Genel

Sürekli Hayal Kuruyorum, Hayal Kurarken Jest Mimik Yapıyorum, Nasıl Bırakacağım? (Doğan Cüceloğlu’na Açık Mektup)

Sevgili Doğan (Cüceloğlu) Hocam,

Umarım bu zor günlerde sağlığınız ve keyfiniz yerindedir. Vaktinizi almamak için uzun bir süredir size yazamıyordum ama son 4 yıldır düzenli bir iletişimimiz olduğu için kendimi çok şanslı hissediyorum ve vasıta olanlara tekrardan teşekkür etmek isterim. Size özel olarak ilettiğim upuzun e-postalarıma aynı içtenlikle birkaç gün içerisinde cevap veriyorsunuz, size doğrudan erişimim olduğu hâlde bugün size Maladaptive Daydreaming hakkında açık bir mektup yazmak istedim. Ben bu mektubu size hitaben yazacağım ancak burada; benim aynı dertten mustarip binlerce insanı, sizin de bütün meslektaşlarınızı temsil edeceğinizi düşünüyorum. Umarım, meslektaşlarınızın, değerli akademisyenlerimizin dikkatini bu konuya çekebiliriz çünkü biz kendimizi bu rahatsızlığımız ile baş başa, hatta Dünya’daki tek insan olduğumuzu sanacak kadar yalnız hissediyoruz.

Hocam, daha önce sizinle yüz yüze de paylaştığım gibi ben sürekli hayal kuruyorum ve günün en az üç saatini sadece oturduğum yerde başka hiçbir şey yapmadan hayal kurarak geçiyorum. Daha önceden sizinle bunu detaylıca paylaştığım hâlde teknik bir terim olarak Maladaptive Daydreaming’ten bahsetmediğiniz için ben sizin bu rahatsızlığa yabancı olduğunuzu varsayıyorum. En azından bu mektubun işlevselliği açısından siz sanki Maladaptive Daydreaming’ten habersizmişsiniz gibi devam edeceğim. Aynı şekilde ben de diğer insanları temsil edebilmek adına şahsen aşabildiğim bazı problemleri burada tekrar dillendireceğim ki kendini çaresiz hissedenlerin sesi olabileyim.

Efendim, ben çocukluğumdan beri hayali arkadaşları olan ve bu arkadaşlara hayali hikayeler anlatan birisiydim. Dört beş yaşından beri bunu yaptığımı hatırlıyorum. O yaşlarda “kendi kendine konuşmak deliliktir” diye öğrenmişim nasılsa ve “deli” sayılmamak için kendime cin, peri gibi farklı karakterlerde hayali birkaç arkadaş yaratıp onlara tamamını benim kurguladığım anılarımı anlatıyordum. Burada zaman kavramı biraz karışıyor çünkü gelecekte yaşayabileceğim olayları sanki gerçekleşmiş gibi geçmiş zaman kipiyle anlatıyor ve bundan büyük zevk alıyordum. Bu yalancı anılar o kadar detaylı oluyordu ki bir anıyı bitirdiğimde gerçek zaman diliminde üç dört saat geçmiş oluyordu. Sanırım sekiz yaşındayken “hayali arkadaş” kısmına ihtiyacım olmadığına karar verdim ve kendi kendime “anlatmaya” devam ettim.  Aşağıdaki paragrafı lisedeyken kurmayı en çok sevdiğim anılardan bir tanesinin başlangıcıydı. Her gün, hatta bazı günler birkaç kez bu şekilde başladığım ve her defasında bambaşka olay zincirleri içeren bunun gibi yalancı anıları kendime anlatmaya hâlâ devam ediyorum diyebilirim. İlk bakışta sade bir anı veya edebi bir metinden parça gibi gözükse bu benim üç beş saniyede zihnimde canlandırdığım ve devamını saatlerce getirebileceğim bir kurgu sadece ve hayali bir örüntü olsa da ben bunlara “hayal” demek istemiyorum çünkü mükemmeli ya da sadece arzuladığımız şeyleri içermiyor bu kurgular, çok daha fazlasını kuruyor ve hissediyoruz.

Basketbol oynayanları izliyordum. 7 erkek ve bir kız. Diğerleri sürekli değişirdi. Yalnız kız her fırsatta orada bulunur, en az bir kişi ile bu oyunu oynardı. Lisanslı bir basketbolcuydu. Nasıl bir yetenekti benimkisi, istediğim kızı sevebiliyor fakat bir türlü unutamıyordum. İlk dönem can sıkısından bu kızla ilgilenmiş, ilgim kendi aptallığımla sevgiye dönüşmüştü. İşte topu çaldığı gibi bir üçlük daha attı. Ne kadar erkeksi, bir o kadar da güzeldi. Bire çeyrek var. Sınıfa gitmeliydim. Karşıdan terler içinde abim geliyordu. İyi futbol oynayan, yakışıklı, bana göre daha açık tenli bir gençti. Ona imreniyordum. Ortalama bir insanın dilediği birçok şeye sahipti. Sosyal bölümünde okuyordu, notları da oldukça zengindi çeşit bakımından. Üçleri sırıtır, dörtleri, özellikle de beşleri fazlalıklarından değerlerini kaybederdi. Beni koltuk altlarımda tutarak kaldırdı, okul binasının temelinden daha yüksekçe olan sol tarafta dengesiz adımlarla atarak ilerliyorduk. Ben hala top oynayanları seyrediyordum. Abim: “Göz banyosu bitti, giyin de derse hazırlan” dedi. Orada olma sebebimi ikimiz de biliyor, hiç bahsetmemeye özen gösteriyorduk.

Ben Maladaptive Daydreaming rahatsızlığının kendimle ilgili bölümünü, nasıl keşfettiğimi, teknik tanımını daha önce “Maladaptive Daydreaming: Zihnimizdeki Dipsiz Televizyon” başlıklı yazımda uzun uzun (çok uzun) yazmıştım. 2002’de Prof. Eliezer Somer tarafından adı konulan, literatürde hâlâ bir “disorder (hastalık)” olarak kabul edilmese de Ekşi Sözlük’te dört sayfa entry boyunca onlarca insanın “illet” olarak adlandırdığı bu rahatsızlık en genel şikayetle bizim hayatımızı baltalıyor. Hocam, şimdi farklı insanlar farklı şekillerde kurgular yaratıyormuş, meselâ paralel olarak Antik Roma’da yaşayan veya “benim beş altı farklı evrenim var, yirmi yıldır hepsini düzenli olarak ziyaret ediyorum” diyen de çıkıyor. Ben çoğunlukla olduğum yaştan başlayıp bir ömrü biyografi tadında birkaç gün (toplamda 10 saat filan) içerisinde tamamlayıp ertesi gün sıfırdan başlıyorum.

Birey olarak farklı farklı kurgu yapılarımız olsa da şikayetlerimiz ortak diyebilirim. Öncelikle bu alışkanlığımız aslında bir bağımlılık veya bir tik durumda. Her ne kadar olayların genel gidişatını biz belirlesek de içerisinde geçen diyaloglar ve mekânsal detaylar adeta vahiy olunuyormuş gibi bizim kontrolümüzün dışında bir hızla ilerliyor ve durduramıyoruz. Paralel bir zaman diliminde kaybolduğumuz için gerçekte akan zamanı da kontrol edemiyoruz. Özellikle öğrencilik döneminde dersleri dinlemek veya odamızda oturup ders çalışmak imkânsız hâlâ geliyor. Zihnimiz içerisinde geçirdiğimiz vakit hayatımızdan çalınmış oluyor. Daha da kötüsü zihnimizdeki dünya bizi o kadar tatmin ediyordu ki gerçekte yaşamak istemiyoruz. Meselâ üniversite sınavına hazırlanıp en iyi üniversiteyi kazanabilecekken ders çalışmak yerine kendimizi o üniversiteyi kazanırken kurgulamak çok daha tatmin edici geliyor. Benzer şekilde hayali eşiyle daha mutlu olduğu için gerçekteki eşine vakit ayıramayıp boşanmaya kadar giden vakalar duydum.

Rahatsızlığın daha basit ancak gündelik hayatı etkileyen birkaç özelliği daha var. Bunlardan en önemlisi zihnimizdeki durumlara göre gerçekte jest ve mimik yapmamız. Bir de duygu dünyamızı çok fazla karıştırıyor. Meselâ patronum beni azarlamak için yanına çağırdığı anda zihnimde ikiz çocuklarımın birbirlerinin yüzünü mayonez ile boyadığını kuruyor olabilirim, belki zar zor bir şekilde kurguyu o sahnede durdurabilirim ancak sırıtmaya devam ediyor olurum ve patronum onu ciddiye almadığımı düşünecektir. Yine kalabalık bir arkadaş ortamında en yakın arkadaşım baba olacağını açıklarken ben zihnimde yanlışlıkla birini öldürdüğümü kurguladığım için gerçekte surat asıyor olabilirim. MD problemi olan diğer arkadaşlar özellikle diyaloglara göre jest ve minik yaparken yakalanmaktan, deli damgası yemekten korkuyorlar. Benimse en büyük şikâyetim arkadaşlarımın çoklu rolleri. Son üç yıldır göremediğim, iletişimimizin neredeyse kesildiği bir arkadaşım neredeyse bütün kurgularda şirketlerimin başındaki isim, dolayısıyla ben onunla her gün beraber gibi hissediyorum. Aynı şekilde kardeşim olarak gördüğüm bazı arkadaşlarımla zihnimde defalarca evlenip farklı farklı hayatlarda çok mutlu oluyoruz. Bu tip kişilerle gerçek hayattaki ilişkilerimi kontrol etmekte zorlanıyorum ve ilk fırsatta onlarla tartışıp hayatımdan uzaklaştırmış oluyorum ki sadece zihnimdeki siluetleri kalsın. Oysa onlar benim en çok değer verdiğim insanlar…

Doğan Hocam, sizin tahmin edilebileceğiniz gibi Maladaptive Daydreaming şizofreniden (en meşhur safhasından) oldukça farklı bir rahatsızlık. Biz kurduğumuz kurguların gerçek olmadığının farkındayız, hatta bu davranışımızın anormal olduğunun da farkındayız. Sadece bunu durduramıyoruz, ne var o bizim hayatımızı fiili olarak durma noktasına getiriyor. Sanırım benim avantajım fiziksel engelli olmaktı, bu yüzden bu davranışımı insanlarla rahatlıkla paylaşabildim ve etrafımdaki insanlar fazla önemsemedi. Lakin yukarıda bahsettiğim yazıdan sonra birçok kişi benimle iletişime geçip adeta “beni de kurtar ne olur” demeye başladı. Bunların arasında daha 15 yaşında olup sınavlarına hazırlanamayan çaresiz öğrenciler da var, 30 yaşına kadar muhtemelen yanlış ilaçlar kullanıp psikolojisini darmadağın eden de. Hepsinin ortak özelliği hayatlarında ilk defa bana açılıyor olmaları, şu aşamada insanlara ancak bu rahatlatmayı verebiliyorum. Bir de zihnimizin yoğunluğunu klavyelerimize yansıyor olacak ki hepimiz çok uzun yazıyoruz.

Ben MD rahatsızlığı olan arkadaşlara özel olarak tavsiyeler vereceğim ama siz ve meslektaşlarınızdan ricam Türkiye’de Maladaptive Daydreaming üzerine ne bileyim bir makale, bir televizyon yayını yapıp halkımıza, gençlerimize bu konuda bilinç kazandırmanız olacaktır. Çünkü şu aşamada yardım talep edebileceğimiz hiçbir yer yok. Hizmet aldığımız psikologlara ya çekinip bu davranışımızı anlatmıyoruz ya da anlattığımız hâlde yardımcı olamıyorlar çünkü onlar da bu rahatsızlıktan habersiz. İnsanlar benim yazıma Google’a “sürekli hayal kurmak” ile ilgili şeyler yazarak ulaşıyorlar, benim blog’umun oldukça pasif ve bireysel olduğunu düşünürsek neredeyse (iletişime açık) hiçbir kaynak yok demektir. Üstelik bu insanlar benim “azim dolu Muratcan Çiçek” kimliğimi bilmeyen ve/veya umursamayan insanlar, sadece MD için bana ulaşıyorlar, bence onlar adına size/meslektaşlarınıza seslenmek benim görevim, belki de bunu fiili olarak gerçekleştirebilecek tek MD’li benimdir, bilmiyorum.

MD rahatsızlığı olduğuna inanan veya sadece artık hayal kurmayı bırakmak isteyen arkadaşlar içinizi muratcancicek0@gmail.com adresinden bana dökebilirsiniz. Elimden geldiğince size geri dönüş yapacağım. En azından kendinizi bu yükten kurtarın, siz yalnız değilsiniz. Bu bir hastalık bile değil, sadece kötü bir alışkanlık, tamamen kesmek yerine kontrol etmeye çalışmamız gerekiyor.  Benim hayatımı, kariyerimi biraz incelerseniz MD’nin hedeflerinize engel olmadığını göreceksiniz. Ben yoğun olarak bu davranışa devam ediyorum, aynı zamanda bilgisayar mühendisliğinde doktora yapıyor ve Google’da çalışıyorum. Oluyor yani…

Muratcan Çiçek

Not: Bir şekilde Doğan hocamıza erişimi olan arkadaşlar, lütfen ne beni ne hocamızı rahatsız edin. Kendisini şahsen tanıyorum ve kendisiyle samimi bir iletişimimiz mevcut, hocamıza istediğim an ulaşabiliyorum. Bu mektubun amacı Doğan Hocamızdan ziyade konuyla ilgili diğer kişilere ulaşmaktır. Bunun dışında psikoloji biliminde okuyor veya çalışıyor ve MD üzerine çalışmak istiyorsanız yardımınıza hazırım.

Not 2: Aşağıdaki üç yazımda üç farklı günde birkaç saat içerisinde kurduğum yalancı anılarımı kayda dökmeye çalışmıştım. Oldukça uzun hepsi, zamanınız olduğunda okuyabilirsiniz. Bu tarz anılardan yaklaşık 20 yıldır her gün kurmaktayım.

Pazar Gününüzü Nasıl Alırsınız Muratcan Bey?
Biz Savaşmadık…
“Etobur İnsan Kalmayana Kadar

Son olarak size kısaca Sigaraya Nasıl Başladım, onu anlatmak isterim (Başlamadı).

Standart
Genel

Vatan, Millet, Balenciaga

Bu günlerde ne yazsam diye düşündüm ve tamamen bağlamdan uzaklaşmaya karar verdim…

Şimdi arkadaşlar, öncelikle şunu belirtmeliyim: Ben Silikon Vadisi’nde, Google gibi mega ölçekli şirketler çatısı altında engelli bireylerin teknolojiye erişimlerini kolaylaştıracak projeler geliştiriyorum. Böylece hem geliştireceğim projeler milyonlarca insana ücretsiz olarak sunulacağından emin oluyorum hem de Google’da çalıştığım için oldukça iyi kazanıyorum. Tabii yukarıdaki araba kiralıktı, o kadar da kazanmıyorum, henüz… Bu açıklamayı özellikle milyonlarca insana (onlardan karşılık beklemeden) yardım etmeye çalıştığımı vurgulamak için yapıyorum çünkü birazdan “açgözlülüğü” baya bir öveceğim.

Çok şükür ülkemizde komünizm yok, yani ben öyle biliyorum. Ancak öyle bir zengin düşmanlığı var ki zengin ve gösterişli olmak adeta kendi başına bir ahlâksızlıktır. Başlıyorum: Meselâ BMW’ye binen ya keko ya ibnedir, Ferrari’ye binen doğrudan orospu çocuğudur, biraz gösterişli giyinse hemen kaşar olur, yanında güzel hatun varsa kesin pezevenktir, hele Boğaz’daki yalılarda oturanların hepsi ırz düşmanıdır, yatınız varsa yandaş, özel uçağınız varsa sorgusuz vatan hainisinizdir. Öte yandan gecekonduda oturan adam erdem abidesindir, alın teriyle ekmeği peşinde koşan işçi, esnaf meselâ ahlâk timsalidir. Yani en azından bir yüz elli yıldır edebiyat, tiyatro ve televizyon dizileriyle beyninize bu kazındı. Bakın, dikkat ederseniz zengin ailenin insanlara iyi davranan bir çocuğu filan varsa o bile dizinin sonunda mutlaka ya evlatlık ya da hizmetçinin gayrimeşru çocuğu çıkar. Çünkü zengin genetik olarak kötüdür, o derece. Hâlbuki birkaç seans Müge Anlı izleyince, kadın cinayetlerinin şöyle bir istatistiğini çıkarınca görüyoruz ki işler pek de öyle değil.

