Genel

Bir Erkek Başka Ne İster?

İlk fotoğrafı bilgisayarımda masaüstü resmi yaptığımda 14 yaşında filandım, liseye geçiyordum sanırım. Fotoğrafı anneme gösterip “bir erkek başka ne ister ki?” diye sormuştum, o da “sen zaten hep yüksekten at” diyerek geçiştirmişti beni. Aslında bir erkeğin asıl istediklerinin bu fotoğrafta bulunmadığını çok iyi biliyordum. Hatta bir gün bu fotoğraftakilere sahip olabileceğimden kuşkum yoktu, kuşkum fotoğrafta eksik olanı tamamlamakla ilgiliydi.

İkinci fotoğrafı iki gün önce annem (Kaliforniya) Sunnyvale’de kaldığımız evin önünde çekti. Google’da staj yapacağım üç boyunca bu evin sadece tek bir odasında kiralık olarak kalacağız. Arabaya gelirsek içerisindeki benim ve evet kendi arabam. Aslında 2012 model, buraya göre oldukça sıradan bir araba işte, ayağımızı yerden kesiyor diyoruz da geriye dönüp çocukluğumdaki imkânlarımızı düşündüğümüzde durum biraz değişiyor.

Dikkat ederseniz iki fotoğrafta da eksik aynı aslında ve ben bu konuda on yıl öncesine kıyasla çok daha kuşkuluyum… Hayatımızdaki eksikler bizim giderebileceğimizden çok daha fazla ve bazen dolduramadığımız boşlukların sadece üzerini örtebiliyoruz, en yaldızlı hâlimizle. Bir gün beni lacivert bir Gallardo’da görürseniz bilin ki bir yerlerde bir umudumu daha kaybetmişimdir.

Dipnot: Bu arada şimdi ilk fotoğrafa tekrar bakınca hiçbir işaret olmamasına sanki her detayı Kaliforniya kokuyor; güneşin tadı, ağaçlardaki ferahlık, asfaltın berraklığı “”burası Kaliforniya diyor” sanki ya da bu, benim algıda seçiciliğim, bilemiyorum. Yıllar sonra aynı fotoğrafı Google Resimler’de “house and car” diye aratıp 70 dakika gibi bir sürede bulduğum için de epey şanslıyım aslında…

Reklamlar
Standart
Genel

Siz Yakıştırın, Muratcan Gerçekleştirsin, Google’da Staja Başladı (GERÇEKTEN)

Hayatımın son 18 yılında adıma aslında pek de aslı olmayan ayrı ayrı üç farklı nitelik yakıştırıldı ve ben koşullandırılmış bir şekilde bu nitelikleri kazanıp insanlar yalancı çıkarmamak için uğraştım durdum.

İlki muhtemelen en imkânsızıydı. Şöyle ki ilkokul öğretmenim Hasan Kılıç sayesinde sanırım 5. sınıfta bir bilgisayarım olmuştu ve dışarı çıkamadığım için günün büyük bölümünü bilgisayar başında AOE2, NFSU2 filan oynayarak geçiyordum. Beni sürekli bilgisayar başında görüp ekrana çok da dikkat etmeyen akrabalarımız, komşular filan, özellikle Meral Teyzem her seferinde “yine mi bilgisayardasın, hadi bakalım mühendisi mi olacan, ne olcan başımıza” diye benimle eğlenirlerdi. Bu muhabbet ben lisede eşit ağırlık seçtiğim, annem “benim oğlum avukat olacak” diye kabardığı dönemde bile devam etmişti. Eğitimciler daha iyi bilir, benim lisede olduğum konumdan mühendislik kazanmak Obama’yla basketbol oynamaktan daha zor bir işti. Ancak üniversite sınavına aylar kala mucizenin dibine vurduk ve Özyeğin Üniversitesi Bilgisayar Oyun Atölyesi’ni kazandık. Böyle biricik teyzeciğim haklı çıktı.

