyor, zaten kocaya filan da kaçmamış, erkek arkadaşı bile yok. Erkeklerle konuşuyorsun, adamlar orta ortaokulda hiçbir şey yapmamış lan, ilk Can ağır problemliymiş aslında, vay anam vay! İkinci Can, kent çocuğudur. Seçkin öğretmenleriyle yemek yer, küçük çaplı konferanslara bile katılır. Hatta TÜBiTAK yarışmaları için rapor bile yazmıştır bilimsel bilimsel. Kentli Can iyidir hoştur ama imkânları kısıtlıdır be abi. Tekneyle Ege’ye açılmayı, Hollanda’da tatil yapmaya milyon dolarlık iş sanır. Zaten kentteki insan entelektüel cahildir, İngilizce bilmez, tatilde en fazla kendi yazlığına gider, Passat’ı lüks sanır, devlet üniversitesinde okur, Hadise’yi ünlü bilir. Frued’u tanımaz meselâ, Hawking’i “Dünya’nın en zeki insanı” olarak bilir, fizikçi olarak değil, vesaire vesaire. Kentteki insan azla mutlu olur, çokla gider bir daire daha alır, hep idarelidir yani. Kızı avukat olarak kente geri dönsün, oğlu dükkanının başına geçsin ister. Bu kentli, yani ikinci Can iyi bir üniversitede okuyamayacağına o kadar inandırılmıştır ki ancak dördüncü Can gelip boğazına yapışıp “uyan artık amk mühendisliği bitiyoruz” dediğinde olaylara vakıf olabilmiştir. Yine bu ikinci Can’ın en şık hareketi eşi çocuğu, her şeyini kumara basıp Bilgisayar Oyun Atölyesi’ne katılmasıdır ki böylece üçüncü Can doğacaktır. İkisi hiç anlaşamaz bu arada, ikinci Can gelenekçidir, klasik sever, Merve’yi ister. Üçüncü Can ise yenilikçidir, devrim yapar, daha çok sever ama İzmir’i.

Üçüncü Can (artık “ken” diye okunacaktır) en emektar olanıdır. Deli gibi çalışmıştır, tam dört yıl, neticede bir mühendis kolay yetişmiyor. Besmeleyi bile İngilizce çeker, kampüsteki etkinliklere bile katılmaz, ödevini yapar, Amerika’da okuyacağım der, arada bir televizyona çıkar, Hollanda’da staj yapar, para kazanmak için ek işte çalışır, sosyal sorumluluk projelerine katılır, liderlik eğitimi alır, Marx okur ama inovasyonculuk oynayacak kadar da girişimcidir, okul döneminde en baba iş adamlarına proje sunar ama yazları bir gecekonduda ikinci Can olarak yeğenine bakar, Google’dan burs kazanır ama sevdiği kızı dışarı çıkaramayacak kadar yoksuldur. Benim en çok acıdığım Can’dır üçüncüsü. Arkadaşları Rover (bir robot) yaparken o ilk Can’ın varoşuna dönecektir. Kendi arkadaşları Fransa’dan, Dubai’den fotoğraf yollarken o ikinci Can’ın arkadaşlarına çatar siz neden böylesiniz diye, aslında onlar değildir çattığı, ikinci Can’dır ama diyemez. Üçüncü Can’a acırım çünkü onun bütün arkadaşlarına İstanbul’da kaymak bir şirkette mühendis olmak yeterken o siktir olup Amerika’ya gitmek zorundadır. Acırım çünkü ilk iki Can birlik olup her defasında döverler üçüncüyü. Meselâ tam üçüncü can İzmir’ine kavuşacakken ilk Can sırf kıllığına gider doğudan manita bulur, ikincisi zaten umutsuzdur. Londra’da, evet Londra’da sırtından bıçaklarlar üçüncüyü, artık dördü de mutsuzdur.

Dördüncü Can (ya da kısaca John) Amerikalıdır. Oregon’da doğmuş olsa da Londralı gibi davranır. Dördüncü Can yitiktir, annesi dâhil canlı ve güzel ne varsa hepsini kaybetmiştir. Üç farklı Can’ın üç farklı aşk acısını çektiğinden artık sevemez ama çok temiz içer dördüncü Can. Striptiz Club’a besmeleyle girer, sekiz kadeh olan masada oruç açar, konserde yanındaki kız twerking, o yatsı kılar, bazen sutyensiz bir Kaliforniyalıya secde etmeyi gösterir, bazen de gay bir insanın sohbetini beş adama değişmez. Derslerini eker, notları öyle böyledir, projeleri zayıftır, kariyer hedefleri bir sonraki eylüle kadardır. Ne var ki dördüncü Can diğer üçüyle de barışıktır, üçünü de aynı anda yaşar aslında. Bu yüzden onlar da dördüncüyü severler. Dördüncü Can olayların farkındadır, üçüncünün isyanlarını geçici bulur, ikincisinin görgüsüzlüğünü örtmeye çalışırken ilkine şefkat gösterir, babalık yapar.