Edebiyatımıza ek olarak ülkemizde şu tarz haberler çok tutar: “Ünlü Yeşilçam oyuncusu şimdi çöplükte yaşıyor”, “Milli Piyongo’yu tutturan adama yıldırım çarptı”, “Sakıp Sabancı öldüğünde çorabını bile ötür tarafa götüremedi”, “Tarkan’ın mütevazi yaşamı halkın gönlüne taht kurdu”, vesaire vesaire, bir de Haluk Levent var ki sormayın. Arkadaş, çok çalışıp başarılı olduktan sonra bunun kaymağını doya doya yiyebilen kimse yok mu amına koyayım? Hele futbolcularımız tam bir fiyasko çıktı, çok başarılı Hakan Şükür aslında fetöycüymüş, Arda Turan dedik, içine etti. Fatih Terim yürüyen tarihtir diyorum, çok mafyatik diyorlar, Aziz Yıldırım ayrı bir muhabbet. Halil Mutlu dopingten ceza yedi sonunda, Cem Karaca mütevazi bir şekilde öldü, Müslüm Baba öyle, ulan İbrahim Tatlıses efsane hayat yaşıyordu, onu bile vurdular aq. Refah, lüks yaşam bildiğin lanetli bizim memlekette. Neyse, Allah Cem Yılmaz ve Acun Ilıcalı’dan razı olsun, ciddiyim bak. Cem Abi ilk Ferrari’yi alındığında büyük olay olmuştu, ayıplandı vesaire. Oysa adamın mesajı çok netti: “Ben bu parayı hakkettim, kazandım, şimdi de harcıyorum”. Adam hâlâ şöyle yapıyor, açıyor bir magazin programını, kırk dakika izliyor, bakıyor en güzeli Serenay mı, ben bunu diyor bakıyor keyfine. Hâlâ Demet Akalın’ın çizmeleri çok pahalı diye ayıplayan varmış, ya bırakın kadın kazanmanın tadını çıkartsın. En güzelini Acun yapıyor, adam sırf keyfi için Amerika’da tır kiralayıp muhtemelen Pasifik kıyılarında tır sürdü ve bunu televizyonda yayınlattı dahası var yaw. Kendisi öyledir böyledir, şuna yamanmıştır bilmem ne, abi adamın son yirmi yılı zaten canlı yayında geçti yahu, Firarda programını birkaç bölüm izleyip hâlâ “ya şu Acun da hiç çalışmadı canım, birkaç ihaleye girip kolay yoldan zengin oldu” diyen varsa güzel riyakarlık, tebrik ediyorum. Bence Yıldız Tilbe, Cem Yılmaz ve Acun Ilıcalı gibi insanlar; fakir ve fiziksel olarak çok da albenisi olmayan gençler için harika idoller ve birer motivasyon kaynağı. Öyle ki doğru yeteneğiniz üzerinde çok çalışırsanız her haza ulaşmanız mümkün arkadaşlar, inanın buna!

Şimdi hazcılık, materyalizm tüh kaka kavramlar eyvallah haklısınız ama çocukları çalışmaya kanalize etmenin tek yolu budur üzgünüm. İnsanlara manevi değerleri ancak belli bir olgunluktan sonra tam manasıyla öğretebiliyorsunuz ve yaşa gelindiğinde maalesef birçok şey için çok geç oluyor. İnsanları kademeli olarak materyalizmle başlayarak eğitmek gerekliliği Kuran-ı Kerim’de bile kendini gösteriyor, öyle ki ilk inen ayetlerde İslâm’ın mesajı oldukça fiziksel cehennem tasvirleriyle meselâ ateşten dağlar, zincirler ile veya maddesel cennet betimlemeleri, işte sütten ırmaklar, huriler ile verilmiştir. Oysa son dönem insan ayetlerde toplum artık manevi bir olgunluğa eriştiği için daha çok Allah’ın razısından, rahmetinden ve bunlara nankörlük etmenin gazabından bahsedebilir. Şimdi konumuzun sizin inancınızla ilgisi yok, sadece tarihi değiştiren bir reformda bile materyalizmden maneviyata kademeli bir geçiş olduğunu bilin, yeter.

Kendi çocukluğumdan daha somut bir örnek verecek olursam hâlihazırda fiziksel engelliyken 8 yaşında babasız kalmanın psikolojik ve ekonomik çökünlüğünü yaşıyordum. Ergenlik döneminde meselâ hiçbir kız bana ilgi duymamıştı (still nothin tho), yani arabesk dinlemek için her türlü koşulu tutturuyordum. Abi o insanlar nasıl kanser olmuyor, nasıl bir manyaklıktır? Nikâh masasına oturmuş işte, sen siktir git, bırak artık. Duvardaki resmini öpüp de yatmış, hasta beyinli… Yeter ki gelsinmiş senede bir gün, abla sen adamın metresi bile sayılmazsın ki bu sıklıkla, aynı eskortu yılda birkaç kez gören dayılar var yahu. Abi tamam ben de yıllardır profesyonel platoniğimdir ama sizinki kabullenilmiş çaresizlik, öyle iş mi olur? Babamın da etkisiyle ben çocukluktan beri İngilizce müzik dinliyorum ve Hip-Hop’u bir kenara bırakayım, Punk müziğinde bile lise aşkı çocuğun ileride süper star olup kıza kapak yapmasıyla bitiyor, Avril Lavigne’nin Sk8er Boi şarkısı ta 2002’de tüm dünyayı sallamıştı meselâ ne Youtube ne de TikTok varken hem de. İngilizce müzikte çok çalışıp çok eğlenmekle o kadar fazla parça var ki tek tek saymakla bitiremeyebiliriz. Ancak Dünya hitlerinden Britney Spears’ın “Work Bitch (Çalış Sürtük)” şarkısının nakaratı mesajı en net bir dille veriyor: “Maserati mi istiyorsun, çalışmak zorundasın sürtük; sıfır beden taş gibi vücut mu istiyorsun, çalışmak zorundasın sürtük!” Son olarak yine Rihanna’nın “Work” isimli şarkısının nakaratı “Bana dedi ki çalış çalış çalış (x8) çalışmak zorundayım, o zaman beni de çalış çalış çalış (x8) çalıştır hadi (işe koy/oyuna sok bağbında)” şeklindedir. Rihanna şarkı boyunca o kadar çok çalış emir kipini tekrarlar ki kendisini komünist bir ülkedeki bozuk bir hoparlör sanabilirsiniz. Buna karşılık aynı şarkının (aşağıdaki) klipinde insanların kusana kadar dans edip eğlendiklerini görürsünüz, mesaj aynıdır: Çok çalış ve bokunu çıkarana kadar eğlen! Bu mesaja karşılık bizim müziğimiz şöyle demekle yetiniyor: “Olmaz olsun cüzdanımda milyonlar, kalbimde sevgin oldukça; zenginlik, mal, mülk, para neye yarar yanımda sen olmayınca”. Devamında “Hayalim üç kelime, o da şöyle, evli, mutlu, çocuklu” demişiz, “İsyaaaaaan” diyoruz ki tek yetimiz bu olabilir. Sırf meraktan şimdi açıp Hadise’nin “Şampiyon” şarkısını dinledim, hani zafer vesaire mi anlatıyor acaba diye, sadece şekerim yükseldi, o kadar. Yine “Sıfır Tolerans” klipi denk geldi hemen arkasında, ultra zengin ve mutsuz bir çift geçiyormuş orada da. Yani yine yazının en başında sitem ettiğim “zengin olmak lanetlidir” göndermesi.

Arkadaşlar, ülkenin refah düzeyini artırmak istiyorsak alttan gelen daha fazla insanın zenginleşmesi gerekiyor, bunun için de birilerinin, hatta çok fazla kişinin zengin olmaya özenmesi gerekiyor ki içlerinden bazıları harekete geçsin. Babası fırıncı olan 15 yaşındaki Mehmet’i düşünelim şimdi. Size Mehmet’in günlük hayatını özetleyim mi? Zoraki gidilen bir okul, saatlerce bilgisayar oyunu, üzerine mobil oyunlar, geriye kalan sürede bol bol porno ve mastürbasyon, hafta sonları ise dükkânda babaya çıraklık… Mehmet ne oynadığı oyunlarındaki arabalara bir gün sahip olabileceğine inanıyor ne de videolardaki kızlara gerçekten dokunabileceğine çünkü kültürümüzdeki neredeyse her öğe zenginliği lanetliyor. Mehmet aslında zengin olmanın kötü bir fikir olduğundan o kadar emin ki… Eğer biz Mehmet’te Ferrari sahibi olma arzusu, atıyorum önümüzdeki beş yıl içerisinde Aleyna Tilki’yle aynı partiye katılma isteği uyandıramazsak Mehmet sosyo-kültürel olarak sınıf atlama ihtiyacı da duymayacaktır. Dolayısıyla Mehmet en iyi üniversitelerde işletme, endüstri mühendisliği vesaire okumak yerine sırf tatil amaçlı gidip Sakarya’da Tarih okuyacak, sonra da babasının fırınına dönüp beyaz önlüğe talim olacaktır, bir de üzerine atanamayan öğretmen edebiyatı yapacaktır. Oysa bu çocuk 15 yaşındayken Balenciaga giymeye özense “bir gün kendi paramla gidip alacağım amk” dese fırıncılığın veya öğretmenliğin ona yetmeyeceğini fark edecektir, kim bilir belki babasının küçük fırınından yeni bir Simit Sarayı yaratacak, belki yeni bir Ülker doğacak yahut sırf fırındaki elektrikli ocaklara, buzdolaplarına ilgi duyduğu için yazdığı makine mühendisliğinde bir hocasının etkisinde kalıp yerli otomobiller üretmek için çalışacak. Türkiye 80 milyonu geçiyor, bugün 15 yaşındaki fazladan 100 bin kızımız çocuğumuz çok zengin olma hayali kursa bu 100 bin içerisinden binlerce doktor, binlerce mühendis, bir o kadar KOBİ ve belki de birkaç dev şirket çıkacaktır ki fazladan oluşacak istihdamı siz düşünün. Ayrıca merak etmeyin hayat onlarla uzun yoldan önemli olanın Balenciaga olmadığını öğretecektir, lakin bunu öğrenene kadar yaptıkları “hırslı”, belki de “açgözlü” seçimler kendilerine ve etraflarına refah olarak dönecektir.

Yazıyı biraz uzatıp birazcık riskli bir konuya da değineceğim. Ülkemizdeki genel tercih yukarıdaki Mehmet’in Balenciaga arzusuyla değil de vatan millet aşkıyla, ahlâk ve erdemle yanıp tutuşmasıdır. Söylemde harika duran bu kavramlar pratikte Mehmet’i en fazla memur yapıyor maalesef. Sınavı tutturabilirse asker oluyor Mehmet, tutturamadıysa polis oluyor. Daha hantal bir şeyse “ben öğretmen olacağım, gerekirse en ırak köşede öğretmensiz okullarda görev yapacağım, vatana aşkıyla coşan öğrenciler yetiştireceğim” diyor. Şimdi bunların hepsi çok kutsal meslekler ve çok önemli düşünceler, kabul ediyorum ama mevcut subay sayımız bir artınca ülke kalkınmıyor üzgünüm, isterse o subay ülkenin en zeki insanı olsun. Evet, tek bir nitelikli öğretmen birçok öğrencinin hayatını değiştirebilir ancak kadro fazlası 250 bin öğretmenimiz olunca eğitim seviyesi yükselmiyor, bunu lütfen anlayın artık. Hâlâ “öğretmenlik benim tek tutkum, öğretmen olma hakkım var” diyen insanlar var ki bu arkadaşların en azından yüzde otuzu “rahat meslek” diye öğretmenlik okudular. Şöyle düşünün, börekçilik de öğretmenlik de birer meslektir ve en nihayetinde gelir elde etmek için icra edilir. Bir şehirde beş börekçi varsa altıncısını açmak bence çok risklidir, hadi emek verdin onca masrafa girdin açtın börekçiyi, işlemiyor diye şikâyet etme hakkın da yoktur üzgünüm. Öğretmenlik okumak en başında ticari bir hamledir ve müşterisi kıt bir pazarda tezgâh kurmaya benzer… Kafası zehir gibi çalışan nice gencimiz ya vatan millet aşkıyla ya da “zaten benim yüksekte gözüm yok, memur olayım yeter, o kadar fizik formülünü niye ezberleyeceğim ki şimdi” diyerekten potansiyellerini heba ediyor. Yani tamam mühendis olmasın herkes ama babasından aldığı işletmeyi büyütsün meselâ, bir tekstil markamızı dünyaca popüler yapsın, ne bileyim. Kimya ve Tıpta ne kadar açık olduğunu gördü herkes, oraya yönelsin. Arkadaşlar, dijital bir çağda yaşıyoruz, kafanızdaki herhangi bir projeyi pazarlamak, satmak artık çok kolay, devletten veya ne bileyim Elon Musk’tan destek beklemeyi bırakın artık.

Sakıp Sabancı’nın ve Rihanna’nın dediği gibi “you have to work work work work work work work!”

– Muratcan Çiçek

Bu da benden size bonus olsun:

Standart
Genel

Etobur İnsan Kalmayana Kadar

Tanıştığımızda ikimiz de hazırlık sınıfındaydık, ben mühendisliğe geçecektim o da girişimciliğe… Lanet olsun çok güzeldi, beyaz ama kavruk teni dolgun ama sıkı vücudunu eşsiz kılıyor, çilli bebek yüzü ve turuncu saçlarıyla daha önce hiç tatmadığım bir lezzet vaat ediyordu. Uç derecede hiperaktifti, bana nasıl sürekli bilgisayar başında kalabildiğimi sorup dalga geçerdi. Bir hippiye göre çok estetik giyiniyordu, sesi de şeker gibiydi. İlk günden hastası olmuştum, onu etkilemek için çok fazla şeyden vazgeçecektim, çok fazla şey… Sanırım hayatındaki önemli bir boşluğu hayvan sevgisiyle doldurmayı denemiş, zamanla bu onu veganlığa kadar itmişti, üzerine eklenen yoga ve meditasyon tutkusu hiperaktif bir vücutta ilginç sonuçlar doğuruyordu, bu renkli ruha ayrıca çocukluğundan beri Ege Denizi ve doğası içinde aylarca kaybolma imkânı verilmiş, özgürleştikçe güzelleşen ruhu her şeyi ve herkesi kontrol altına alabilir hâle gelmişti. Onu Santa Cruz’dan çok önce tanımam ayrı bir tesadüftü, sanki o hep buralara ait gibiydi, safkan bir hippi… Ben mi? Bense doğma büyüme Adanalı olaraktan o yaşıma kadar haftada ortalama beş kilo et tüketen biriydim ve tanıştığım ilk vegana sırılsıklam âşık olmuştum.  Kız aslında oldukça liberaldi, ilk birkaç ay et yememi umursamamıştı, bir şekilde o da bana ilgi duymuştu ve birlikte mutluyduk. Lakin tüm ideolojisini insanlığın etoburluğunu bitirmek üzerine kuran bir kızın yanında acılı kebaplar götürmek çok tutarlı olmuyordu. Ayrıca onunla birlikte olmanın verdiği haz diğer her lezzetin üzerindeydi. Kademeli olarak önce vejetaryen, sonra da vegan olacaktım. Tabii ki sırf bunun için beni daha çok sevecek bir kız değildi, yine de hayatımızı kolaylaştırdığım için son derece memnundu.


Hazırlık biterken birlikte yaşamaya başlamıştık, o, ben ve biricik köpeğimiz Rysus… Yalnız ben bölüme devam ederken o Boğaziçi’ne, Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümüne geçmişti. Bir etkinlikte tanıştığımız Hatice Hoca etkiliydi bu kararda ve birlikte et tüketiminin insan genetiğini yüzyıllar içerisinde nasıl bozduğunu ispatlamaya çalışacaklardı. Hoca bir Yeşil Karanlık (Green Darkness) üyesiydi. Dünya nüfusunu barışçıl yollarla bir milyarın altına indirerek insanların sadece toplayıcılık yaparak ağaç kavukları ve yosunlu mağaralarda yaşamaları gerektiğini savunan uluslararası bir sivil toplum kuruluşuydu. Tanrı’nın bize vaat ettiği Cennet’e (bahçeye) ancak onu kendimiz kurarak ulaşabileceğimizi savunan, mevcut dinleri birbirine katan New Age bir öğretileri vardı. Meselâ İslâm’daki tasavvuf, vahdetivücut gibi fikirleri Hinduizm’deki meditasyon, hayvanların kutsallığı gibi düşüncelerle birleştiriyordu. Kâğıt üzerinde ise doğa dostu, hayvan sever sevimli bir stk’ydı sadece. Hatta iş dünyasındaki güzel bir lobi çalışmasıyla bağış yapılması popüler bir kurum hâline de gelmişti. Özellikle zengin iş adamlarının eşleri sokak hayvanlarını bize emanet etmeye başlamıştı. Türkiye’deki aktifliği bizimle birlikte giderek artmıştı, düzenlediğimiz birkaç farklı kampanya ile Polonezköy’deki geniş bir çiftlik kurmayı başarmıştık. Bu çiftlikte önceleri sadece kedi köpek bakıyorken daha sonra ticari kümes ve ahırlardan hayvanları kurtarıp buraya getirmeye başlamıştık. Çoğunlukla bu çiftlikte yatıp kalkmaya, benim Adana’dan getirttiğim otları çekip harika kafalar yaşamaya başlamıştık, tam bir komün ortamıydı, müzik yapan arkadaşlar eşliğinde meditasyonlarla kendimizden geçiyor, sabah olduğunda ise kimin kiminle uyandığını umursamıyorduk.