İkincisini çok daha absürttü ve ulusal basına kadar yayılmış bir yakıştırmaydı. Yine lise birinci sınıfta ben sadece 15 gün kadar İrem ablamın desteğiyle İspanyolca çalışmış ve neredeyse hiçbir şey öğrenmemiştim, zaten devam etmediğim için unuttum gitti ama annem unutmadı. Sonraki 6 yıl boyunca neredeyse her yerde “benim oğlum İspanyolca da biliyor” diye yaydı her yere. 2014’te ulusal basında “Muratcan iki de yabancı dil biliyor” diye haber çıkınca sorumluluk hissediyor insan. Bu arada Özyeğin Bilgisayar Mühendisliği boru değildir, kafanızı kaldırıp yabancı dil alamazsınız kolay kolay. Ancak üçüncü sınıfta Michele Martinez hocamdan bir sömestr, Oregon’da da iki quarter İspanyolca dersi alabildim. Hâlâ “eres cola?” seviyesinde biliyor olsam da en azından “evet, dersini aldım” diyebiliyorum. Bu Arada sırf sınıfta güzel kız nüfusu için alınabilecek bir derstir, herkese öneririm.

İşte tam ben İspanyolca davasından berat etmiştim ki Google’ın Avrupa’daki engelli bilgisayar mühendisliği öğrencileri için verdiği cüzi bir burs kazandım. Ta 2016’da oldu bu olay bakın ama akademik ve ekonomik değeri pek de olmayan bu bursu milletimiz öyle bir kendine mal etti ki 3 yıldır sosyal medyada dönüp duyuyor ilgili haberler. Geçenlerde saat gece 03, korku filmi izliyorum, bir anda Instagram’da beş altı farklı tebrik mesajı aldım ve tırstım başka bir Muratcan’a milli piyango filan vurdu akrabaları bana yürüyor diye. Meğersem saygın bir isim benim hakkımdaki bayat bir haberi paylaşmış, takipçileri de olayı yeni sanım beni tebrik manyağı yaptılar.

Üçüncü yakıştırma da aslında bu haberlerle 3 yıl önce doğmuş oldu ve ülkede en az bir sosyal medyayı takip eden herkes beni Google’da çalışıyor veya Amerika’da Google bursuyla okuyor sanıyor ki alakası yok. Ben UC Santa Cruz’da İtalyan bir hocanın bursuyla doktora yapıyorum ve o hocayla çalışıyorum. Geçen yaz tatilinde de eBay’de 3 aylık bir staj yapmıştım. Fakat birkaç yıl uğraştıktan sonra gördüm ki insanlara Google ile hiçbir bağlantım olmadığını anlatamayacağım. Zaten Sevtap Engin Hocam da tam yedi yıldır tutturuyordu “Google da Google, Google da Google” diye, bu kadar insanı ve Sevtap hocamı haksız çıkarmamak için aylarca süren bir mülakatlar dizisi sonrasında nihayet 17 Haziran 2019 tarihinde Google’ın (en) genel merkezinde sadece 14 haftalık da olsa bir yaz stajına başladım. Google her yıl binlerce yaz stajyeri alıyor, bunların içinde belki onlarca Türk öğrenci var, dolayısıyla çok da şey da yapmamak lazım. Yine de madem tebrik ediliyorum, bari insanlara tebrik edecekleri bir gelişme paylaşmak iyi olur diye düşündüm.

Sezar’ın Hakkını Muratcan’a vermek gerekirse Fortune verilerine göre Google 2017’de Amerika’da çalışmak için en iyi şirket seçilmişti, sanırım Silikon Vadisi’nde yaz stajı için hâlâ en büyük rekabetin olduğu kurum Google and I started from the bottom!

 

 

Standart
Genel

Sunnyvale

Yanlış hatırlamıyorsam bilgisayar mühendisliğindeki ilk yılımdı. İstanbul’a yeni gelmiş, bir yurt odasına yeni yerleşmiştik (beni tanıyorsanız 18 yaşlarına kadar Edirne, Keşan’dan pek çıkamadığımı biliyorsunuz). Dönemin ve üniversite hayatımın ilk assignment’ı (ödevi) Barış Hoca’nın verdiği ilk programlama ödeviydi, assignment diyorum çünkü artık İngilizce okuyordum. Ödev namına hiçbir şey hatırlamıyorum ama bir yerinde Sunnyvale geçiyordu. “Sunny”, güneşli; “Village” köy demekti, ben de “Sunnyvale”, olsa olsa “Güneşli Köy” olarak ödev için uydurulmuş bir yer isimdir diye düşünmüştüm. Yine de çok merak edip Google’da arattığımı hatırlıyorum. 2013’te ben arattığımda Google Maps karşıma ilgimi hiç çekmeyecek küçük bir kasaba haritası göstermişti. Tabii Amerika’da bizim bildiğiniz il ilçe hiyerarşisi olmadığından Sunnyvale bir “city (düz şehir)” olarak geçiyor, bu yüzden Sunnyvale diye Google’da arattığınızda uygulama sizi sıradan bir Amerika kasabasına odaklar, ölçeği biraz genişletirseniz yakınlarda San Francisco varmış, oraya bağlı olabilir der, sekmeyi kapatırsınız.