25 yıl, dört farklı Can, okuması çok kolay… Sırf ilk Can taksicilerden korkuttuğu için üçüncü Can’ın kaç tane iş toplantısı iptal oldu biliyor musunuz siz? ikincisi hâlâ portakalın ucuzunu alırken dördüncü tam beş farklı TV platformuna üye bulunuyor. İkinci Can’ın arkadaşlarından daha kimse Hollanda’ya gidemedi, üçüncü Can ise ne zaman yeni tanıştığı birine bundan bahsetse “şurası çok güzeldi, abim orada okuyor” gibi karşılıklar buluyor. İlk Can 15 liralık bir oyuncak için ta üç ay sonraki bayramı beklerdi, dördüncü can sırf seyretmek için yüz binlik araba aldı, hem de o gün. İlk Can 19 yaşında ölecekti, ikinci Can aile babası olacaktı, üçüncü Can kitap yazacaktı, hepsi yarım kaldı, hepsi… Oysa hepsinin tek bir muradı vardı: Tam olmak.

Standart
Genel

Doktorların okuyamaz demediği Muratcan Çiçek…

Arkadaşlar, hangi doktor kime “okuyamaz” diye bir teşhis koyar, hiç düşündünüz? Görme engelli değilim ki ben canım, aa! Zihinsel engelli bebeklere bile otistik, Down sendromu gibi teşhis neyse onu söylerler, aile bilir zaten çocuğun okula gidip gitmeyeceğini. Çok şükür, ben 15 yaşlarında yaşadığımız küçücük bir evrak karışıklığı dışında hiçbir doktor bana zihinsel engelli teşhisi koymadı şimdiye kadar. Hatta yine ben 6 yaşındayken İl Milli Eğitim Müdürlüğünde bir değerlendirmeye tabii tutulmuştum ve bize “yaşıtlarıyla birlikte aynı genel eğitimi alabilir” şeklinde bir rapor verilmişti.

Efendim, bir çocuğa “okuyamaz” teşhisini ancak öğretmenler, eğitimciler koyar. Çocuk derslere ilgisizdir, anlamıyordu konuları veya aylazdır vesaire, çocuğun valisi okula çağırılıp “bu çocuk okumayacak, erkekse sanayiye, kızsa kuaföre, geyse modacıya çırak verin, eli iş tutsun” tarzında telkinler yapılır. Aslında benim iş de biraz öyle olmuş. Ailem yukarıda bahsettiğim raporla birlikte eve en yakın ilköğretim kurumuna gitmiş. Zamanın okul müdürü kıllık yapmış, “ben okulumda engelli öğrenci istemiyorum, o çocuk bu okulda okuyamaz” demiş, almamış okula. Yani anne babam da çok üzülmüştü, hani hatırlıyorum o süreci ama ilçede başka okul mu yok, değil mi? Git, şikâyet et, hakkını ara çocuğunun. O noktada da aslında öğretmen akrabalarımız araya girmiş ve ailemin o müdürden şikayetçi olmasını engellemiş (Eyvallah ya! Gerçekten sağ olun). Engellemişler çünkü eskiden de it iti ısırmıyormuş işte.

Aradan sanırım 4 yıl geçti, arada ekonomik kriz çıktı, sonrasında ülkede malum değişiklikler olunca İlçe Milli Eğitim de değişmişti. Bu arada babam akciğer kanserinden (hep sigaradan) 40 yaşında vefat etti. Tahminimce cenazesine İlçe Milli Eğitim’den memurlar filan da iştirak etti, oradan benim okula gitmediğimi duydular ki babamın vefatının tam üçüncü gününde evimize geldiler, “bu çocuk okulda olmalı” dediler. Zaten beni istemeyen o okul müdürü de eskilerdendi, ona terslik olsun diye beni aynı okula yazdırdılar. Ne kadar ilgisi vardır bilmiyorum ama ben okula başladıktan iki hafta sonra da ilçedeki en kaliteli sınıf öğretmenini bizim okula, benim sınıfıma atadılar. Aslında ben okuldayken aynı okul müdürü benim derslerdeki başarımı en doğru şekilde ödüllendirerek ileriye dönük olarak bana en büyük motivasyonu sağlamıştı. Bu açıdan kendisini hâlâ sever sayarım.

A ne oldu? Okula 3 yıl önce başlamış olsam babam beni mavi önlükle görecek, belki sınıfta başarılı bir oğul ona daha “normal” gelecek, o kadar efkâr yapmayacaktı, belki bu fotoğrafta bir kişi daha olacaktı… Olmadı.

İşte böyle, geri kafalı birkaç öğretmeninin birbirine hatırı uğruna doktorlar değil, eski öğretmenler zamanında Muratcan’a “okuyamaz” dedi.

Standart