Biz dâhil olduğumuzda Türkiye’deki Yeşil Karanlık sadece 50 üyelik minik bir topluluk idi ve Hatice Hoca başkan idi. Üçüncü yılımızda ise sayımız 500’ü geçiyordu ve başkanlığı benimki devralmıştı. İkisi de son derece idealist ve çalışkan olmalarına karşılık benim hırsım ve Ortodoks iş bitiriciliğim yüzünden fiili olarak işlerin çoğu ve iplerin tamamı benim elime kalıyordu. Yani temel ideoloji umurumda bile değildi aslında, sadece benimkisi burada kendini daha değerli hissediyordu, onun dışında minimalst bir hippi topluluğu gibi gözüksek de tamamen hedonist bir gruptuk, kafamız sürekli güzeldi ve hiyerarşik olarak benimkisine kimse ilişemezken benim elimin altında hep farklı birileri oluyordu, neredeyse herkese dokunabiliyordum. Öte yandan Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlere açtığımız şubeler arasında sürekli bir hayvan yemi, kulübe ve bağış etkinliklerinde sattığımız kupaların trafiği oluyordu. Çoğunlukla gönüllüler vasıtasıyla kendi aramızda dönen bu trafiği benimkinden gizli de olsa uyuşturucu ticareti için kullanmaya başlamıştım. Buradan gelen parayı da bazen ismi saklı bağışlarla bazen de ürettiğimiz organik mamaların kâr marjına katarak kolayca aklıyordum. Kurtarılan daha çok hayvan, yeni barınaklar bana daha fazla zevk olarak dönüyordu, sınırsız alkol, en kalitelisinden mal, daha fazla kız… Hazdan ölmemek için kendimi okula veriyordum, neredeyse hiçbir tasam olmadığı için inanılmaz verimliydim, bütün dersleri A ile geçiyor, deli projeler üretiyor, küçük çaplı yatırımlar bile alıyordum. Sanayileşme, dolayısıyla kapitalizm ve kurumsal şirketler ideolojimize tersti aslında ancak ben yapay zekâ bilimini (Deep Learning) hayvanların şehirleşme yüzünden mutasyonunu modellemek ve bu ispat ile ideolojimizi güçlendirmek için öğrendiğimi ileri sürerek kendimi temize çekebiliyordum. Zaten her şeyi bilgisayar başında yapabiliyor olmam ve etrafımdakilerin bilgisayar biliminden pek anlamıyor olması işimi çok kolaylaştırıyordu. Öyle günlerdi ki ben İngiltere’deki bir e-ticaret şirketine yüz bin dolarlık bir sıralama algoritması gönderirken yenilerden adını bile bilmediğim bir fıstık yarım saattir Downtown’daydı ve benimki tam karşımızda o geceki yoga ritüelini gerçekleştiriyordu.


Üniversiteyi bitirdiğimizde benimki Hatice Hoca’nın referansıyla Stanford Biyokimyada doktora kazandı. Benden ise Türkiye’de kalıp başkanlığı yürütmemi istemişti. Kalsaydım muhtemelen daha özgür bir şekilde hareket edip topluluğumuzu ve faaliyetlerini iyice genişletebilirdim, zaten olduğum konum itibariyle cennette sayılırdım, üstelik yeni gelenlere (aslında inanmadığım) ideolojimizi çok iyi pazarlayabildiğim için toplulukta beni ruhani bir mentör olarak görmeye başlamışlardı. Lakin son üç dört yılda yaşadığım hiçbir haz, ki tahmin edilebileceğinizin ötesindeydiler, hiçbiri onunla birlikte olmak, nefesini nefesimde hissetmek kadar vazgeçilmez değildi. Ben de onunla birlikte gelip Stanford’ta değil ama UC Santa Cruz’da doktoraya başlayacaktım, Bay Area’da yaşayacaktık, ben sadece ders olduğunda aşağıya inecektim. Öte yandan UC Santa Cruz Yeşil Karanlık (Green Darkness) akımının ilk ortaya çıktığı yerdi ve hâlâ küresel ölçekteki kararlar burada alınıyordu. Cruz ormanlarını, cidden iki ağaç arasına gerilen bir hamakta yaşayanları görünce “Yeşil Karanlık” ismi çok daha mantıklı geliyordu. Benimki Santa Cruz’a bayılmıştı, artık yalınayak geziyor, neredeyse hiçbir şey giymiyor, bizimkinin Stanford’ta laboratuvar işi olmadığında soluğu West Cliff’te alıyorduk, vintage bir Transporter bize yetmişti. Aslına bakarsanız buradaki grupta da bizim Türkiye’de kurduğumuz düzenin neredeyse aynısı vardı. Sadece daha yaşlı ve kalabalık olan bu grupta hiyerarşi biraz daha karmaşıktı. Kurucumuz ihtiyar beyaz bir hippiydi, onun etrafında beyaz ve afro-Amerikan orta yaş bir grup bulunuyordu, bu çekirdek grup daha çok hippi ve Afrikan kültürü etkisindeydi. Gençlerin çoğunluğu ise beyaz ve Asyalı kızlar ve tek tük Hintli erkeklerden oluşuyordu. Kızların büyük bölümü ya benimkisi gibi tamamen ideolojiye bağlanmıştı ya da anlamadığı hâlde havalı olduğunu sandıkları için buradaydılar, genç erkeklerde inanmış taklidini iyi yapabilen bile yoktu, hepsi kız düşürme derdindeki saplardı ve çok sırıtıyordular.

Türkiye’de eriştiğim tatmin ve hâlihazırda düzenli bir ilişkimin olması burada odağımı korumamı sağlamıştı, her şeyden önce hiyerarşide yükselmek istiyordum ve insanları kolayca manipüle etmek gibi özel bir yeteneğim vardı. Zaten çok da karmaşık olmayan ve pratiğe dayanmayan fikirleri kâğıt üzerinde herkesten iyi kavrıyor, savunuyor ve pazarlıyordum. Buna ek olarak küçük detaylar herkesi beni olumlamaya itiyordu. Meselâ kurucumuzun olgun Çinli fantezisini keşfetmiştim, sırf onun için okuldan orta yaşlı bir profesörü convert etmiştim (çevirmiştim?). Sonra Ulu Rebecca’mız ot sarmayı bir türlü beceremezdi, bunu fark ettiğimden beri emrindeydim. Mevcut başkanımız ise kırk yaşlarında antik bir motosiklet tutkunuydu, son üç yıldır bir model için Amerika’yı karış karış dolaşmış ancak zaten az sayıdaki sahipleri alışverişe ikna edememişti. Ben gidip Los Angeles’taki bir dayıyı önce yerli bir çeteye tartaklatıp motoru dayıdan almalarını sağlamış sonra da motoru onlardan satın alıp başkana hediye etmiştim. Bu iş bitiriciliğim bana ideolojiyi kendi adıma esnetme özgürlüğü veriyordu, okul dışında Amazon ve Google’da staj yapmamı fazla büyütmemiştiler, ayrıca bu şirketlerdeki birkaç önemli yöneticiye kendi ideolojimizi aşılamış, onların yürüttüğü fonlama ile Ulu Rebecca’nın en büyük hayali olan sakat at barınağını Oregon’a kurabilmiştik. Tüm bunlar beni üç yılda başkanın gayri resmî sağ kolu yapmıştı, aynı şekilde Türkiye’deki gibi haz odaklı bir gündeliğe geri dönmüştüm.


Zamanla küresel çaptaki toplantılara bizi de katmaya başlamıştılar. Her ne kadar Kaliforniya’daki grup kurucu ve genel kurul gibi gözükse de Boston’daki oluşum çok daha faal ve aktivistti, saldırgan denecek kadar… Burada kurucudan ziyade Harvard’taki bir profesörün sözü geçiyordu, zaten bizim başkan da onun adamı gibi davranıyordu. Bu toplantılardan öğrendik ki Kaliforniya’dakiler sadece onursal olarak Yeşil Karanlık’ta varlığını sürdürürken Boston çok daha büyük planlar yürütüyordu, kurucu ekibe yeterli ödeneği sunup hoşnut tuttuğu sürece istediği kadar uç eylemler planlayabiliyordu. Meselâ ilk ciddi eylemleri İngiltere’deki Deli Dana kriziydi. Doğada mevcut olan bir hastalığın ahırlara bulaştırıp hızla yayılmasını sağlamışlar. Böylece insanların kırmızı et tüketimimi durdurmayı umduysalar da küresel sermaye daha hızlı hareket ederek hastalığın tüm dünyaya yayılmasını önlemiş. Benzer bir girişimi Kuş Gribi ile tekrar denemişler ve fakat milyonlarca kuşun itlaf edilmesi dışında ellerine hiçbir şey geçmemiş. Devamında ise Afrika’da primatları korumak amacıyla Ebola, Arap yarım Adası’nda ise develer için MERS yine Yeşil Karanlık eliyle yayılmış. Problem şu ki küresel sermaye hepsine anında karşılık veriyor, gerektiğinde milyonlarca hayvanı katletmekten geri durmuyordu.

Toplantıların birinde bir sonraki eylem planı tartışılıyor, başarısızlıklar gözden geçiliyordu. Amaçları pek umurumda olmamakla birlikte bir mühendis olarak problem çözmede iyiydim ve söz alıp şöyle dedim: “İnsan hastalanan ve hastalığı yayan bütün hayvanları çekinmeden öldürebiliyorlar çünkü onları önemsemiyorlar. Peki ya hastalık yine hayvanlardan insana geçse ama hayvanlar arasında değil de insanlar arasında hızla yayılsa ve daha ölümcül olsa meselâ? İnsanları itlaf edemezler herhalde…” Kaliforniya’dakiler biraz irkilse de Boston’daki Hoca fikrimi dâhine bulmuştu hem etobur insanları suçlu çıkaracaktık hem de Dünya nüfusunu azaltan bir girişim olacaktı. Peki ya çocuklar, onları nasıl kuruyacağız, onlar masum diye atılanlar oldu. “Eğer doğru RNA formülünü modelleyebilirsek çocuklara zarar vermeyecek bir enfeksiyon yayabiliriz ancak bu modelleme on yıllar alır” diye atladı benimki. “Linn Hoca!” dedim, Stanford’taki Linn Hoca’nın Google’ın Kuantum bilgisayarlarına erişimi vardı eş zamanlı olarak orada da yönetici olarak çalıştığı için.  “Eğer Linn Hoca’yı yanımıza çekersek aynı modellemeyi o bilgisayarlarda birkaç ayda çözümleyebiliriz” diye bir kısa yol daha önermiş oldum istemsizce. “O iş bende ya” dedi benimkinin doktora hocası, ellilerinde, sıradan, beyaz bir adamdı ve Yeşil Karanlık için her şeyi yapabilirdi. Linn Hoca ise biraz daha genç olduğu hâlde 3 çocuk babasıydı ve her Japon gibi aşırı derecede utangaçtı. Bizim hoca ertesi günü Linn hocayı koridorda sıkıştırıp uzun uzun öpüp taciz edecekti, bu masum ilan-ı aşkı bir öğrenci (ben) videoya kaydedip anonim bir şekilde hocaya şantaj yapıp kuantum bilgisayarlara gerekli erişimi sağlamış olacaktım. Tabii göstermelik olarak bizim hocaya da şantaj uygulayıp adamı yasak aşkının mağduru olarak gösterecektik ki Linn Hoca şüphelenmesin. Hoca bizim sadece Google’a sızmaya çalışan rakip bir şirket sanıyordu ve (ona göre) anlamsızca çalıştırdığımız algoritmaları sistemi yavaşlatmak adına düzenlediğimiz bir sabotaj olarak görüyordu, bu onun için kendi namusundan çok da kıymetli değildi. Bizse o sistemde ölümcül bir virüsün RNA’sını modellemiş oluyordu. Bu muazzam işlem gücüyle birkaç ay içerisinde de çocuklar için zararsız ama yetişkinler için son derece riskli bir virüs bulabilmiştik.


İki seçeneğimiz vardı, ya çözümlediğimizi bu modellemeyi laboratuvar ortamında kendimiz sentezleyecektik ya da… Dünya’daki bütün canlı örneklerinin tutulduğu bir veri bankası vardı ve ilgili herkes burada istediği DNA RNA örneklerini taratabiliyordu. Everest mağaralarında oldukça izole bir habitatı olan nadir bir yarasa türünde bizim elimizdeki modellemeye benzeyen ancak mutasyona uğrarsa insanlar için daha ölümcül olabilecek bir virüs çoktan teşhis edilmişti. Bu nadir yarasaların Wuhan bölgesindeki yerel bir türle etkileşime girebileceğini keşfettik, içlerinden hasta da bulunan bir düzine hayvanı Wuhan’da serbest bıraktık ve doğa gerisini bizim için halletti. Mevcut virüs önce kendisini yerli tür için adapte edecekti, daha sonra etraf diğer canlı türlerinde mutasyona uğrayarak daha da güçlendi ve insan bünyesi için hazır hâle geldi. Neredeyse 10 aylık bir mutasyon sürecinde mevcut Korona virüsünün güçlenmiş şekline bürünen bu virüse Yeni Korona Hastalığına da COVID-19 diyeceklerdi. Sonunda küresel sermayeyi yenmiş, yıllarca sürecek bir salgın başlatmıştık. İdeolojimiz bize doğal seçilime teslim olmamızı gerektirdiği için kendimizi herhangi bir şekilde koruyacak aşı vesaire üzerinde de çalışmamıştık. Zaten virüs doğal yollarla kendiliğinden geliştiği ve göçmen yarasacıklarımızı sahadan temizlediğimiz için kimse bağlantıyı kuramadı, devletler klişe bir şekilde birbirlerini suçladı ama suçlamalar kanıtsız kaldı.

İlk vakanın beş yıl ardından öl sayısı dünya genelinde milyonları geçmişti. Birçok ülke ekonomisi çöktü, onlarca karantina bölgesi merkezi otoriteye karşı ayaklandı, çoğu yerde ekonomik buhran ve izolasyon yüzünden iç savaşlar görüldü. Örneğin sıkı karantina uygulamamakta direnen Güney Kaliforniya ile sokakta 10 dakikadan fazla duranların vurulmasını talep eden Kuzey Kaliforniya iki ayrı devlete ayrıldı. Aynı şekilde Lombardiya Bölgesi’nin yarattığı yıkımla yüzleşmek istemeyen Güney İtalya bağımsızlık ilan etti, yine Ege, Trakya ve birçok Yunan Adası kendi başlarına özerklik ilan ettiler. Almanya ve Çin’de merkezi hükümetler mevcut sağlık bütçelerini dengeli dağıtamayacağı birçok kırsal bölgeyi, hatta bazı büyük şehirleri bile kendi ekosisteminden çıkartarak sözde bağımsızlık tanıdı. İngiltere başta olmak üzerine neredeyse bütün diğer ülkeler adeta feodal sisteme geri dönerek her şehri surlarla çevirip giriş çıkışı sınırladı. Bir anda Dünya’daki sınır bölge sayısı kat ve kat artıp bölgeler arası vize politikaları katılaşınca Dünya’daki ulaşım durma noktasına geldi. İnsanlar tren, otobüs, uçak gibi toplu taşıma araçlarını geri dönüştürerek daha çok sınır duvarı ördü. Ulaşımla birlikte birçok sektör daha çöktüğü ve enerji ihtiyacı azaldığı için karbondioksit salınımı da azaldı ve Küresel Isınma durma noktasına geldi. İnsanların bilinçaltında tüm bu felaketlerin sorumlusu olarak yarasa çorbası yiyenler kaldı. Öyle ki birçok dilde “o kimseyi/geleceği düşünmez, yarasa bile yer”, “ben sadece filanca kötülüğü yaptım, yarasa yemedim ki” şeklinde deyimler türedi.


2029’da geldiğimizde insanlar hâlâ et yemeğe devam ediyordu ancak Dünya üzerindeki insan dolaşımı neredeyse on dokuzuncu yüzyıldaki hızına geri düşmüştü, belki de daha geri… Bu yüzden insanlar arasında yeni bir salgın yaymak neredeyse imkânsızdı, ayrıca yeni ülkeler arasında hayvan ithalat ihracatı da yok denecek kadar azdı, zaten çok büyük çiftlik ve fabrikalar ekonomik krize dayanamamış, kapanmıştı. Bu yüzden küresel sermaye insanları konserve balık tüketimine yönlendirmişti. Sadece birkaç balıkçının idare edebildiği tam otomat gemiler tonlarca balığı denizden tutup yine tam otomatik fabrikalara getiriyor, çok az insanın emeğine ihtiyaç duyan bu fabrikalar seri bir şekilde çok sayıda konserve üretebiliyordu, ucuz ve sağlıklı et… Siz de aynı şeyi düşünüyorsunuz, değil mi? Neticede denizlerde balıklar için bir sınır yoktu ve sürekli hareket hâlinde sürüler aynı zamanda birbirleriyle de etkileşim hâlindeydiler. Eğer doğru yerde ve doğru zamanda doğru balıklara, onlara zarar vermeden bedenlerini taşıyıcı olarak kullanacak bir virüsü enjekte ederseniz birkaç yıl içerisinde milyonlarca insanı öldürecek yeni bir salgının fitilini ateşlemiş olursunuz. Bir sonraki beş yılda insan nüfusunun dörde biri sırf balık yediği için ölecekti. “Denizden babam çıksa yerim” deyimi yerini “deniz kenarında tavuk bile yeme” ifadesine bırakmıştı.

Daha fazla yıkım ve endişe içerisinde insanlar yeni bir umut arayışındaydı. Onlarca sahte peygamber, yüzlerce farklı din türedi. Yeşil Karanlık olarak biz de kendimizi buna adapte ettik, çok kısa bir özetle ilahi dinlerin aslında açgözlü insanlar tarafından manipüle ettiğini, asıl öğretide et yemenin de yasakladığını, bununla beraber kentleşme ve sanayileşmenin bizi dinden uzaklaştırdı, mağaralara dönüp meditasyon, yani ibadetle meşgul olmamız gerektiğini ileri sürüyorduk. Tabii bu fikirler o kadar doğaçlama gelişiyordu ki önce birbirimizi bu fikirlere inandırıyor, sonra da kitleleri peşimizden sürüklüyordu. Zaten son 10 yıldır sıkı yönetim altında bunalmış, mevcut inançlarını sorgulamakta olan insanlara ormanlara gidin, orada özgür olacaksınız, serbestçe için, sevişin, sadece et yemeyin, tek günahınız budur demek oldukça etkili oluyordu. Birçok insan minik gruplar hâlinde ormanlara, doğal yaşama göçüyor, kabileler hatta sadece birkaç çiftlik gruplar hâlinde doğada teknolojiden uzak bir yaşamı tercih ediyordu. Kendimizde çoğunlukla Los Angeles bölgesine, Santa Barbara ormanlarına göçmüştük. Yılın büyük bölümünü bir mağarada 12 kişilik bir grupla geçiyor, bazen çevre üniversitelerdeki hocaların referansıyla ziyaretçi akademisyenlik yaparak geçiniyorduk, okullardaki asıl amacımız ise misyonerlikti.