Yıllar sonra yaşayarak öğrendim ki Sunnyvale, Kaliforniya’da Santa Clara bölgesindeki bir semt imiş, bu arada “Vale” kelimesi de “vadi, dere” anlamındaki “Valley” kelimesinin şiirsel metinlerdeki karşılığıymış. Yani Sunnyvale’i güneşli bir vadi düşünebilirsiniz ve o vadi aslında Silikon Vadisi’nin olduğu vadiymiş. Pazartesinden itibaren bir şirkette 14 haftalık önemli bir staja başlayacağım ve şirket kampüsü benim için hometown (memleket?) olan Santa Cruz’a epey uzakta. Bu yüzden bugün (Cumartesi) Sunnyvale’de farklı bir eve kiralık olarak tanıştık.

Çok ve önemsiz bir detay belki ama neredeyse 6 yıl önce “Dünya’nın öbür tarafında sıradan bir kasaba” dediğiniz yere bir gün taşınabiliyorsunuz. Ona göre, internette ne aradığınıza dikkat edin derim.

Standart
Genel

Bir Murat, Dört Can and More

Acısıyla tatlısıyla dört farklı hayat değil sadece, birbirleriyle kavga eden, birbirinin katili dört farklı ruh, tek bir murad ve yarım bir beden… Siz nereden bileceksiniz, siz ne bileceksiniz asıl engelin kim ne olduğunu…

Yıl doksan üç, yarım bedenle başladın. İyi, güzel, bir baba var, çalışkan ama savrulmuş bir kere, hafif içer çok efkârlanır, anne muhafazakâr verilmiş, ezmişler de ezmişler, o kadarki içine kaçmış, part-time bir de kardeş var, görebilirsen… Doğma büyüme Varoş bir kasabanın eh işte mahallelerinde bizden daha sıradan fukara bir aileye kara bela niyetine seni iteler Tanrı, adına da sınav der. Zaten olmayan maddi imkânlar senin üzerine boca olur, öteki kendini öteler, baba ipini çeker ve paydos. Sonraki yıllar daha da muhafazakâr nineler komutaya gelir, kafalar daha da geriler. Varoş olmayan bilmez, kenar mahallelerde racon farklıdır. Lise okumak gereksizdir, sadece bazı erkekler okur, o da endüstri okur. Kızlar zaten erkenden kocaya kaçar (zorlar verilmiyor bakın, bizzat kaçıyor), sonra namus çok önemlidir, parkta birinin elini tutan kız namussuzdur, evlenmeden olmaz zaten. Bir de dul kadın başkalarının arabasına binemez, taksicilerin hepsi katildir zaten. Babasız tatile gidemeyiz, İstanbul bizi yutar, ninenin çiçekleri kuruyacağına siz ölün aq. Velhâsıl, ilk Can tam da bu kafayla açlık sınırının altında bir ortamda büyüdü. Öyle ki Can liseye giderken onun ilkokulda hoşlandığı kız çoktan evlenmişti, hatta 3 çocuğu vardı. Can’ın ortaokuldaki en yakın arkadaşları birbirlerini taciz ederek, yaşlı öğretmenleri döverek büyüdüler. Engelliydi oğlum Can da, mecburen onlara uydu, hatta dünyayı öyle bir yer sanarak büyüdü. O ortamdaki en temiz, en çalışkan adam bile saçma sapan yerlerde öğretmenlik filan okuyarak aynı çöplüğe geri dönecekti. Yok canım, Can’ın temiz kalmakla derdi yoktu, tek derdi eve hapis olmamaktı aslında, bu yüzden ilköğretimi birincilikle bitirecekti ki o gereksiz liseye gidebilsin. Can sınavda derece yapsa da Galatasaray Lisesi’ni futbol okulu sanan (ciddiyim) bir kafada olduğu için en fazla o varoştaki bir Anadolu Lisesi’ni filan yazabildi.