Yıllık toplantılarımız ise devam ediyordu. Boston bölgesi ise artık tam bağımsız bir devletti ve bütünüyle bizimkilerin kontrolündeydi. Zaten balık işini de onların imkânlarıyla gerçekleştirmiştik. Son bir darbe istiyorlardı, insanları kara hayvanlarından da tiksindirecek son bir salgın… Şu Profesör Kurban Bayramı’ndan nefret ediyordu, cidden tam bir hayvan katliamıydı. Ne var ki kurbanlık sayılan hayvanlar artık eskisi gibi toplu beslenmiyordu, canlı ticareti de zaten pek sık değildi. Giderek çöken ekonomide yem üretimine bağlı olarak kırmızı et üretimi ve tüketimi inanılmaz derecede düşmüş, aşırı lüks olmuştu. Orta gelirli aileler yılda toplu olarak belki bir kilo tüketebilirken düşük gelirliler için bu neredeyse imkânsızdı. Dolayısıyla kurbanın farz sayılacağı gelir düzeyi milyonerlik seviyesiydi. Kırmızı ete göre beyaz et nispeten daha erişilebilirdi, yine toplu üretimi sekteye uğramış olsa da çoğu çiftçi için küçük kümeslerde 50 60 kadar tavuk beslemek ahırlarda birkaç inek bakmaktan göre daha sürdürülebilir bir işti. Bunu doğru analiz edip son kozumuzu oynayacaktık. Denizler gibi gökyüzünde de bir set yoktu ve göçmen kuşlar senelerdir hiç olmadıkları kadar özgürdüler. Kargalar ile hem göçmen kuşlara geçerek Dünya’ya yayılacak hem de kümes hayvanlarına geçip insanlarla yayılacak yeni bir virüs geliştirildi. Benim üçü benimkinden olmak üzere beş çocuğum vardı (komün styla) ve insan öldürmekten bıkmıştım. Aynı şekilde benimki de artık mağaralarımıza çekilip etobur insanları rahat bırakmamız gerektiğini savunuyordu. Durmadılar, bizim açtığımız yoldan bizsiz ilerlediler, sonuç kıyamet olmuştu. Benimkinin uzmanlığı ve duyarlılığı olmadan, bu kez laboratuvar ortamında geliştirilen virüs kuşlara da insanlar kadar zarar veriyordu ve türler arasında çok hızlı yayılıyordu. Sanırım 2037 Noel’inden önce patlatılan bu salgın hindi yemeği geleneği yüzünden milyonlarca Hristiyan’ı katletmekle beraber on milyonlarca kuşu da telef etmiş, yirmi kadar kuş türü bir andan tükenmişti. Yaklaşık onar yıl arayla yarasa çorbası ve zehirli balıkların yarattığı toplu ölümlerden sonra bütün kuşların bir anda milyonları ölümüne sürüklemesi bütün insanlık şok içerisinde neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bize meyilli bilim adamları bütün bunların Küresel Isınmanın toplu bir sonucu olduğunu, önümüzdeki yıllarda benzer salgınların koyunlarda da görülebileceğini, et yemenin artık çok riskli olduğunu ileri süren yüzlerce “akademik” çalışma pompaladılar. Bununla beraber misyonerlerimiz özellikle Noel’e vurgu yaparak Tanrı’nın et yememizi istemediği, bu yüzden bize sürekli gazap ettiğini yaydılar. Böylece kendimizi hem mantığıyla hareket eden hem de inancıyla var olan birçok kitleye inandırmış olduk. Et tüketimi zamanla 2020’lerde sigara kullanımı gibi görülmeye, daha sonraları ise devletler tarafından yasaklanarak adeta uyuşturucu muamelesi görmeye başladı. Evet, nihayet olarak misyonumuz olan Dünya nüfusunu bir milyarın altına indirmek ve insanların etoburluğunu bitirmek konusunda oldukça ilerleme kaydetmiştik, üstelik son derece barışçıl yollarla…


Umarım, bu yazıda bahsi geçen şahıs ve kurumlar sadece hayal ürünüdür. Yoksa…

Muratcan Çiçek

Standart
Genel

Savaşçı ve Zavallı

Ben bir savaşçı olarak doğmuştum. Annem anlatıyor, üç aylıkken ağzımdan düşen yalancı memeyi ağzıma geri götürmek için ellerimi kullanamaz, yine de dakikalarca uğraşıp ayağımla omzumla bir şekilde memeyi ağzıma geri alabilirmişim. Sonra yıllarca üzerime uygulanan rehabilitasyonu fizik tedaviden öte askeri bir eğitim gibi görüyordum çünkü şınav çekmek gibi benden beklenen komutların neredeyse hiçbirini yerine getiremiyordum, bu hareketler sırasında fazlasıyla acı çekip bu acının bir nedeni, amacı olduğu konusunda sürekli telkin alıyordum. Daha dört beş yaşında beceremediğim fiziksel hareketler yerine diğer yetilerimi ön plana çıkarak eğitmenlerimi manipüle edebileceğimi keşfetmiştim, zorunluluktan edindiğim bu kabiliyet, zamanla her şeyin bir psikolojik savaştan ibaret olduğunu sanmama neden olacaktı.

Diğer taraftan hareket kabiliyetim kısıtlı olduğu için çorap giymekten tutun, yorganla üzerimi örtmeye kadar neredeyse her nesneyle ayrı ayrı savaşmam, çeşitli stratejiler geliştirmem gerekiyordu. Yeteri kadar farklı yol denediğimde birçok şeyi başarabileceğime inandırmıştım kendimi. Zamanla bu denemelerin hepsini tek tek uygulamam gerekmediğini, bazılarını kafamda simüle edersem daha az yorulup daha hızlı çözüme ulaşabileceğimi de keşfetmiştim. Tabii ki beş yaşında “psikoloji”, “strateji”, “simülasyon” gibi kavramları bilmiyordum, sadece o zaman farkında olmadan yaşadığım şeyleri şimdi bu kelimelerle ifade edebiliyorum. Bu simülasyon kısmı zamanla problem çözmeden aldığım hazzın yerine geçmeye başladı. Meselâ bisiklet sürmem pratikte imkânsızken bunu teoride, yani zihnimde en mükemmel şekilde simule edebiliyordum ve neredeyse aynı hazzı duyabiliyordum. Bu haz sadece zihnimde canlandırdığım simülasyonun inandırıcılık kat sayısına bağlıydı. Örneğin “bakın şimdi sokaktayım, bisiklet sürüyorum” demek bir simülasyon değildir ve hiçbir haz uyandırmazdı ben de. Öncelikle evden çıkmam, bunun için annemden izin almam, sonra giymem, ayakkabılarımı seçmem, hayali bisikletimi kömürlükten çıkartmam, sokağa kadar götürmem, yani bütün bunları tek tek zihnimde canlandırmam gerekiyordu ki gerçekten kendimi orada hissedebileyim. Kısa sürede bu simülasyonlar öyle bir noktaya geldi ki önce babamdan bisiklet istediğimi, babamın maaşı gününü beklediğimizi kurgulamaya başlamıştım. Hatta bazen bir simülasyonda babamların çok pahalı olduğu için bana bisiklet alamadığını, bunun için çok ağladığımı, beni basit bir oyuncakla avutmaya çalıştıkları ancak benim buna tav olmayıp oyuncağı kırdığımı, buna çok üzdüklerini kurguladığım bile oluyordu. Artık benim için zihnimde “bisiklet sürdüğümü canlandırmak” önemli değildi, sadece bir konu seçip o konuda bin bir farklı simülasyon canlandırıyordum, neredeyse yarısında mutsuz hissettiğim, bazen çok üzüldüğüm bu simülasyonlara bu yüzden “hayal” demek istemiyorum, değildiler çünkü. Ve evet, neredeyse hepsinde önce kendime “nasıl iyileştiğimi” açıklamam gerekiyordu, çoğunlukla balkondan düşüyor, bazen ameliyat oluyor, bazen öyle bir anda ayağa kalkıveriyordum ama bu kısmı çoğunlukla sıkıcı bulup kendimi bir türlü ikna edemediğim için çabuk atlıyordum ve asıl olay örgüsüne geçiyordum.

Adının maladaptive daydreaming (MD) olduğunu yeni yeni öğrendiğim bu huyum aslında bir tür hastalıkmış. Altı yedi yaşıma geldiğimde artık bizim ev, sokak, kasaba ve sıradan çocuksu olaylar beni kesmez olmuştu. Daha aksiyonlu simülasyonlar canlandırmaya başlamıştım ve alacağım hazzı yüksek tutmak için inandırıcılığımı koruyabilmem, bunun için de her detayı önceden öğrenmiş olmam gerekiyordu.  Altı yaşında iyi kötü her çocuk kendini pilot olarak hayal etmiştir. MD rahatsızlığı olan çocuklar ise iç dünyalarında önce savaş pilotu eğitimi alıp sonra savaşa katılırlar, sonra uçağı vurulup paraşütle düşman bölgesine düşerler, günlerce tek başına mücadele verip evine döndüklerini kafalarında on iki on üç saat canlandırırlar. İşte bu yüzden kendimi lanet olası her detayı öğrenmek zorunda hissediyordum. Ya bir gün elmas kaçakçısı olursam, bir F1 pilotu kaza geçirirken neler yaşayabilir, dalgıçlar birbirleriyle nasıl haberleşir, sahte parayı nasıl aklayabilirim? O kadar farklı şeyleri inceleyip zihnimdeki simülasyonlarda kullanıyordum ki uç örnekleri saysam aklınız dururdu. Bu yüzden kendimi her konuda sürekli olarak eğitimde hissettim 23 yaşlarıma kadar… İzlediğim her filmi, okuduğum her kitabı, gördüğüm her haberi “a demek ki bu durumda şöyle davranmak mantıklı, şu hatayı yapmamalı” diye inceliyordum. Hatta rasgeldiğim müstehcen sahneleri bile “hm şu boydaki arkadaşları şuradan başlayarak şu şekilde…” diye ders çıkartarak izliyordum. Tıpkı bir savaşçı gibi sürekli eğitimde, sürekli tatbikattaydım, her olasılığı önceden hesaplamam, bunun için etrafımdaki insanları çok iyi analiz etmem, psikoloji öğrenmem, aynı anda hep komünist hem de cihatçı terörist gibi düşebilmem gerekiyordu ki simülasyonlarımdaki yan karakterlerim gerçekçi olsun ve daha fazla haz alabileyim…

İlköğretimde çok başarılı olmam, mezun olduktan sonra annemi liseye başlamak için manipüle edebilmem, lisede çok başarılı olmam, tamamen imkânsız olduğu hâlde bilgisayar mühendisliği kazanmam, üniversitede çok başarılı olmam, Amsterdam, Oregon için çok kısa sürede inanılmaz bir bütçe kurabilmem ve Oregon’da da çok başarılı olmam, Google bursu, şan şöhret, iş, para, aşk… Hepsinin bir amacı vardı, her şey lisede kurduğum en büyük simülasyona göre işliyordu. Allah’ın da tam desteğini aldığıma inanıyordum çünkü emeğimin yetmediği yerde duam açıyordu kapıları, ben seçilmiş olmalıydım, planım en hayırlısı olmalıydı ki tıkır tıkır işliyordu. En iyi yerde, en değerli konuda doktora yapacak, en üst pozisyonlara gelecektim, dünyayı bile yönetebilir, bütün savaşları bitirebilirdim. Defalarca kez simüle etmiştim zaten, sadece gerekli adımları bir bir uygulamam gerekiyordu. Etrafımdaki herkes bana öylesine inanıyordu ki…

Her şey yolunda ilerlerken bir gün biri kulağıma “sen varoşsun, bu kadarla yetin, asla ona sahip olmayacaksın, asla onlar gibi yaşayamazsın, hep yukarı bakma, azıcık aşağı bak!” diye fısıldadı. Aşağı baktım ve düştüm. Muhtemelen hâlâ en dipteyim… Oysa yıllardır en yakından gelen bu sesi o güne, yani yaklaşık üç dört yıl öncesine kadar her seferde bastırabilmiştim. Ne zaman radyoda bu fısıltı çalmaya başlasa kanalı bir çift mavi göze çeviriyordum. Son birkaç yılda aynı frekansta artık bir İzmir rüzgârı esiyordu, aynı güçte miydi, daha mı yakındı hatırlamıyorum ama önemli olan fısıltıyı bastırmaktı zaten ve bu yetiyordu. O gün nedense elim düğmeye gitmedi, gidemedi… Yükseldi fısıltı, ben varoştum işte, sakattım, fakirdim, güçsüzdüm, onlar gibi olamayacaktım hiçbir zaman… Son umutla elimi uzatıp kanalı değiştirmeye çalıştım ama bütün frekansları aynı fısıltıyı çalar olmuştu ve ben tükenmiştim.

Küstüm… Bir çocuk gibi küstüm bütün hedeflerime. Çıkarttım apoletlerimi, Allah’tan başlayarak bana destek olan herkesi uzaklaştırdım kendimden, birçoğunu kırdım döktüm, ne köprüleri ateşe verdim ardımdan. O fısıltı haklıydı, asla ona sahip olmayacaktım, asla onlar gibi yaşayamazdım. Artık eğitimde değildim, bir görevim yoktu, misyonumu kaybetmiştim. Ne zaman bir film izlesem veya böyle bir yazı yazsam bunu sırf var olan sorumluluklarımı daha da ertelemek için yapıyordum ve yıllardır hiçbir şey öğrenmiyordum. Bu kadarı yeterdi, hatta daha azı, daha da azı… Daha yukarıda olmayı hak etmiyordum, burada olmayı bile hak etmiyordum ben, bir zavallıydım artık. Sadece nefes alacak kadar yaşamam gerekiyordu sadece, fazlasını hak etmiyordum çünkü ben farklıydım, aşağıydım. Ne zaman yeni bir şey denemeye heves etsem hep aşağıda, aşağı olduğumu gözümün önüne almam gerekiyordu. Artık o kadar başarısızlaştırdım ki kendimi, on yıldır yazdığım kodu bir türlü yazamıyorum, defalarca yaptığım ödevi artık yapamıyorum veya yüklemeyi unutuyorum. Aslında her şeyi unutuyorum artık, pasaportumu sokakta unutuyorum meselâ, teslim edeceğim işi unutuyorum, kiramı unutuyorum, gururumu unutuyorum. Komik, eskiden yeni tanıştığım insanlar “ne kadar dikkatlisin, o detayı nasıl gördün, şu problem ancak sen çözebilirsin” diye şaşkınlıkla hayran olurken artık “bu dikkatsizlikle buraya kadar iyi gelmişsin, nefes almayı da unutuyor musun, sen niye böylesin?” diye sadece sitem ediyorlar. Artık seçilmiş veya denk değilim ben, tıpkı ilkokuldaki gibi “kaynaştırma” olarak bulunuyorum her ortamda, insanlara sadece yük oluyorum, ayak bağı oluyorum. İnsanların beni aralarında istemelerini istemiyorum. Çünkü hiçbir zaman onlar gibi olamayacağımı fısıldıyor, sen aşağıdasın diyor, “kaynaştırma” kal hiçbir zaman “onlardan” olma, olama diyor…

Ne bir çift mavi göz kaldı artık ne de İzmir rüzgârları, bir tek o fısıltı… O radyo düğmesine gitmeyen benim zavallı elimdi, yoksa üçü de hâlâ masum…

Standart
Genel

Biz Savaşmadık…

Dediğim gibi, iki gün sonra doğum günüydü, 20 Kasım… Benden sadece iki hafta sonra haftanın aynı günü doğmuştu. Daha lisedeydik, lise son, ilk teneffüste onu arka merdivenlerine çekmiştim. Sanırım kâğıt üzerinde yangın merdiveni olarak gözüken ancak bina dışına çıkışı olmayan ve binanın en sonunda bulunan bu merdivenler öğrenciler tarafından aktif kullanılmıyordu, en azından temel işlevinde. Nöbetçi öğretmenlere uzak kalan bu bölge okuldaki kavga dövüş veya aşk sahneleri için birebirdi. Duvara yaslayıp dudaklarından küçük bir buse aldım. “Ne yapıyorsun ya, okuldayız!” diye sessizce bağırdı, iki yıldır her seferinde bezmeden nasıl aynı tepkiyi verebiliyordu anlamıyorum, naz işte… Daha uzun bir buse ve sırtıma sakladığım kutuyu çıkarıyorum: hediye paketi şeklinde iPhone 4s kutusu, piyasaya çıkalı daha bir ay olmuştu. “Aşkım bu ne?”, trip katsayımız artıyordu. “Doğum günü hediyen” diye sırıtmıştım. “Geri zekâlı daha iki gün var!”, “bilmiyorum ama o zaman sürpriz olmayacaktı ki”, “ya ama bu çok pahalı, ya nasıl…”, “küçük yazılım işleri yaptığımı biliyorsun”, “seni bir gün içeri alacaklarını da biliyorsun dimi, söz vermiştin?!”, “ya bir şey olmayacak bea, gel sen” ve sarıldık. Aldığım yazılım işlerinin pek aydınlık tarafta olmadığını işlerin getirisinden anlayabiliyordu, defalarca bırakacağıma dair söz versem de o yaşlarda en kolay para, en güzel paraydı. Daha da uzun bir buse, zile daha dört dakika var, tam ipekten boynuna ineceğim…

Bir patlama sesi… O kadar sarsıldık ki ben yere devrildim, cam, amına koyayım yanımızdaki pencerenin camı patlamış lan! “Aşkım ne oluyor?”, iç koridora bakıyorum, kattaki bütün sınıflar binanın ortasına, ana merdivenlere yönelmiş, herkes birbirini eziyor, “aşağı!” diye bağırıyorum. Kızın elinden tutup aşağı sürüklüyorum, o merdivenleri kullanmak kimsenin aklına gelmiyor çünkü çıkış yok aq, en alt kattan bir an iç koridora yöneliyoruz ama “hayır” diyorum, orta merdivenler ve çıkış kitlenmiş durumda, kız beni kolumdan çekip ilk sınıfa sokuyor, öğretmen masasının altındayız. Uçak sesleri, birkaç patlama daha, sanki bir orospu çocuğu son ses Call of Duty oynuyor. Son patlama arka bahçeden geldi, oyun değil bu, hayır. Sarsıntılardan tavanın sıvası dökülüyor, sınıf toz içerisinde, “burada ölürüz” diyorum, pencereye yöneliyoruz, çok uzaktan güçlü bir patlama daha, gökyüzü şimdiden simsiyah, “camı kıralım” diyor Merve, zemin kattayız zaten, dışarı atlıyoruz. Öğrenciler birbirlerini ezerek kaçmaya çalışıyor, bazı hocalar arabalarına binmiş ama bahçe kapısından çıkmaları imkânsız, arabaların üzerinden atlıyor çocuklar, birinin tavanı çöküyor, bahçede çocukları tahliye etmeye çalışan Tunçel hocayı görüyorum, “hocam, ne oluyor???”, “düşman Silivri’den çıkartma yapıp buraya kadar gelmiş, Gelibolu’ya çekiliyormuşuz” diyebiliyor telaşla.