Varoş maroş, Anadolu Lisesi farklıdır aga! Bir kere sınıftaki kız ve erkek sayısı eşitti lan! Abi, Can’ın gideceği lise bir tık şehir dışındaydı ve ilk Can’a orada kadın pazarlandığı söylenmişti len, şimdi söylese inanmazsınız, hahaha! Aslında uzaktan bakınca kızlarda ciddi problemler vardı, çorapsız etekler, daracık pantolonlar, alayı mı namussuz oğlum bunların? Tanışalım? Ama bir dakika çalışkan bu kız, okuyacağım avukat olacağım diyor, zaten kocaya filan da kaçmamış, erkek arkadaşı bile yok. Erkeklerle konuşuyorsun, adamlar orta ortaokulda hiçbir şey yapmamış lan, ilk Can ağır problemliymiş aslında, vay anam vay! İkinci Can, kent çocuğudur. Seçkin öğretmenleriyle yemek yer, küçük çaplı konferanslara bile katılır. Hatta TÜBiTAK yarışmaları için rapor bile yazmıştır bilimsel bilimsel. Kentli Can iyidir hoştur ama imkânları kısıtlıdır be abi. Tekneyle Ege’ye açılmayı, Hollanda’da tatil yapmaya milyon dolarlık iş sanır. Zaten kentteki insan entelektüel cahildir, İngilizce bilmez, tatilde en fazla kendi yazlığına gider, Passat’ı lüks sanır, devlet üniversitesinde okur, Hadise’yi ünlü bilir. Frued’u tanımaz meselâ, Hawking’i “Dünya’nın en zeki insanı” olarak bilir, fizikçi olarak değil, vesaire vesaire. Kentteki insan azla mutlu olur, çokla gider bir daire daha alır, hep idarelidir yani. Kızı avukat olarak kente geri dönsün, oğlu dükkanının başına geçsin ister. Bu kentli, yani ikinci Can iyi bir üniversitede okuyamayacağına o kadar inandırılmıştır ki ancak dördüncü Can gelip boğazına yapışıp “uyan artık amk mühendisliği bitiyoruz” dediğinde olaylara vakıf olabilmiştir. Yine bu ikinci Can’ın en şık hareketi eşi çocuğu, her şeyini kumara basıp Bilgisayar Oyun Atölyesi’ne katılmasıdır ki böylece üçüncü Can doğacaktır. İkisi hiç anlaşamaz bu arada, ikinci Can gelenekçidir, klasik sever, Merve’yi ister. Üçüncü Can ise yenilikçidir, devrim yapar, daha çok sever ama İzmir’i.

Üçüncü Can (artık “ken” diye okunacaktır) en emektar olanıdır. Deli gibi çalışmıştır, tam dört yıl, neticede bir mühendis kolay yetişmiyor. Besmeleyi bile İngilizce çeker, kampüsteki etkinliklere bile katılmaz, ödevini yapar, Amerika’da okuyacağım der, arada bir televizyona çıkar, Hollanda’da staj yapar, para kazanmak için ek işte çalışır, sosyal sorumluluk projelerine katılır, liderlik eğitimi alır, Marx okur ama inovasyonculuk oynayacak kadar da girişimcidir, okul döneminde en baba iş adamlarına proje sunar ama yazları bir gecekonduda ikinci Can olarak yeğenine bakar, Google’dan burs kazanır ama sevdiği kızı dışarı çıkaramayacak kadar yoksuldur. Benim en çok acıdığım Can’dır üçüncüsü. Arkadaşları Rover (bir robot) yaparken o ilk Can’ın varoşuna dönecektir. Kendi arkadaşları Fransa’dan, Dubai’den fotoğraf yollarken o ikinci Can’ın arkadaşlarına çatar siz neden böylesiniz diye, aslında onlar değildir çattığı, ikinci Can’dır ama diyemez. Üçüncü Can’a acırım çünkü onun bütün arkadaşlarına İstanbul’da kaymak bir şirkette mühendis olmak yeterken o siktir olup Amerika’ya gitmek zorundadır. Acırım çünkü ilk iki Can birlik olup her defasında döverler üçüncüyü. Meselâ tam üçüncü can İzmir’ine kavuşacakken ilk Can sırf kıllığına gider doğudan manita bulur, ikincisi zaten umutsuzdur. Londra’da, evet Londra’da sırtından bıçaklarlar üçüncüyü, artık dördü de mutsuzdur.

Dördüncü Can (ya da kısaca John) Amerikalıdır. Oregon’da doğmuş olsa da Londralı gibi davranır. Dördüncü Can yitiktir, annesi dâhil canlı ve güzel ne varsa hepsini kaybetmiştir. Üç farklı Can’ın üç farklı aşk acısını çektiğinden artık sevemez ama çok temiz içer dördüncü Can. Striptiz Club’a besmeleyle girer, sekiz kadeh olan masada oruç açar, konserde yanındaki kız twerking, o yatsı kılar, bazen sutyensiz bir Kaliforniyalıya secde etmeyi gösterir, bazen de gay bir insanın sohbetini beş adama değişmez. Derslerini eker, notları öyle böyledir, projeleri zayıftır, kariyer hedefleri bir sonraki eylüle kadardır. Ne var ki dördüncü Can diğer üçüyle de barışıktır, üçünü de aynı anda yaşar aslında. Bu yüzden onlar da dördüncüyü severler. Dördüncü Can olayların farkındadır, üçüncünün isyanlarını geçici bulur, ikincisinin görgüsüzlüğünü örtmeye çalışırken ilkine şefkat gösterir, babalık yapar.

25 yıl, dört farklı Can, okuması çok kolay… Sırf ilk Can taksicilerden korkuttuğu için üçüncü Can’ın kaç tane iş toplantısı iptal oldu biliyor musunuz siz? ikincisi hâlâ portakalın ucuzunu alırken dördüncü tam beş farklı TV platformuna üye bulunuyor. İkinci Can’ın arkadaşlarından daha kimse Hollanda’ya gidemedi, üçüncü Can ise ne zaman yeni tanıştığı birine bundan bahsetse “şurası çok güzeldi, abim orada okuyor” gibi karşılıklar buluyor. İlk Can 15 liralık bir oyuncak için ta üç ay sonraki bayramı beklerdi, dördüncü can sırf seyretmek için yüz binlik araba aldı, hem de o gün. İlk Can 19 yaşında ölecekti, ikinci Can aile babası olacaktı, üçüncü Can kitap yazacaktı, hepsi yarım kaldı, hepsi… Oysa hepsinin tek bir muradı vardı: Tam olmak.

Standart
Genel

Doktorların okuyamaz demediği Muratcan Çiçek…

Arkadaşlar, hangi doktor kime “okuyamaz” diye bir teşhis koyar, hiç düşündünüz? Görme engelli değilim ki ben canım, aa! Zihinsel engelli bebeklere bile otistik, Down sendromu gibi teşhis neyse onu söylerler, aile bilir zaten çocuğun okula gidip gitmeyeceğini. Çok şükür, ben 15 yaşlarında yaşadığımız küçücük bir evrak karışıklığı dışında hiçbir doktor bana zihinsel engelli teşhisi koymadı şimdiye kadar. Hatta yine ben 6 yaşındayken İl Milli Eğitim Müdürlüğünde bir değerlendirmeye tabii tutulmuştum ve bize “yaşıtlarıyla birlikte aynı genel eğitimi alabilir” şeklinde bir rapor verilmişti.

Efendim, bir çocuğa “okuyamaz” teşhisini ancak öğretmenler, eğitimciler koyar. Çocuk derslere ilgisizdir, anlamıyordu konuları veya aylazdır vesaire, çocuğun valisi okula çağırılıp “bu çocuk okumayacak, erkekse sanayiye, kızsa kuaföre, geyse modacıya çırak verin, eli iş tutsun” tarzında telkinler yapılır. Aslında benim iş de biraz öyle olmuş. Ailem yukarıda bahsettiğim raporla birlikte eve en yakın ilköğretim kurumuna gitmiş. Zamanın okul müdürü kıllık yapmış, “ben okulumda engelli öğrenci istemiyorum, o çocuk bu okulda okuyamaz” demiş, almamış okula. Yani anne babam da çok üzülmüştü, hani hatırlıyorum o süreci ama ilçede başka okul mu yok, değil mi? Git, şikâyet et, hakkını ara çocuğunun. O noktada da aslında öğretmen akrabalarımız araya girmiş ve ailemin o müdürden şikayetçi olmasını engellemiş (Eyvallah ya! Gerçekten sağ olun). Engellemişler çünkü eskiden de it iti ısırmıyormuş işte.