Ne düşmanı ne çıkartması, yirmi birinci yüzyıldayız, ne oluyor amına koyayım? Beynimde bunlar dönerken yapabildiğimiz tek şey koşmaktı, bize gidecektik, annemi alıp arabayla yola çıkacaktık, kızın yurdu da hemen arka sokağımızdaydı. “Beş dakikan var” diyordum bizim stadı hızla geçerken. Köşeye geldiğimizde Çakır Döner’in olduğu binanın tamamen çöktüğünü fark ettik, şiddetle adımı haykırdı kız, ağlıyordu. Durmazdım, “anne!” diyerek ileri atıldım, bizim bina hâlâ ayakta gözüküyordu. Birkaç adımdan sonra kızın ilerlemediğini fark ettim, şoka girmişti. Başını iki elimin arasına alıp sarstım, “ölmüşler…” diye sayıklıyordu binayı göstererek, sertçe öpüp “ilerlemek zorundayız” dedim, eline yapışıp sürüklemeye devam ettim. Bizim binanın önüne geldiğimizde bir ışık bitişik binaya saplanıp üç dört dairelik bir oyuk açtı. “Yurdu unut!” diye bağırıp şiddetle kapıyı tekmelemeye başladım, “anneee!” diye haykırıyordum. “Aşkım, buradalar bak!” diye kazan dairesinin girişini gösterdi. Birkaç kadın apartmanın altındaki mahzene sığınmışlar, “anahtarlar nerede? Gidiyoruz” dedim, annem ayakta durabildiğine göre hâlâ hayattaydı, gerisini düşünecek zamanım yoktu, gitmek dışında hiçbir şey düşünemiyordum. Annemden anahtarları kaptığım gibi arabayı çalıştırdım. Tam gaza basacağım sırada tekrar haykırdım, “Anneannem, kahretsin anneannem nerede?”. 80 küsur yaşında anneannem on yıldır bizimle birlikte yaşıyordu, topal sayılırdı ve son birkaç yıldır gözleri görmüyordu, “anneannem nerede?!”. “Ben gelemem, zaten yaşayacağımı yaşamışım, te buracıkta namaz kılar dururum, sen çocuklarına sahip çık” demiş anneme, odasında kalmış yani. Bu sırada gökyüzünde bir patlama daha oldu, kocaman bir uçağın stat tarafına doğru çakılışını izledik.

Gaza basarken gözlerimden yaşlar süzülüyordu, annem hiddetle salavat filan getiriyor, bir yandan ağlıyordu. Merve, Merve artık ağlayamıyordu bile, masmavi gözleri şişmiş, yanakları ıslanmaktan buruşmuştu, burnu kıpkırmızıydı ve dudakları sürekli titriyordu. Saçları parmağımın ucuyla düzeltirken “çıkacağız buradan, kurtulacağız” diyerek ondan çok kendimi teselli etmeye çalışıyordum. Ana caddeye dönemezdim, camiin arkasından Gelibolu yoluna çıkacaktım. Bir an İsmail Dayımı aramaya çalışacaktım ama şebeke çoktan çökmüştü. Biz yan yoldan ilerlerken ana yolda askeri bir konvoy geçiyordu yine Gelibolu’ya doğru, biraz dikkat edince bazı araçların Yunanistan Askeriyesi olduğunu fark ettim, bizim bazı araçlarda da NATO flaması vardı. Lan yoksa İstanbul’dan? Ya yok amına koyayım, ne oluyordu lan?! Düşünebildiğim tek şey Silivri tarafından çok güç bir saldırının saatler içerisinde Keşan’a varmış olması gerçeğiydi, bu hızla en geç yarın bütün Trakya göt içi kadar yarımadaya yığılmış olacaktı. Hoca çıkartma demişti, deniz üstünlüğü… Direksiyonu ters yöne kırdım, “oğlum ne yapıyorsun?”, “Gelibolu’da herkes ölecek, hepimizin yakayı geçmesi imkânsız!”. İpsala’ya gidecektim, sınırı geçebilirsek Selanik’e kadar sürebilirdim. Gelibolu içeriden gelecek bir saldırı için savunmasızdı, düşman her kimse Yunanistan sınırında daha çok zorlanmalıydı, nihayetinde ülke sınırı aynı zamanda Yunanistan’dan stratejik savunma hattıydı. Tek sorun içeri nasıl geçeceğimizdi, yol boyunca patlamalar oluyor, askeri konvoylar geçiyor, savaş uçakları birbirini kovalıyordu, gökyüzüne bakmadığım için kim ne anlamıyordum, sadece gökyüzünden sürekli alev topu hâlinde bir şeyler düşüyordu.

Yoldaki benzinliklerin kimisi ateş almış yanıyor, kimisini birileri yağmalıyordu. Bir an bu çok mantıklı geldi, İpsala içerisinde rastgele bir markete girip arabayı erzakla doldurduk, erzak, koli bandı, pil, pamuk ve ped, ne bulduysak doldurduk, dükkânın sahibi zaten terk etmişti orayı (kasayı da kontrol ettim, boştu). Kapı ilçeden beş kilometre kadar uzaktı, ne vardı ki yaklaşamadık bile, insanlar çoktan kuyruk oluşturmuş, yol tıkanmıştı, derken beş altı araç önümüzdeki bir kamyonete uçak mermileri isabet etti, onun deposunun patlamasıyla birkaç araba daha alev aldı. Ben arabayı araziye kırıp birkaç yüz metre daha ilerleyebildim ama giderek genişleyen konvoy sürekli ateş altında kalıyor, patlayan araçlar yüzünden ilerlemek imkânsızlaşıyordu. Pes eden yüzlerce insanlar gibi biz de arabayı bırakıp yürümeye başladık. Kapıya vardığımızda daha yeni öğlen oluyordu, havadaki çatışmalar sürekli artıyordu. İlçeden de dumanlar yükselmeye başlamıştı. Sınır kapısında 200 kadar personel kalmışken bizim sayımız binleri buluyordu, gümrük binasının hemen dibine düşen bir uçak ipleri koparmaya yetmişti, insanlar akın akın kapıya yöneldiler, havaya birkaç el ataş açılsa da o korkmuş kalabalığı kimse durduramazdı. Aynı kalabalık Yunan askerleri eşliğinde sonradan adının Peplos olduğunu öğrendiğimiz köye kadar yürümeye devam etti, sağda solda bir sürü askeri araç, tank tüfek, obüs filan görüyorduk, mevcut yığınağa da sürekli yenileri ekleniyordu. Bunların arasında farklı farklı ülkelerin araçları vardı, daha kiminle savaştığımızı anlayamadan ülkemizi terk etmiş olduk.


Bitkin bir şekilde köyün girişindeki bir kaldırıma çöktük, Merve kollarıma yığıldı, annemin tülbenti hangi ara neden parçalamıştı, hatırlamıyorum bile. Neredeydik amk, ne oluyordu? Sadece en yakınımda, yine bizim köylerden kaçıp gelen üç yaşlı amcayı duyabiliyordum. “Ye’cüc ve Me’cüc çıkmış diyorlar”, “Deccal’mış bu, Deccal’ın ordusuymuş”, “Kancık Yunan’ın işidir kesin”, “ayrettin abi, üyle olsa bizi alırlar mı buracağa kadar?”, “Hep tuzak işte, birazdan kesiverecekler epimizi”, annem birden irkildi dayının söylediklerinden. Diğeri devam ediyordu “Amerikan’ın oyunu o zaman?”, “Yok bea, hani şu gümrüğe düşen uçak, ben gördüm Amerikan uçağıydı o, onu da o üçgen şeyler tepeliyordu”, “Bacanağını sikem, Ruslar mı daldı diyon sen?”. “Rus muz bilmem ben, yalnız te büyle büyle üçgen şeyler gördüm havada” diye gösterdi eliyle üçgen işareti yaparak. Altmış yaşlarında olup gözlüğünün bir camı paramparça olan dayı olayın şokundan saçmalıyordu muhtemelen. Bitmiş hâlde kollarımda içi geçen Merve’nin saçlarında kaybolmak üzereyken sınır kapısının olduğu tarafta şimdiye kadarki en güçlü patlama gerçekleşti, o kadar güçlü sarsıldık ki etrafımızdaki birkaç bina o anda sarsıntıdan yerle bir oldu. Havada birden 10 kadar uçak ve onlarla savaşan tuhaf araçlar belirdi. Tövbe estağfurullah, dayı haklı çıkmıştı amk, o neydi lan? Ananı avradını, neyle savaşıyorduk lan biz? Manevralarından itme gücüyle çalıştıklarını sandığım bu üçgenimsi hava araçları bir uçaktan oldukça küçük ve kıvraktı, Bir Drone’a kıyasla da çok daha fazla silah yüklü olmalıydı ki amına koyduklarım sabahtan beri içimizden geçiyordu.

Sadece 15 metre ilerime, kalabalığın tam ortasına bir uçak daha düştü, altında kaç kişinin kaldığı sayamazdım ama birbirini ezenler uçağın düştüğü alandan çok daha fazla ölüme yol açtı. Tahminen bin nüfuslu bu köy bir anda beş altı misli Türk ile dolmuştu ve nerede konaklayabileceğimiz konusunda kimsenin hiçbir fikri yoktu. Kesin olan tek şey, buranın da güvenli olmadığıydı. Türkiye tarafından gelen patlama sesleri giderek sıklaşıyor ve de yakınlaşıyordu. “Geliyorlar” dedi Merve korkuyla, hepimiz titriyorduk, akşamüstüne doğru Kasım soğuğu ölüm korkusuyla karışıyordu. Sadece yarım gün içerisinde yaşadıklarımızın dehşeti bize her şeyi yaptırabilirdi. Daha içeri ilerlemeliydik, burada güvende değildik, biliyordum. Köyün arka sokağında bizi okuldan bozma bir yere itelediler, yan duvarında bakımsız bir E30 duruyordu, gözüme ilişti. “İçeride millet birbirini çiğner, biz şöyle duralım” diyerek annemi arabanın kapısına yaslanacak şeklinde konumlandırdım. Merve’yi de çekiştirerek aracın diğer tarafında ön kapıya dayadım. “Tatlım hırkanı verebilirsin çok hızlı”, kızın pembe hırkasını çıkartıp elime dolarken kızı sert bir şekilde öpmeye başladım. Zaten beş on saniye aralıklarla duyduğumuz patlama seslerinden sürekli tedirgin olan kalabalık bizi fark edemedi bile, sadece en yakınımızdakiler bizi ayıplamak üzereyken yumruğumla camı kırıp kapıyı açabildim, kızı içeri doğru ittiğimde çevremizdekiler sadece tiksinerek bizden uzaklaşmak istediler. “Çabuk annemi içeri al”, panik ve korkuyla sadece dediğimi uygulayan Merve içeriden diğer taraftaki kapıyı açıp annemi resmen yaka paça içeri çekti ve kapıyı kapattı. Şaşkınlıktan şok geçiren annem ölmüş babama sövmek ile şahadet getirmek arasında bir şeyler sayıklıyordu. İlkokuldan beri istemeye istemeye gittiğim sanayide zaman içerisinde düz kontakla araba kaldırmayı da öğrenmiştim, aynı yöntem bu emektarda da çalışmıştı. Gazı kökleyip Yunanistan içerisine doğru sürmeye başladığımda insanlar hâlâ kızı neden öptüğümü düşünmekle meşguldü.

“Siktiğimin memur kafası!!!” diye bağırdım direksiyonu yumruklarken, “amk arabasında çeyrek depo bile benzin yok!”. Paniklemenin Nirvana’sındaydım, zorla girdiğim bir ülkede, deposu boş çalıntı bir arabayla bilinmeze giderken annemle sevdiğimi de yanımda sürüklüyordum, sadece 17 yaşındaydım, arabanın vitesi bir türlü dörde geçmediği için hüngür hüngür ağlamaya başlamıştım. Annemler benim hareketlerim yüzünden dehşete düşüp o kadar sinmiştiler, yok gibiydiler, Merve artık titreyemiyordu bile. İleride bir benzinlik gördüm, arabayı çekip indim. Etrafta pompacı sandığım kırk yaşlarında biri vardı, yerli halktandı muhtemelen, adamın yakasına yapışıp yumruklamaya başladım, yere düştü, cebinden pompanın anahtarını aldım, ben depoyu doldururken içeriden daha yaşlı iki adamdı çıktı ama uzak durdular, diğer adamda yerden kalkmamıştı, arabaya binerken plakaları sökmek geldi aklıma, söküp bagaja attım, o üç adam kıpırdamadan öylece beni izledi. Tekrar gaza bastığımda annem usulca “oğlum paramız vardı, adamı niye dövdün, güzelce isteseydik ya?” dedi, verecek hiçbir cevabım yoktu amına koyayım. Kaçma psikolojisi, sorumluluk bilincimi köreltmiş olmalıydı, zaten üzerimizde hiçbir kimlik yok, buraya ait değildik, zaten kaçıyorduk, ne için neden kaçtığımızın bir önemi kalmayacaktı bir süre sonra.


Patlama sesi duyulmayana kadar sürecektim, annemler perişan bir hâlde uykuya dalmıştı. Bir yerde durup kırık camı hırkayla örtmeye çalıştım. Üzerimde sadece okul gömleği vardı, Merve’nin bir de hırkası üzerindeydi, onu da almış bulundum. Annem evden çıktığı için üzerine montunu filan da almıştı, arada değişimli olarak Merve’nin ve benim omzuma atıyordu, bir de evde nakit filan ne varsa toplamış işte. Cep telefonlarımızı filan da saysak üzerimizdeki para bize en fazla birkaç hafta yeterdi, hem nerede kalacaktık? Saatlerce sürdükten sonra Selanik’e varabildim, burada da kaos vardı, gece yarısı olmasına rağmen sokaklarda insanlar koşuşturuyordu, birçok aile arabasını yüklüyor, göç etmeye hazırlanıyordu, dikkat çekmemek için arabayla sokaklarda yavaş yavaş dolaşıp Türkçe duymayı umut ediyordum. Nihayet orta yaşlı bir kadının ağzından “hadiyin bre, çabuk çabuk, bak Bulgar almayacak bizi, kalacaz burlarda, götümüzü başımızı yicek o zebaniler” sözlerini duydum ve sağ çektim. “Ablacığım” diye kadına öyle bir sarıldım ki kandın neye uğradığını şaşırdı. Biz kimiz, nereden geldik duyunca daha da dehşete kapılan kadın arabaya eşya yüklemeyi de bıraktı. Meğer haber çıkmış, ateş hattında olup 24 saat içerisinde Evzoni kapısına ulaşabilen Yunanistan vatandaşlarını Bulgaristan’a alacaklarmış. Bizim oradan geçmemiz şimdilik imkânsızdı, zaten perişan hâldeydik. “Biz sizin evinizde misafir kalsak” diye ümitsizce atladı Merve. Orospu karı nereden gördüyse “olur ama kiramı peşin alırım” diyerek kızın cebinden ambalajlı telefonu çekti aldı, “eh savaş zamanı şimdi, mal canın yongasıdır bea”. Dudak büksek de kadının bizi sokaktan iki de bir geçen devriyelere ihbar etmesi sonumuz olabilirdi. Kadın arabasını çalıştırırken hâlâ “şoparlara bak be, millet canını kurtaramıyor, bunlar iPhone derdinde” diye sayıklıyordu.

Kadının gecekondu iyisi evi sadece iki oda ve sobalıydı. Elektrik şebekesi burada da çökmüş sayılırdı, bir gidip bir geliyordu. Sadece sıcak su, biraz erzak ve yatak bulduğumuz için şükrediyorduk. Annemleri yerleştirdikten sonra arabayı iki sokak öteye bıraktım, camı kırık olduğundan tekrar bulmayı umut etmiyordum. Dönüşte eve yürürken deniz tarafından ama çok uzaklardan bir patlama sesi duydum ve istemsizce gülümsedim, hâlâ uzaktaydılar, etrafımdaki binaların hâlâ camları vardı, tepemizde yine sürekli savaş uçakları, helikopterler geçse de en azından düşmüyordular amk, çok huzurluydum lan! Eve girdim, Merve, uyumamış, bana sandviç hazırlamış, “Aç kalınca migrenin tutuyor” diyordu, sahi benim koskocaman migrenim vardı lan, kıl kadar streste bütün günümü piç ederdi, ölüm korkusuyla hiçbiri hissetmiyormuş insan. Merve… Merve’ye sımsıkı sarılıyordum, aşktan çok korkudan sarılıyordum, ikimiz de titriyorduk, hiçbir bilmediğimiz bir ülkenin hiç bilmediğimiz bir şehrinde tanımadığımız insanların evindeydik, ikimiz ve annem dışında kimsemiz kalmadı, anneannemi bıraktık, benim ablamlar, onun da ailesi Tekirdağ’daydılar, biz Keşan’a olanlardan zar zor kurtulduk, onlara ne oldu kim bilir… Birbirimize sımsıkı sarılıyorduk, artık birbirimizin her şeyiydik ama… Ama yarın bir patlamada onu kaybedebilirdim, o an kollarımda olan Merve, yarın yok olabilirdi, hatta yarın kollarım da yok olabilirdi, yarın yoktu savaşta… Gün boyu vücudumuzda biriken adrenalin vücudumuzu ele geçiriyordu, gözyaşlarımız gibi bedenlerimiz de birbirine karışıyor, “Nerede kalmıştık?” diyordum, “Ama aşkım okul…” derken kıkırdamaya başlıyorduk. Evet, biz belki o gece elimize silah alıp savaşmadık ama….