Aradan sanırım 4 yıl geçti, arada ekonomik kriz çıktı, sonrasında ülkede malum değişiklikler olunca İlçe Milli Eğitim de değişmişti. Bu arada babam akciğer kanserinden (hep sigaradan) 40 yaşında vefat etti. Tahminimce cenazesine İlçe Milli Eğitim’den memurlar filan da iştirak etti, oradan benim okula gitmediğimi duydular ki babamın vefatının tam üçüncü gününde evimize geldiler, “bu çocuk okulda olmalı” dediler. Zaten beni istemeyen o okul müdürü de eskilerdendi, ona terslik olsun diye beni aynı okula yazdırdılar. Ne kadar ilgisi vardır bilmiyorum ama ben okula başladıktan iki hafta sonra da ilçedeki en kaliteli sınıf öğretmenini bizim okula, benim sınıfıma atadılar. Aslında ben okuldayken aynı okul müdürü benim derslerdeki başarımı en doğru şekilde ödüllendirerek ileriye dönük olarak bana en büyük motivasyonu sağlamıştı. Bu açıdan kendisini hâlâ sever sayarım.

A ne oldu? Okula 3 yıl önce başlamış olsam babam beni mavi önlükle görecek, belki sınıfta başarılı bir oğul ona daha “normal” gelecek, o kadar efkâr yapmayacaktı, belki bu fotoğrafta bir kişi daha olacaktı… Olmadı.

İşte böyle, geri kafalı birkaç öğretmeninin birbirine hatırı uğruna doktorlar değil, eski öğretmenler zamanında Muratcan’a “okuyamaz” dedi.

Standart
Genel

A Funny Conversation Between Me and Judy

Dear Reader,

I have to publicize the following e-mail conversation that I had with an idiot guy to protect future victims. I have to mention the name of Judy Hsu by asking her forgiveness for the actual person. I am really sorry for you that somebody else abuses your name. Please excuse me to mention your name to disclosure that guy.

The conversation will get some nasty at the end by myself to have fun and see their reaction.  Apologies for the ritual thing.

Okay, I received an email from judyhsu2090@gmail.com on Tue, May 28, 3:33 PM as below:

Hello,

Greetings !.I believe you are doing good .I’m Judy Hsu. saw your profile on LINKEDIN and from my competence view I think you have greater chances to qualify for an opportunity we can discuss in due course.

Kindly write back if you are interested, So we can discourse in details as soon as I get your mail.

Looking forward to hear from you soon.

Thank you
Judy Hsu.

Then, I replied on Tue, May 28, 4:49 PM as below:

Hi,

Thank you for your offer. May you be more specific about this opportunity so that I can think about it.
Thank you,
Muratcan

Next, I have received a goddamn long answer from the same guy on Wed, May 29, 1:28 AM. I have to share the whole text to make it available on the web. But you may simply scan through it and see how it is funny. She introduces herself as the CEO of an Asian bank. She says that one of her French clients has died without any Will and he had no family. She is contacting me to assist her because I have the same surname/last name with her client. But, come on, my name is from Arabic, not French at all. Whatever, please find the whole text and my nasty answer at the below:

Hello ,

Thanks for your swift response.I will formally introduce myself to you because I had to disguise on my Linkedin profile for security reasons.My name is Judy Hsu and I currently work as Regional CEO, ASEAN & South Asia (Standard Chartered Bank). I am sorry to have encroached into your privacy in this manner, however without delays; I will immediately proceed with the details of the proposal as said in my introductory Email on LinkedIn.I would respectfully request that you keep the contents of this mail confidential and also respect the integrity of the information that you are coming across as a result of this mail. I contacted you privately and as such no one is aware of this communication thus the reason why I had us communicate strictly via our private email.

I am the personal accountant to one (Late Mr Richard) a foreign contractor with China National Offshore Oil Corporation (CNOOC) who has an investment account with my bank. Unfortunately, my client died along with his nuclear family in France while on sabbatical in the summer of 2009, may their soul rest in peace. He died without leaving a Will. Several efforts were made to find his extended family through his embassy without success.I received a notice last week to provide the next of kin of my late client been his personal accountant or the account risk been transferred to the government (es-cheat) in 14 days time. I am contacting you to assist me in repatriating the funds left behind by my late client.This claim will be executed without breaching any Hong Kong laws and success is guaranteed if we co-operate on this. The bank will release the account to you because my recommendation of you as the next of kin.

I am a religious woman and I cannot lie; I expect the same from you. The amount involved is $22,500,000 (Twenty Two Million United States Dollars). Now, I am prepared to give the necessary details to you as the closest surviving relation of our deceased customer (Richard). I am also proposing that after a successful execution of the business deal, the funds will be shared in the ratio 50/50. You will get 50% and I will be entitled to 50% as the initiator of the deal. You know that I must have done my home work already before contacting you. Although the project is capital intensive, I know I will be able to pull it through following proper banking and legal channels with your assistance at your end. I will tidy up the legal aspect with the assistance of a lawyer who will prepare all the documents that will be needed to transfer the money from Hong Kong to your country. Once more, I ask that if you find no interest in this project that you should discard this mail and forget I ever contacted you, I ask that you do not be vindictive and destructive; do not destroy my career and we know that Opportunities like this only comes once in a lifetime. I am a responsible career person and this is an opportunity for me to give my family the best in life. I would want you to think about this and let me know your decision. If you give me a positive response, I will give you the relevant INFORMATION for the successful transfer of these funds and we both enjoy it in peace.

I will give you all the necessary information about this deal when I get your response. I am contacting you to assist me because you have same surname/last name with my late client.I anticipate your cooperation. Treat this proposal with utmost confidentially and urgency for a 100% success.Do not take undue advantage of the trust I have bestowed in you. My position as an Independent Non-Executive Director guarantees the successful execution of this transaction. If you find yourself able to work with me, I urge you to indicate to that effect. Once again, Do observe utmost confidentiality and be rest assured that this transaction would be profitable for both of us. For more information about me please visit: https://www.sc.com/en/people/judy-hsu/ . Please note that a quick response from you will be highly appreciated.

Regards,
Judy Hsu

And finally, I have just sent the following response on Wed, May 29, 2:53 PM to have some fun:

Hi Judy,

Thanks for your offer and I definitely find myself able to work with you. But I have a strict principle that I cannot work with any human unless they suck my cock in my car. I am obsessed with this ritual and it must happen in my car exactly. Otherwise, I cannot trust a stranger to build a business relationship.

I don’t know where you live but I have just moved in Singapore, around 3 weeks ago and I can meet you at a quiet place here to let you join my ritual. Do you know the Chinatown in Singapore? There is a parking area where the Club St merges with Cross St, I am going to park my car there on June 2, Saturday after 11 pm and will wait for you for the ritual.
I hope we will both enjoy this honest relationship.
See you soon,
Muratcan
Standart
Genel

Artık Bilmiyorum

Ufakken başımıza bir şey geldiğinde, kendimi çaresiz hissettiğimde ne yapacağımı iyi, çok iyi biliyordum. Meselâ arkadaşlarım benimle oynamak istemediğinde, ne bileyim bizi tatile götürecek kimse olmadığı için eve hapis olduğumuzda veya hoşlandığım kız bana omuz silktiğinde tam olarak ne yapmam gerektiğini biliyordum. Çok basitti… Çok ama çok çalışacaktım, okulda başarılı olursam iyi bir ülkede refah içinde yaşayacak, istediğim zaman tatile gidebilecek, annemi rahat ettirebilecektim, hem iyi bir ülkede arkadaşlarım da benim oynayacak, kızlar da bana gülecekti. Sadece sabırlı olup çok çalışmam ve Allah’a güvenmem gerekiyordu, O çalışanın karşılığını verirdi. Hamdolsun verdi de; ilkokul, lise, üniversite, iş güç, şan şöhret, para, çok para, helalinden ne istediysem fazlasıyla verdi Allah’ım, gani gani… Ah bu arada artık Kaliforniya’da yaşıyorum, Dünya’nın biricik rüyasında…

Ben hâlâ çaresiz hissediyorum. Maalesef yakın çevrem annemden ibaret değil ve ben herkesi kurtaramıyorum, güncelleyemiyor, eğitemiyorum. Hâlâ aynı yaralarımız kanıyor… Öte yandan artık çok fazla arkadaşım var ama hâlâ benimle oynayamıyorlar. Çünkü hâlâ olmak istediğim an, olmak istediğim şehirde olamıyor, istediğim insanlarla görüşemiyorum. Maalesef bunun maddi bir çözümü de yok, oturup düşünerek veya daha çok harcayarak çözebileceğim bir problem değil, hareket özgürlüğümdeki sınır. Fazladan bir kişiye sahip olmam gerekiyor ki bu varabildiğim noktada imkânsız bir şey. Evet, belki benim için kilometrelerce yol gelebilecek arkadaşlarım var, zaten iyi dostlar için mesafeler önemsiz vesaire ama gerçek hayat öyle değil işte, siz de biliyorsunuz.