Sadece beş gün içerisinde çatışmalar Selanik’e kadar uzandı, şehrin yarısı artık yerle birdi. Elektrik alt yapısı çöktüğü ve Birleşmiş Milletler de internet dâhil çoğu temel haberleşme hattına kısıtlama koyduğu için yerelde dağıtılan birkaç gazete dışında bir bilgi kaynağımız yok gibiydi, oradaki haberlerin de güvenilirliği tartışılırdı. Hâlâ tam olarak neyden kaçtığımızı ve kimlerin bizim tarafımızda olduğunu bilemiyorduk ancak saldıranların Dünya’dan olmadığı, en azından insan türünden olmadığı söylentiler arasındaydı. Marmara, Baltık, Körfez ve Hudson Körfezleri gibi sadece iç denizlerin üzerinde devasa piramitlerin belirdiği, bu piramitlerden de uçan üçgenimsi araçların hücuma geçtiği anlatılıyordu. Sadece bu araçlarla, çoğunlukla rastgele saldırdıkları ve hiçbir şekilde iletişime geçmedikleri için kimsenin düşman hakkında net bir fikri yoktu. Bizim ve ateşten kaçan etrafımızdaki diğer insanların düşman olarak görüp duyduğumuz tek şey havada uçuşan üçgenimsi hava araçlarıydı. Bu beş gün içerisinde İstanbul ve Trakya’dan milyonlarca insan Balkanlar’a göçmüş olmalıydı, yerli halkın tamamen boşalttığı Selanik daha doğudan kaçan Yunan ve Türk mültecilerle dolmuştu, Anadolu’dan ise haber alamıyorduk. Etrafta yetkili kimseyi göremiyorduk, soru sorabildiğimiz erler ise olup bitenden en az bizim kadar habersizdi. Beşinci günün sonunda BM askerleri bütün şehri tahliye edip herkesi daha kuzeydeki mülteci kamplarına sevk etti. Kaldığımız evlere kadar giren askerler kimlik soruyordu, bizim buranın yerlisi olmadığımızı görünce bizi “düzensizler” olarak etiketleyip en düşük öncelikli kampa sevk ettiler. Biz buna gönüllü olsak da sanki başka bir alternatifimiz de yok gibiydi.

Önce Yunanistan-Bulgaristan sınırındaki geçici kampa, daha sonra da Avrupa Birliği tarafından kurulan Sofya’nın dışında kurulan çadır kamplara yerleştirildik, 5 ay oluyordu Keşan’ı terk edeli. Eskiden 1 milyon civarında olan şehrin o anki nüfusu 4 milyona yaklaşmıştı. Altmış kişilik koğuşlarda kalıyorduk, en son ne zaman duş aldığımızı, iki tam öğün yemek yiyebildiğimizi hatırlamıyorum. Annemin sağlığı pek iyi değildi, Merve ise hamileydi… “Nasıl?” diye sormayın amk, yukarıda duygusal duygusal okurken iyiydi. Kamplarda daha fazla kalabileceğimizi sanmıyordum. Mülteciler arasında sizin hapishane filmlerinde gördüğünüz çeteleşmeler, bir kamplaşma başlamıştı. “Çorlular” diye bir grup vardı meselâ bizim Türklerden, amatör bir kulübün taraftar grubuymuş, birlikte Edirne üzerinden göçmüşler buraya. Yirmili yaşlarda zaten sıfatsız elamanlardan oluşan 10 15 kişilik bu grup gözümün önünde bir sürü kadına kıza tecavüz etmişti, Bahaneleri de hazırdı, kimisi için “eski sevgilimdi” diyorlardı, kimisinin “sözde” gönlü varmış, bazıları “parayla” veriyormuş, yalnız kaldığımızda ise “milli olmadan mı ölcez bea?” deyip iğrençlikleri dışa vuruyorlardı. Genellikle tek kaçıp gelen, yanında erkek bulunmayan kızları hedef alsalar da geçen gün “yapmayın etmeyin, yazıktır günahtır” diye fazlaca söylenen bir amcanın da kızlarını yine adamın gözü önünde sıkıştırıp “Allah’ın emri, peygamberin kavliyle oldu dayı uzatmayacan” deyip adamı sindirmiştiler. Gıkımı çıkarmadığım ve diğer çetelere karşı onlarla hareket ettiğim için beni kardeşleri, annemle Merve’yi de bacıları olarak görüyorlardı şimdilik… Buna benzer onlarca grup vardı nüfusu yüz binleri bulan kampta: sübyancılar, ibneler, sırf ırk veya mezhep yüzünden birbirlerini tek tek azaltanlar, “devrim” adına insanların değerli eşyalarına el koyanlar, “cihad zamanıdır” deyip cariye tutanlar, İsa’yı bekleyen Yunan gruplar… Hayata kalıp annemleri güvende tutabilmek için Çorlular’ın korumasına ihtiyacım vardı, bu yüzden onların pisliklerine göz yumuyor, hatta bazen onlar için istemeye istemeye de olsa gözetmenlik yapıyordum. Peki ya ben gelmeseydim, meselâ annemleri sınırı geçirdikten sonra ablamları aramak için geri dönseydim acaba Merve’ye kim bilir kimler dokunacaktı, hatta belki anneme bile. Ablamlar, yeğenim daha dört yaşındaydı, acaba başarabilmişler miydi, eniştem yanlarında mıydı, bu kampta yoktular, annem içinde bulunduğumuz koşulları gördükçe “ah keşke öldüklerini duysaydık, ya yalnızsalar…” diye ağlıyordu.


Daha 17 yaşındaydım, güçlüydüm, elim tutuyor, aklım çalışıyordu. Biz Çanakkale ruhuyla, cepheye giden on beşliklerin ağıtlarıyla büyütüldük, bu kampta mal gibi oturup beklemek, kanıma dokunuyor, kendimi ezik gibi hissediyordum. Lakin bizim için ne gidilecek bir cephe ne yâri bırakacak güvenli bir vatan toprağı kalmıştı. Düşünsenize, dedelerimiz cepheye giderken ninelerimizin tepesine bomba yağmayacağından, evlerinin yok olmayacaklarından eminmiş. Sonra Balkan çekilmesini, Yunan işgalini düşünün, ordular nispeten yavaş hareket ediyormuş, cephe düşer düşmez haber salınıyor, toprak boşaltılıyormuş. O dönem işgalde yakıp yıkılan köylüleri düşünün sonra, nüfusları ne kadardı ki o zaman? Bir yerde okumuştum sanki, o işgalden önce İzmir’in nüfusu 200, Bursa’nın nüfusu 150 bin kadarmış, şimdi sadece Edirne’de 400 bin can vardı, Tekirdağ’da bir milyon, Selanik’te öyle… Kaç farklı şehri tek bir Sofya’ya sığdırmaya çalışıyorlardı. Bazı Bulgarlar bizden nefret ediyor, yemek filan verirken içine tükürüyorlar, hakaret ediyorlardı “korkak” diye. Kalıp savaşmamışız, kaçmışız, kolaysa sen git savaş, sanki bizim memlekette herkesin kapısının önünde uçaksavar bataryası vardı amına koyayım! Gelen uçakları av tüfeğiyle mi düşürecektim, tam tepeme 3 tonluk bomba geliyordu, pompalıyla tam ortasına bir el sıksam yok olacaktı değil mi o dev roketler? Benim on yıldır gölgesinde top oynadığım, altındaki dükkânda döner yediğim beş katlı koca bina saniyede yok oluverdi, saniyede! Keşan’dan çıkarken siyah dumandan gökyüzü gözükmüyordu, kaç uçağın düşüşüne şahit oldum hatırlamıyordum bile, o uçaklar, koca koca binalar havaya uçarken kendimi o kadar küçük, o kadar çaresiz hissettim ki yapabildiğim tek şey kaçmaktı, evet, aynen bir böcek gibi hissettim kaçarken.

Ait olduğum şehre ülkeye bombalar yağarken düşünebildiğim tek şey sevdiğimdi, annemdi. Benim için tek vatan onlardı artık, üzerimizdeki giysiler, boğazımda can, annem, Merve… Benim toprağım işte bu kadardı. Belki de bu yüzden Merve’nin hamile olması fikrini çok çabuk kabullenmiş, hatta buna sevinmiştik. Biz artık dört kişi olacaktık, kanımızdan bir kişi daha, bizden bir nefes, bir umut daha… Onca şeyden sonra biz hayatta kaldıysak o da kalabilirdi. Çocuk fikri, anne baba olma fikri, sanırım o çaresizlikte bize yaşama direnci veren, bizi hayata bağlayan tek şeydi. Bu kamp benzer umutların daha acı, daha trajik örnekleri ile doluydu. Meselâ Dedeağaç’tan zar zor kaçabilen 35 yaşlarında Yunan bir kadın vardı, “eşim enkaz altında kalmıştı, sokakta çaresizce ağlıyordum, beni çekeleyerek bir minibüse aldılar” diye anlatıyordu. Yerli halktan küçük bir grup kadını da alarak kendi imkânlarıyla Bulgaristan sınırına kaçmışlar, sınırda içlerinden bir adam memurlara rüşvet vererek bir şekilde hepsini geçirmiş içeri, Plovdiv’e kadar devam etmişler, orada aynı adam kalacak yerde bulmuş bunlara, “sekiz dokuz kişiydik” diyordu kadın. Birkaç günün ardından adam o gruptaki kadınları ona buna sunmaya başlamış, “adamın silahı vardı, zaten travmadaydık hepimiz, karşı koyamadık bile” diye ağlayarak devam ediyordu. Sonra zaten o şehir de boşaltılmış, BM askerleri kadını bir başına bu kampa getirmişler. “Tanrı beni kutsadı ve yalnız bırakmadı” diye karnını sıvazlıyordu buruk bir sevinçle. Meğerse kadın orada kim bilir kimden hamile kalmış, ne var ki bir anda hiç kimsesiz kalmayı kabullenmektense bebeğiyle var olmayı yeğlemiş kadıncağız, “kocamanın ismini koyacağım” diyordu içini çekerek. Bir başka trajikomik örnek ise Kırklareli’nden Mehmet Hoca’ydı. Aslen Ordulu olup Kırklareli’nde matematik öğretmenliği yapan hocamız ilk günü can havliyle yirmi yıllık eşi ve üç çocuğuyla atlamış arabaya, Bulgaristan sınırına sürmüş. Yolda tesadüfen arabaları ateş almış, vurulmuş, “sadece ortancayı kurtarabildim” demişti, 12 yaşlarındaki oğlu için çaresiz yürüyerek yola devam etmiş adamcağız. Sınırı filan geçmişler, ilk haftalarda Derya Hanım’la karşılamışlar kamplarında birinde. Doğma büyüme Edirneli olan Derya Hanım, ailesinin tek kızıymış, kolejlerde okuyup doktor olmuş, hiç evlenmemiş, “annem ve babam benim her şeyimdi, gözümün önünde yok oldu” diye anlatıyordu o da “o kadar yalnız hissettim, o kadar çaresiz hissettim ki ‘her şeyimi kaybettim’ diyebileceğimi bir kimsem bile kalmamıştı” diye acısını paylaşıyordu, o da hamileydi şimdi. Mehmet Hoca “Bak evlat” demişti bir keresinde “benim üç yavrum vardı, sadece birini kurtarabildim, Derya ablan ise sıfırı tüketmişti, şimdi biz dört kişi olacağız, yarın belki beş, kaçını kurtarabilsen senin de canın o kadar kalacak işte”. Haklı değil miydi? Meselâ bir abim daha olsaydı, babam hayatta olsaydı anneannemi bile o apartmandan indirebilirdik belki. Kampta yanımda bir erkek daha olsaydı canımdan, nöbetleşe birkaç saatçik uyuyabilirdik belki. Son 5 ayda öyle korkunç şeyler yaşadık ki ah… Gece karın açlığından uyanan üç dört yaşlarında küçücük bir kız çocuğunun tutuşan çadırı fark edip “anne bak ateş!” diyerek annesini uyandırmasıyla kurtulan canların üzerimizde bıraktığı travma bizi çoğalmaya zorluyordu, siz hiç korkudan seviştiniz mi?


Bir yıl olmadan Sofya’daki mülteci kampından kaçıp kaçak olarak yine Bulgaristan’ın Godech kasabasına gelmiştik. İlk yavrumu kucağıma aldığımda sadece 18 yaşındaydım ve terk edilmiş metruk bir binada kalıyorduk, fareler dışında rahatsız edenimiz olmuyordu en azından. Enflasyon yüzünden doğru dürüst ne iş bulabiliyor ne de düzgün bir yiyecek alabiliyorduk. Ben burada bir elektronikçinin yanında çalışmaya başlamıştım karnın tokluğuna, Merve de merdiven altı bir dikiş atölyesinde çift vardiya çalışıyordu. Savaştan önce küçük bir kasaba olan şehrin nüfusu o günlerde 1 milyona dayanmak üzereydi. Bu yüzden olacak ki şehirde sanki herhangi bir asayiş birimi yok gibiydi. Yerli halk bizi sürekli tehdit ediyordu, bunun dışında yapılan ahlâksız teklifleri anlatmak dahi istemiyorum, bebeğimizi satmamız için bile para teklif ettiler. Yine de başımıza roket yağmıyor veya her gece tecavüz sesleri duymuyorduk.

Çocuk altı aylık oluyordu, adını “Umut” koymuştuk, aslında Merve liseyi birincilikle bitirmek üzereydi, ben de ikinci olacaktım muhtemelen. “Ben Avrupa Yakası’nda okuyacağım” diye tutturmuştu, ben bilgisayar mühendisliği istiyordum, Amerika’ya gidecektim, Merve’ye lisede iki yıl çok güzel şeyler, ilk heyecanlar yaşamış olsak da muhtemelen üniversitede ayrılacaktık. İlk patlamayı duyduğumuzda yanımda o değil de sırf aksiyon olsun diye aynı merdivenlerde sıkıştırdığım diğer kızlardan biri olsaydı ne olurdu acaba? Hayatta kalabilir miydik bu kadar, birbirimize âşık olur muyduk, yine korkudan böyle sevişir miydik? Gerçi Mehmet Hoca ile Derya Hanım’ı hatırladıkça anlıyordum ki top tüfek ateşi altında sevdiğinle yola çıkmak ile yola çıktığını sevmek arasında çok da bir fark yoktu. Önemli olan sayıydı ve biz beşe doğru gidiyorduk. Sahip olduğumuz tek şey birbirimizdik, sadece birbirimize tutunabiliyorduk ve 18 yaşındaydık daha. Yani şehirlere bombalar yağarken Ahmet Kaya da Müjgan’ıyla sadece ağlaşmıyordu ki…

En çok da bu kanıma dokunuyor, beni insanlıktan çıkarıyordu. Annemin evinden uzakta ikinci doğum günüydü geçende, Merve de yeni haber veriyordu, elimizde avucumuzda bir şey yoktu ama nefes alıyorduk amk ve yaşadığımız eski günlerimizi çok özlüyorduk. Gittim bulup buluşturup yarım kilo kıyma aldım, ne eti bu diye sormadım bile. Kaldığımız yerdeki ocağı az buçuk tamir etmiştim, kendimizce köfte yaptık, “dışarıda yiyelim mi? Değişiklik olur” dedi kız, çıktık. Metruk binanın ufacık bir bahçesi vardı, kol duvarları yıkılmıştı. Bir tuğlanın üzerine çömelip bayat bir ekmeğin arasında yağsız tuzsuz köftelerimiz yemeye başlamıştık. Yemin ederim arkamızı sokağa dönmüştük ayıp olmasın diye. Mahallenin çocukları görmüş, “pis göçmenler mangal yakmış keyif yapıyor” diye ortalığı ayağa kaldırdılar, ana babaları geldi, üzerimize yürüdüler, kalabalıktan biri “çocuğuma vurmuş, dudağı kanıyor bakın” diye ortaya atıldı. Neyse ki annemlere, bebeğimize dokunmadılar, ben birkaç gün işe gidemedim o kadar. O günden sonra insanlık da hukuk da kendimize kadar diyordum. Zaten yanında çalıştığım elektronikçi yarım yamalak ödeme yapıyordu, Merve’yi de çift vardiya çalıştırıp tek yevmiye veriyorlardı. Onlar bizim emeğimizden çalışıyordu ben de… Zaten şehirde düzen filan kalmamıştı, önce bu tarz mağduriyete uğrayan göçmenleri örgütlemeye başlamıştım, sonradan yetenekli gördüğüm, yatkın olan kim varsa dahil ettim, “zaten” diyordum “ya onlar ya biz”, o kadar ki çıkar için bazı yerliler bile aramıza katıldı, aklınıza neler gelirse… Bir yıl içerisinde kaçakçıların bizi Sırbistan’a geçmek için istediği kişi başı dört bin avroyu biriktirmiştim, yalnız o şehirden ayrılmadan en güzel parkların birinde cillop gibi bir mangal yaptığımızı, hatta oyun havası çaldığımızı hatırlıyorum, sikerlerdi valla, zaten zamanla öyle kalabalıklaştık ki artık onlar bizden korkar olmuştu.


Sanırım biz bu göçü sürdürüp nihayet Prag’a yerleştiğimizde olaylar altıncı yılına giriyordu. Duyduğumuza göre Dünya genelinde petrol ve elektrik üretimi durma noktasına gelmiş, yörüngedeki uyduların hepsi düşürülmüş, kıtalar arası iletişim kesilmişti. Hatta insanlığın denizlere güvenli erişimi kalmamış, bazı kıyı ülkeleri tamamen iç kesimlere, diğer ülkelere göçmüş diyorlardı. Zaten Prag da artık Almanya’nın, daha doğrusu Almanya ve Fransa’nın ortak bir şekilde AB’yi feshedip onun yerine savaşa yönelik kurduğu yeni bir devletin başkentiydi. Her yeri askeri fabrikayla dolan bu şehir de sıkı yönetim altındaydı. Vatan, vatandaş, devlet kavramları çoktan önemini yitirmişti aslında, sadece hayatta kalmaya, savaşta tutunmaya çalışıyordu insanlar. Açıkçası “biz” son beş yıldır hiç sıcak çatışma görmemiş, hep iç karaya doğru göçmüştük. Kim kiminle nerede savaşıyor artık ilgilenmiyorduk bile. Mesleğimiz göçmenlik olmuştu, yolda dünyaya gelen çocuklarımız yolu Dünya, göçü de yaşamak zannediyordu. Nereye dönecektik ki, kim olarak kaç kişi geri dönecektik peki, sahi biz kimdik amına koyayım, hangi dili konuşuyor, neye inanıyorduk?

Nereden hatırlıyorum ki ben bunları, ne zaman yaşadım ki? Hangisi gerçek peki? Kaç farklı ben, kaç farklı savaşta hayatta kaldı biliyor musunuz? Peki ya öldüklerim? Sadece ben hatırlıyorum…

Standart
Genel

Sigaraya Nasıl Başladım

Sıkı durun, şimdi sizinle çok muzip bir anımı paylaşacağım. Yalnız aramızda kalacak, öyle her yere yaymak yok, annem daha bilmiyor çünkü…

Daha ben üç yaşındayım, bir yer evinde oturuyoruz. Günlerden bir gün ben bahçede toprakla oynuyorum, babam motorsikletçiğinin yağını değiştiriyor. Baktım yaktı bir Camel, tüttürüyor, mübarek de nasıl içli içli kokuyor. Dedim “Baba be, yak bana da bir tane”, babam, tabii, dedi “oğlum yürü git, senin ciğerlerin daha çük kadar, biraz daha büyü, öyle başlarsın”. Omuz silktim, geldi geçti öyle…

Aradan üç dört yıl geçecek sanırım, biz dört katlı bir apartmana taşınmışız, yine bir Pazar günü babamla balkonda keyif yapıyoruz, bana yoldan geçen kamyonları anlatıyor, özelliklerini filan. Yine elinde sigarası, annemler de komşudaymış o gün, “Baba” dedim, “büyüdüm ben be artık, yak bakalım bir tane?”, daha yediyim ama olsun.  Adamcağız da güldü, dedi “başlatma babanın şarap çanağına, daha küçüksün sen, şimdi vercem, annen anlarsa haşlar ikimizi de”. “Zaten”, dedi “ben de on iki yaşında başlamıştım, az daha bekle, en kalitelisinden başlatacağım ben oğluma”. Biraz sessizlikten sonra da ekledi “önümüzde hiç yoktan daha bir ömür var zaten, bir elli atmış yıl karşılıklı tüttürürüz, az daha bekle…”. Ben de gaza geldim tamam mı, daha çok süt içiyorum, erken yatıyorum filan hemen büyüyeyim diye.

İki yıl daha ekleyin, yine taşınmışız, dokuz filanım. Öyle böyle derken o esmer adam bir sarardı, öksürük balgam düz ara gidiyor. Burası kesmedi, Cerrahpaşa, Süreyyapaşa derken kemoterapi, cart curt, bir baktık bizim baba mort, sizlere ömür adam. Aldılar, yıkadılar, götürdüler, babamdan ummazdım bunu, kör oldum. Yani ben olmadım da şair öyle demiş. Ulan on ikiye de çeyrek kalmıştı, dedim “baba yapacağın işe sokayım”. Hayır işin komik tarafı akciğer kanseriymiş, yahu ne kanseri, çocukluğundan beri günde iki paket tüketen bir adam bu, kırkına kadar bir bok olmuyor da üç ayda nasıl toparlanıyor, olacak iş değil.

O gün bugündür babamı bekliyorum, gelecek da bir dal da bana yakacak diye. Kırk idi, yirmi olmuş… Hayır, öyle seher vakitte fark etmiyor da efkârlanınca arıyor insan be!

Muratcan Çiçek

Standart
Genel

Bir Yuhalamazsanız Onlar da Türkiye’nin En Başarılısı Olacak

Efendim, lafı uzatmadan bu yıl “Türkiye’nin En Başarılı 10 Genci” arasına seçildiğimi sizinle paylaşmak istiyorum. Beni 2019 yılında kişisel başarı kategorisinde Türkiye’nin en başarılısı seçmişler. Kulağa cidden çok hoş gelen bu haberi sizlerle paylaşmak benim için gerçekten gurur verici, lakin bu yazımda haberden çok neden böyle bir yarışmaya başvurduğumu paylaşacağım.

Önce bir aradan çıkaralım, bizi kim seçti, neden seçti, özet geçelim: Efendim şimdi Junior Chamber International (JCI) (Genç Müteşebbisler Derneği) diye uluslararası bir sivil toplum kuruluşu varmış, internet sitelerinde dediklerine göre “Dünya’nın en büyük sivil toplum kuruluşlarından biri olan JCI olarak 104 yıldır dünyanın dört bir yanında ‘Gençlerin yetişmesi için fırsatlar sunarak toplumun pozitif gelişimine katkı sağlamak misyonunu gerçekleştirmek’ için var güçleriyle çalışıyorlar”. Ekşi Sözlük’te de kendilerinden şu linkteki gibi bahsedilmiş, bir ara bakarsınız (bakmadı). Benzeri yapıları az çok tanımakla beraber JCI’yla 2017’ye kadar hiç ilgilenmemiştim, o yıl da sanırım bir arkadaşımın önerisiyle “Ten Outstanding Young Person (TOYP)” diye bir programlarına başvurdum sadece, işte “En Başarılı 10 Genci” seçiyorlarmış, 10 farklı kategori varmış, hayat hikayeni anlattığın bir form dolduruyorsun filan, önce ülke genelinde, sonra Dünya çapında seçiyorlarmış. 2017’de yaptığım başvuru kabul edilmemişti ve baktım, iyi ki de seçilmemiş çünkü yüzlerce insana dokunan gerçekten başarılı bir arkadaşımız seçilmiş o yıl, yani gayet adildiler kanımca. 2018’de de ben kendimde kayda değer bir başarı göremediğim için başvurmamıştım. Bu yıl ilk akademik makalem kabul edildi, sonra Google’da bir hackathon kazanmıştım, bir projem de Fast Company’nin dünya çapında düzenlediği “Dünya’yı Değiştirecek Fikirler” yarışmasında Yapay Zekâ kategorisinde finalist olarak seçilmişti. Dedim belki bu yıl “başarılı” sayılırım, bir şansımı deneyeyim.

Hayır efendim, öyle olmadı! Açıkçası bu yılki başvurumu özellikle ciddiye aldım ve bu unvana gerçekten sahip olmak istedim çünkü bazı saçmalıklara sözle değil, eylemle tepki vermem gerekiyordu. Eğer ben bugün “Türkiye’nin En Başarılı Genci” seçilebilirsem, eğer bugün ben gibi biri seçilebilirse yarın o kardeşlerim de seçilebilir diye düşündüm. Sırf bu mesajı verebilmek, başarının bedende olmadığını göstermek adına epey ciddi bir şekilde doldurdum başvuru formunu, işte çalışma alanımın içeriğini, zorluk ve problemlerini açıkladığımız bir soru vardı, o soru sanıyorum ki cevabı beni “başarılı” yapıyor, özellikle ülkemizde.  Sonuçlar tam da 3 Aralık’ta açıklanacaktı, bana önceden finalist olarak seçildiğim, gala gecesinde mutlaka hazır bulunmam, en azından bir vekil göndermem gerektiği iletilmişti (ilim Çin’de değil, Kaliforniya’da olunca kalıp buraya geldik ama ha deyince dönemiyoruz böyle). Bilin bakalım gala gecesinde beni temsil etmesi için kime rica ettim? ÖĞRETMENİME! Evet, o gece beni galada eski bir öğretmenim temsil etti, adım anons edilince sahneye öğretmenim çıktı, benim yerime öğretmenimi alkışladılar, plaketi ona takdim ettiler. Çünkü they made me, çünkü ben hiç kimseyken, öksüz, yetim, adsız iken beni hiçbir şekilde ayırmayıp elindeki imkânlar çerçevesinde beni okulda tutmaya çalışıp sorumluluğu başkasına atmak yerine çözüm üretmeye odaklanan hep öğretmenlerim oldu. 2019’da yani bugün benim gibi biri “Türkiye’nin En Başarılı Genci” seçilebiliyorsa bu 2006’da birkaç öğretmenin son derece önemsiz bir öğrenciye önem vermeleri sayesindedir.

Benim fotoğraflarımı sosyal medyada, orada burada paylaşıp anneme bin bir övgü saydırdıktan sonra arabanı hâlâ gelişigüzel park ediyorsan, çocuğunu benim gibilerle aynı sınıfta okutmaktan çekiniyor, öğretmenlerle bu konuda baskı yapıyorsan kim bilir kaç farklı Muratcan’ın önünü kesiyor, kaç Nilgün’ü mücadelesinden yıldırıyorsun, yapma. Bırak öğretmenleri daha çok Muratcan, daha çok Merve, Ayşe, Ahmet, Mehmet yetiştirsin, o çocuklar adsız kalmasın. Umarım anlatabilmişimdir…

Standart
Genel

Maladaptive Daydreaming: Zihnimizdeki Dipsiz Televizyon

Buldum lan buldum, neden bu kadar özel olduğumu buldum. Daha doğrusu o kadar da özel olmadığımı keşfederek tam olarak ne olduğumu buldum. Hayır, tabii ki engelli oluşumdan ya da sizin yakıştırdığınız akıl, zekâ, azim vesaireden bahsetmiyorum (şimdi baktım, hiçbiri de kalmamış anasını satayım). Şimdi efendim, benim iki yaşımdan beri her gün, saatlerimi dolduran bir huyum mu desem bir davranışım bulunmaktaydı. Ne var ki çevremdeki insanlara bunu net bir şekilde bir türlü ifade edemediğim için bugüne kadar kimseyi bu konuda farklı olduğuma ikna edemiyordum. O kadar ki bir ara bir psikoloğuna 3 saat filan oturup bu eylemini anlatmıştım, o bile anlamamıştı. Sağ olsun, 2002’de Prof. Eliezer Somer adını koymuş da biz de artık ne idüğümüzü biliyoruz. Aslında birazdan bahsedeceğim Maladaptive Daydreaming; bir rahatsızlık veya fiziksel bir eksiklik değil, aksine sadece bir eylem, bir fiildir. Bu yüzden bir uzmanın teşhis koyması gerekmiyor, bir fiili ya gerçekleştirirsiniz ya da gerçekleştirmezsiniz. Hatta bu fiil resmi olarak hâlâ bir rahatsızlık/hastalık olarak kabul edilmediği için psikoloji biliminde öğretilmiyor bile.

Ben çok hayal kuruyorum, senin kaynın daha çok hayal kuruyor, hele eltisinin bir kızı püf, gece gündüz hayal kuruyor. Abi ama ben çok detaylı hayal kuruyorum, tamam işte eltisinin kızında öyle bir hayal gücü var ki hayalindeki evin panjurlarınım rengini bile kuruyor. Hayır amk, yemeğe üç tutam fazla tuz dökmekle bir günde paket paket tuz tüketmek aynı şey değil.

Şimdi “Bülent Ersoy’u Justin Bieber’in yanaklarını yeşile boyadığını” hayal edin (dur ve hayal et, cidden!).

Neredeyse tamamınızın aklına iki boyutlu bir fotoğraf gelecektir sadece, işte hayal gücü yüksek olanlar yeşilin tonunu, Ersoy’un kıyafetlerini filan gözünde canlandırmıştır belki. Bir kısmınız ise Ersoy’un hangi eliyle Justin’ın ilk hangi yanağını boyadığını, fırça mı yoksa kalem mi kullanıldığını düşmedi bile. Ben Ersoy sol elini kullanarak Justin’ın önce sağ yanağını fırçayla koyu yeşile boyadığını birebir Ersoy’un gözlerinden görüyormuş gibi zihnimde canlandırabiliyorum, bu yüzden Ersoy sol elini kullanıyor çünkü aslında solak olan benim. Bakınız normalde, hayaller sadece iki boyutludur, misal “şu an sevdiğim karşımda olsa, gelse yanıma otursana, bana ‘seni seviyorum’ dese” hayalinde aslında sadece 3 farklı fotoğraf vardır.  Sevgilinin yanınıza gelirkenki adımları, otururken yeleğini düzeltmesi, “seni seviyorum” derken eliyle saçını düzeltmesi önemsiz detaylardır ve zihninizde canlanmaz bu ayrıntılar. Hatta sıradan hayallerin çoğunda doğru düzgün olay örgüsü bile yoktur. Son örneğimiz en fazla sevişme ile filan devem edebilir ve sevgilinin oraya neden nasıl geldiği açıklanmaz, üç beş saniyelik tatlı bir hayal için. Son olarak ortalama insan hayalleri genellikle sıkıcıdır, anlatması kısadır, sonrası yoktur.

Şu an Amsterdam’da olsam…” diye başlayacak bir hayali 120 saniye boyunca devam ettirmenizi istiyorum (dur ve hayal et, cidden 120 saniye!).

Aynı mekânda kaç saniye kaldınız? Eminim 120 saniyede beş altı günde yapılabilecek işler sıralamışsınızdır. İçinizden çoğu birkaç cümlede zihninizde canlandırdığınız beş altı fotoğrafı sayıverdi, değil mi? Dedik ya efendim sıradan hayaller aslında birer fotoğraftır, dolayısıyla sizin bu fotoğraf şeklindeki canlandırmalarınız çok doğaldır ve gerçek “hayal kurma (Daydreaming)” tanımına uyar.

Benim günlük olarak vaktimi alan şey ise normal hayal kurmak değilmiş aslında. Ben “Uyumsuz Hayal Kurma (Maladaptive Daydreaming)” diye bir davranış sergiliyormuşum, adı oymuş yani. Geçen hafta Google’da “daydreaming in detail” diye aratarak nihayet bulabildiğim, Ekşi Sözlük’te dört sayfa entry görünce sevinçten havalara uçtuğum bu terim, sonunda Dünya üzerinde tek olmadığımın ama gerçekten özel olduğumun ispatıydı. Abicim, bizim yaptığımız şey anlatması oldukça güç bir şey çünkü bizim kafamızda bir televizyon var ve o ekranda sürekli olarak farklı farklı senaryolar oynuyor. Neredeyse her senaryoda kendimiz baş roldeyiz ve gerçekliğe paralel hayali bir evrende hayali olaylar yaşıyoruz, sıfırdan karakterler yazıp paralel yaşantımıza eş, dost veya düşman olarak sokuyor, farklı mücadeleler veriyor, bazen üzülüyor, bazen de seviniyoruz. Bu senaryolarda çoğunlukla kendimizin kusursuz hâlini kurgulasak da diğer birçok ayrıntı gerçekliğimizden çok da farklı veya hayalimsi şekliyle üstün olmuyor. Meselâ gerçekte devlet memuru olan bir Maladaptive Daydreamer (MD) o günkü senaryosunda bir sokak simitçisi olarak başından geçenleri canlandırabilir, ertesi gün ise bir kurye olabilir. Kafasında canlandırdıkları o memurun “hayali” değildir aslında. Sadece aklına bir sokak simitçisi olsa başından geçebilecek bir haftalık bir olaylar zinciri gelmiştir ve bu olayları kendi kendine “şöyle oturuyordum, kaşım şöyleydi, müşterinin yüzüğü şu tarzdı” şeklinde anlatmak suretiyle olayları birebir yaşamaya başlar, diyalogları detaylıca işler, bazı olayları geri sarıp düzeltir, geçmişe yönelik ek detaylar koyar. Bu bir haftalık simitçi senaryosu gerçek hayatında belki de birkaç saatini alacaktır memurun. Bu sırada belki otobüste işine gidiyordur, belki tuvalette fazladan kalmıştır, hatta müdürleriyle iş yemeğinde bile olabilir.