Artık Kaliforniya’da yaşıyor, okuyor ve çalışıyorum. Baktığımızda Kaliforniya’ya göre bile iyi kazanıyorum. Refah içinde miyim, değilim. Çünkü çevremdeki düşünceleri güncelleyemiyorum, herkesi her seferinde aşamıyorum. En basit değişiklikler için bile büyük büyük savaşlar vermekten yoruldum, artık kendimi bile ikna edemiyorum. Evet iyi kazanıyorum ama sizin üçe yiyebildiğiniz yemeği ben dokuza ancak yiyebiliyorum, o da tatsız tuzsuz geliyor… Bir de, bir de benim kazandığımı benden fazla yiyenler var, düşündüğünüz kadar kolay değil öyle herkese siktiri çekmek…

Kaliforniya’da insanlar çok iyi, aslında tanışabilsem kızlar da iyidir… Kimseyle tanışamıyorum çünkü konuşamıyorum, yabancı bir dilde konuşma özürüm katlanıyor, çok fazla pratik yapmam, bütün özgüvenimle herkese “hay huy” deyip söze başlamam gerekiyor. Değecek mi ki diye düşünüyorum, gerçekten üç beş arkadaş daha edinsem, fazladan bir kız daha sevsem ne değişecek ki… Doktora tezim “yeterli” olsa da mezun olacağım, “şahane” olsa da… Eğer Google’da değil Amazon’da işe girersem, o projede değil de şu projede çalışırsam beş değil on beş, hatta belki de yirmi beş kazanabileceğim. Sonra ne olacak? Beni yiyenler daha büyük yiyecek, sizin yirmi beşe görebildiğiniz manzaraları ben kırk beşe zar zor görebileceğim… Üstüne üstelik bütün bunlar için sizden beş kat daha fazla emek harcamam gerekecek…

Yine çaresiz hissediyorum. Daha çok çalışabilirim ama Kaliforniya’dan daha gelişmiş nereye gidebilirim ki? Fazladan bir insan daha yaratamam ki kendime? Allah’a inanıyor ve hâlâ güveniyorum ama ondan artık ne isteyebileceğimi hiç bilmiyorum. İsteyeceklerim helal olmayacak ki artık… Cehennem konusunda hemfikiriz, peki Allah razısını kazanarak ölürsem bana Cennet’te ne vaat ediliyor? Meselâ 14 yaşıma geri dönüp babamla top oynayabilecek miyim? Peki karşımdaki gerçekten benim babam mı olacak yoksa sadece boş bir siluet mi? Peki öldüğümüzün farkında olacak mıyız? Olmayacak şu an yaşadıklarımızın da bir anlamı olmayacaktır ki? Peki ya 17 yaşıma geri dönüp okulun arka duvarında Merve’yle gizli gizli öpüşebilecek miyim? Sonsuzlukta Merve’nin tek bir ruhu olmalı ve o ruhun benimle o ana dönmek isteyeceğini hiç sanmıyorum. Tamam, son bir soru; kuruşuna kadar hakkımla kazanıp aldığım ama kullanamadığım biricik arabamı Cennet’e götürüp orada drift yapabilecek miyim? Ama drift yapmak muhtemelen günah ve Cennet’te olmaması gereken bir davranış…

Ben peygamberimizi çok iyi tanımıyorum, dolayısıyla kendisini pek örnek alamadım. Peki ama bütün idealimiz bu mu olmalıydı? Peygamberimizin Dünya üzerindeki gelmiş geçmiş en iyi, en güzel ahlâklı insan olduğuna can-ı gönülden inanıyorum ama bu benim ona âşık olmama yetmiyor, bütün ömrümü sırf ona komşu olabilmek için yaşamak anlamsız geliyor. Gerçekten Allah rızası nasıl kazanılır biliyorum, Kant’ın ödev ahlâkı olmalı insanda… Ahlâk bence tuhaf bir kavram, bende de pek yok sanırım.

Ateist değilseniz, öldükten sonra her şeyin biteceğinden çok da emin değilseniz yani, öylece toprak olamıyorsunuz. Materyalist değilseniz daha çok çalışmak da size anlamsız gelecektir. Şu sahile vuran denizyıldızlarını tek tek kurtarmaya çalışan adam var ya, ben o hikâyede en fazla denize fırlatılmayı bekleyen yıldızlardan biri olabilirim. Başkalarının hayatını değiştirmek, sırf birilerine ilham olmak için kumsal vurup öylece birinin beni kurtarmasını veya kuruyup çatlamayı bekliyorum.

Eskiden zeki olduğumu, yeterince düşününce her problemi çözebileceğimi sanıyordum, ne kadar da aptalmışım…

– Muratcan Çiçek

Standart