Ekşi sözlükte ve yabancı kaynaklarda okuduğum örneklerde Uyumsuz Hayal Kurma özelliği olan MD insanlardan bazıları “benim beş altı farklı evrenim var, yirmi yıldır hepsini düzenli olarak ziyaret ediyorum” diyor. Bu bana oldukça ilginç gelmişti, demek ki onlar her günü birebir yaşıyorlar ve toplamda 6 tane koskocaman geçmişleri var. Ben gibiler ise daha yüzeysel ama çok çeşitli evrenler, senaryolar kuruyorlar. 3 yaşımdan 17 yaşıma kadar her gün en az bir senaryo, sonrasında da en azından haftada bir senaryo kurduğumu varsayarsak bugüne kadar asgarî 44,320 farklı senaryoda kendimi kurgulamış oluyorum. Tabii bunların birçoğu ufak tefek ayrıntılar dışında kendini tekrarlayan hikayeler, kimisinde paralel bir evrende birkaç saatlik bir olayı canlandırırken kimisinde 60 yıllık olayları biraz da atlaya atlaya gerçek zamanda yaklaşık birkaç günde filan canlandırıyorum. Hatırladığım kadarıyla en sürükleyici senaryomu gerçekte 19 yaşlarımda iken 25 gün filan sürdürülebilmiştim, sanırım benim yaşlanıp iki çocuğumun hikayelerini kurduğum bir evrendi. Bu arada çoğu tekrar ediyor dediysem en az bir 750 tane filan birbirinden tamamen bağımsız senaryom vardır, hele çocukluğumda bütün Avrupa’yı fethettiğim, futbolcu olarak Galatasaray’ı Şampiyonlar Ligi şampiyonu yaptığım, Afrika’da elmas kaçaklığı yaptığım, Romanya’da pavyon işlettiğim, Gelibolu üzerinde benzinlik açtığım yüzlerce farklı hayat kurgulamışımdır bütün detaylarıyla.

Tabii zihnimizdeki televizyonda bir RTÜK olmadığı için ergenlik döneminde bu senaryolar günlük hayatımı sekteye uğratmaya başlamıştı ve artık bir önlem almam gerektiği düşündüm. Çünkü i kişilik özelliklerinden bütün vücut hatlarına kadar her detayını sizin kurguladığınız, üstelik her senaryoda değişebilen hayali bir partner çok çabuk elde edilebilen ve fazla tahrik edici bir karakter oluyordu. Bu durum bir süre sonra çok sıkıcı olmaya başladı ve çözüm olarak gerçekte var olan birisini senaryolarımda işlemeye karar verdim. Çünkü senaryolarda gerçek kişileri onları tanıdığınız şekilleriyle kuruyordunuz, meselâ annem bu senaryolarda benim istediğim gibi değil de onu tanıdığım hâliyle bulunuyordu, senaryodaki bir olay karşısında yine kendisi gibi davranıyor, beklenen tepkiler veriyordu, hatta bazen gerçekte gidip anneme sorardım “şöyle bir durumda ne yapardın” diye. İşte, partnerimi de gerçek bir karakter üzerine kurduğumda senaryoda birçok noktayı sabitlemiş oluyordum. Benimle aynı lisede okuyan bir kızla Fransa’daki bir otomobil fuarında tanışmam veya kızın boyu 1.70 iken senaryolarda onu 1.95 gibi canlandırmam tutarsız olurdu (birazdan geleceğim tutarsızlık konusuna da). İşte tam bu nedenlerden dolayı farklı farklı senaryolarımın hepsine entegre olabilecek, gerçekten çekici ve uğrunda macera yaşamaya değecek birisine ihtiyacım vardı, aynı zamanda sürekli gözümün önünde olmaması ve görece az tanıdığım birisi olmalıydı ki senaryolardaki versiyonuna küçük dokunuşlar yapabileyim. Merve, arkadaşım kusura bakma da cuk bütün hikayelerime oturuyordun yahu. Kız gerçekte okul birinci olduğu için ona senaryolarımda istediğim bölümü kazandırabiliyor, her senaryoda farklı farklı olaylar yaşayabiliyorduk. Yaşım ilerledikçe aksiyondan ziyade diyaloglara, bazen farklı açmazlar karşısında birlikte verebileceğimiz tepkiler üzerine kuruyordum senaryolarımı. Bu arada duygular ön plana geldiğinden az önce bahsettiğim problemden de gerçekten kurtulmuştum. Kız gerçekte üniversiteyi kazanıp Keşan’dan ayrılana kadar o iki yıl kafamda her şey güzel gitmişti, tahminen 500’ün üzerinde farklı senaryoda epey vakit geçirmiştim. Üniversite’de Ankara’da tıp veya hukuk filan kazansaydı benim için senaryolarımı Merve’yle devam ettirmek epey güç olabilirdi çünkü bilmediğim bir mekânda ve anlamadığım bir alanda çalışacak bir karakterin içini yeterince dolduramayıp sıkılabilirdim. Arkadaş gidip İstanbul’da mühendislik tutturdu, zaten birkaç yıla ben de İstanbul’da mühendislik tutturdum, dersler ortak, gelecek beklentileri benzer, nitekim gerçek hayatta yıllardır görüşmediğimiz hâlde önümüzdeki hafta sonu onu nerede bulabileceğime dair somut bir fikrim olabiliyordu. Yani teknik olarak, gerçek hayatta bizim yaşlarda birçok insan, özellikle Merve tarzında bir sürü kız tanıyordum ve onlardan hareketle senaryodaki Merve’yi üç aşağı beş yukarı şekillendirmeye devam edebildim.

Üniversite yıllarım çok yoğun geçiyordu, derslerden filan zar zor vakit bulup bu senaryolara yenilerini ekleyebiliyordum, bazı dersleri hiç dinlemiyor, eve gelince sıfırdan derse çalışmak zorunda kalıyordum. Bu noktada iyi yönetemezseniz Maladaptive Daydreaming hayatınızın içine edebiliyor bak. Şöyle ki kafanızda canlandırdığınız hayatlar sizi o kadar tatmin ediyor ve sürükleyici olabiliyor ki gerçek hayatınızdaki sorumluluklarınızı sürekli ertelemeye başlıyorsunuz. Hep yalnız kalmak, müzik eşliğinde sadece zihninizdeki senaryoda yaşamak, başarılı olunacaksa bile orada başarılı olmak istiyorsunuz. Ekşi Sözlük’te okuduğum kadarıyla MD arkadaşların çoğu üniversite sınavında sıçmış, işinden kovulan, kafasında yarattığı partnerini eşine tercih edenler var. Ben dâhil aralarında küçük bir kurup şöyle bir yöntemle kurtuluyoruz bu girdaptan: O yıl üniversite sınavın mı var abicim, senaryonda dershane öğretmeni oluyor, zihnindeki sınıfa anlatıyorsun dersi. Ne bileyim o an gerçekte Talha’yla Diferansiyel mi çalışıyorsun, yap Talha’yı Tuğba, bas dekölteyi, oda da sıcak zaten, dersi çabuk bitirelim ki konu değişsin. Amerika’da MD bir kız Harvard Hukuk bölümüne girmiş zihninde canlandırdığı arkadaşlarına kanunları ezberleterek, dershane öğretmenliğini de Ekşi’de görmüştüm. Benim okulda başarılı olabilmem de çoğunlukla matematik mühendisiyle ilgili, şu konuyu birlikte nasıl çalışırdık, şu projeyi birlikte startup yapsak, sonra birlikte yurt dışına doktora gidiyoruz, bir sürü farklı senaryo ama hepsi teknik bilgi gerektiriyor ki senaryolar tutarlı olsun.

Efendim, zihnimde canlandırdığım onca senaryonun tek okuyucusu olaraktan tek kriterim senaryonun iç tutarlılığıydı. Son birkaç yıla kadar hiç alternatif bir geçmiş kurmamıştım ve senaryolarda her detay, özellikle rastlantılar günlük hayatta başımıza gelebilecek olasılıktaydı. Uçmak, ölümsüzlük ne bileyim yakışıklılık gibi doğaüstü güçlerim hiç olmadı. En fazla yüksekten düşerek omuriliğimi şu açıyla yere çarptığım için falanca sinirim tekrardan ameliyat olurken iyileşiveriyordum vesaire. Rastlantılar lazımdı ya, zaten en baba baş yapıtlarda bile bulunuyordu rastlantılar, o yüzden inandırıcılığını kaybetmediğimi düşünüyordum. Ancak üniversitenin ikinci yıllarında filan senaryolarda ciddi birkaç problemle karşılaşmıştım. Öncelikle ben gerçek hayatımda üniversiteden başka birine âşık olmuştum, gerçek Hayattaki Merve’ciğimin de artık dört yıllık gayet düzenli bir ilişkisi vardı. Şimdi şartlar böyleyken senaryoların inandırıcılığı giderek düşüyordu. Birkaç ay senaryolarımı sadece bu yeni hoşlandığım arkadaşla kurmayı denedim, kurduğum her senaryoda o veya bu şekilde Merve hortluyordu hep, tıpkı Inception’daki Mal gibi. Aslında epey eğlenceli oluyordu, tam ben benimkisiyle büyük bir şirket yönetiyorum, bir ihale toplantısındayız, hop rakip şirket adına Merve giriyor içeri. Çocukluk anıları, imalı sözler hadi bakalım üç beş saatlik olaylar zinciri. Efendim, başta da belirttiğim gibi bunlar bizim hayalimiz değil, aklımıza geliveren şeyler olduğu için olayların kontrolü çok da bizde olmuyor. Olayları kontrol edemediğimiz, hatta Pause tuşuna bile basamadığımız için bazen yarınki sınava çalışmak yerine saatlerce oturup bilmem hangi evrende rakip firmanın kızımı kaçırıp öldürmesini, karımın beni aldatmasını filan canlandırdığım oluyordu. Acı çekiyoruz ya bildiğin, MD bir arkadaş gerçekte dersin ortasındayken paralelde duygusala bağlayıp ağlıyormuş, ben komikli diyaloglarda kahkaha atıyorum meselâ, halbuki o an gerçekte cenaze evindeyiz. Sonra birçok MD mimik yapıyormuş, düşünsene otobüste gidiyorsun, yanındaki yüzünü şekilden şekle sokuyor, sen hiçbir şey anlamıyorsun. Kalkıp birebir adım atanlar, öğretmenlik kurarken eline klasör alıp evde dolaşanlar varmış. Ben de küçükken sert bir zemine yatıp kol ve bacaklarımı paralel evrene göre hareket ettiriyordum, aynı şimdiki VR gözlükleri gibiydi ama ücretsiz. Benim görsel hafızam da biraz kuvvetli olduğu için zihnimde canlandırdığım senaryoları baya üç boyutlu filan yaşayabiliyorum, bazı MD arkadaşlar ise daha çok “kitap okurmuş” gibi hissediyormuş.

“Ne diyor lan bu amına koyduğumun çocuğu? Geri zekâlı, şizofrene bağlamış lan!” diyorsunuz içinizden. Ne var ki Maladaptive Daydreaming bir rahatsızlık değil (resmi literatürde) ve şizofreniyle ilgisi yok (ben deli değilimmmm!). Şakası bir yana MD gerçekten bir rahatsızlık değil çünkü biz zihnimizde canlandırdığımız o senaryoların birer hayalden ibaret olduğunun, orada yaşadıklarımızın gerçek hayatımızı hiçbir şekilde etkilemeyeceğinin kesinlikle farkındayız. Hiçbir zaman gerçeklikten kopmuyoruz (benim depersonalizasyonum olabilir, o farklı). Yani atıyorum zihnimde çok heyecanlı bir olayın içerisindeyken bile annemin akşam yemeği için sorduğu soruyu duyup cevap verebiliyorum. Bazı dersleri bile anlayabiliyordum hatta. Okuduğum örneklerdeki birçok insan da başka psikolojik problemleri yoksa gayet sağlıklı yaşayabiliyormuş yani. Bizim tek problemimiz bu işin bir bağımlılık etkisi yaratarak hayatımızdan çalacak noktaya gelmesi oluyor. MD bir insan televizyon bağımlısı gibi davranır, sürekli yalnız kalmak ister, başka hiçbir şeye vakit ayırmaz, bu yüzden kendini geliştiremez, sorumluluklarını sürekli erteler. Netice olarak gerçek hayatta kendini giderek daha başarısız hisseden MD bunu zihninde daha fazla vakit geçirerek kapatmaya çalışır. Bu kısır döngüde asosyalleşen, genellikle depresyona giren MD zihnindeki senaryolarda kendini nasıl düzelteceğini işler ve zihnindeki kendisinden o kadar tatmin olur ki, bunu gerçek hayatına uygulama zahmetine girmez bile. (Amk, bu durumu o kadar umutsuz yazdım ki nasıl çıktığımızı unuttum, cidden ne yapıyorduk lan?) MD arkadaşları it gibi çalıştıracaksınız aslında, hatta arada kırbaçlayabilirsiniz ki burada olduğunu hissetsin, şöyle çalışmaktan götünde rakılar pişecek ki fırsat bulup paralel evrenlerine kaçamasın. Sonra sürekli konum değiştirmek de iyi geliyor bana, yeni insanlarla tanışmak meselâ, güçlü senaryolar kurabilmem için öncelikle olayların geçeceği ortamları gözümde canlandırabilecek kadar gözlemlemem gerekiyor, aynı şekilde yeni tanıştığım insanların hangi durumda nasıl tepki vereceğini önceden kestiremeyeceğim için inandırıcılığı kaybediyorum. İnternette okuduğuma göre tamamen bırakabilen varmış, kimisi kendine saat ayırıyormuş günlük olarak, ilaç kullanıyormuş bazıları.

Vallahi son üç yıldır benim işler kesat diyebilirim. Herhangi bir senaryoda öncelik hep partner oluyor ki hikâyenin devamı gelsin. Eh üniversitedeki kızı olabildiğince uzak tutmaya çalışıyordum bu senaryolardan, zaten gerçekte de ağır çuvalladım arkadaşa karşı. Rastgele insanlar, hayali karakterler tutmuyor, tatmin etmiyor, elim hep Merve’ye gidiyor gitmesine de yaşımız 27 oldu be abi, 7 yıldır aynı insanla beraber. Bir 250 kadar farklı senaryoda denedik, yok, mutlu olamıyoruz bu saatten sonra, hep aynı kavgalar… Geçen yıl kurallarımı çiğneyip zamanda yolculuk etmeye başladım, liseden filan sarıyorum işte Source Code filmindeki gibi simülasyon filan diyorum, hatta babamın hayatta olduğu filan tuhaf evrenlere de gidiyorum da eski tadı yok, sarmıyor artık senaryolar. Diğer MD arkadaşların aksine benim gerçekteki başarı grafiğim zihnimdeki senaryolardan aldığım haz ile doğru orantılı sanırım, yani eğer zihnimdeki olası geleceklerimde kendimi tatmin edemiyorsam gerçekte de asılamıyorum fazla. Yine de bir MD olarak iyi getirdim buraya kadar.

Bence bütün MD arkadaşlar profesyonel olarak yazarlık yapmalı, zaten iyi yapabildiğimiz tek şey bu, yazmak… Meselâ ben son 6 aydır senaryolar yerine blog yazıları kuruyorum zihnimde. Tabii 15 tane kuruyorsam bir tanesini ancak yazabiliyorum ve epey seviyor insanlar. Zihnimdeki asıl senaryolardan ise sadece “Pazar Gününüzü Nasıl Alırsınız Muratcan Bey?” başlıklı yazıyı kaleme dökebildim. İçerisinde Merve’nin olmadığı, benim bile pek aktif olmadığım yirmi dakikada aklıma geliveren bir senaryoydu. Ortalama bir MD günde en az bir kez bu yoğunlukta senaryolara kuruyor, şimdi bu adam böyle aksiyonları bırakıp neden sizinle takılsın ki? Son olarak size Maladaptive Daydreaming ile ilgili bir film önereceğim: “Sucker Punch”. Aslında internetteki birçok kaynak örnek olarak “The Secret Life of Walter Mitty” filmini veriyor, sanırım o bilinçle çekilen tek film “Walter Mitty” imiş. Ama ben, bizim yaşadığımız şeyin tam olarak orada verilebildiğini düşünmüyorum, Maladaptive Daydreaming iki üç saniyelik kopmalar değil sadece. Bir MD’yi en net anlatan film bence “Sucker Punch” filmidir ve şimdi fark ettim ki diğer MD arkadaşlar da bir sürü yazı yazmışlar bu film hakkında. İşin acı yanı ne “Sucker Punch” filmini çekenler ne de filmi anlamadığı için yerin dibine sokan eleştirmenler Maladaptive Daydreaming’in ne olduğunu biliyormuş. Bu yüzden sadece biz MD’lerin anlayabildiği bir baş yapıttır “Sucker Punch”. Bunların dışında benim gibi sürekli değişen senaryolarda onlarca farklı evren kurabilen bir MD’nin zihni az çok “Mr. Nobody” filmi ile ilişkilendirebilir.

Tekrar hatırlatıyorum eğer MD değilseniz ve “Pazar Gününüzü Nasıl Alırsınız Muratcan Bey?” başlıklı yazımı okumadan buradan ayrılırsanız muhtemelen bu yazıdan hiçbir şey anlamamış olacaksınız…

Ayrıca okuyucular arasında MD varsa lütfen bana ulaşsın.

Standart
Genel

Silikon Vadisi’nde Doktora ve Staj Yapmak (Sansürsüz)

Ey okuyucu, hoş geldin! Bu satırları okuduğuna göre ya bu yazısının paylaşıldığı bir linke tıkladın ya doğrudan muratcancicek.wordpress.com adresindeki blog’uma geldin. Eğer doğrudan blog adresine geldiysen aşağıya doğru scroll ettikçe yazılarımı ters bir sırayla okumuş olacaksın, yapma!

Efendim evet, ben iki yıldır UC Santa Cruz’da doktora eğitimine devam ediyorum ve 2019 yazını Google’da stajyer olarak geçirdim. Neler yaşadığımı sizinle paylaşmak adına bir blog yazısı dizisi oluşturdum. Lakin WordPress amca bu yazıları ana sayfada paylaşma tarihine göre gösterdiği için böyle bir ara metin paylaşmak zorunda kaldım. Şu an buradayız, birazdan uzun uzun yazılara sıçrayacaksınız sıkı tutunun.

Google’daki stajımla ilgili ilk başlığı 4 ay kadar önce işe ilk başladığım gün “Siz Yakıştırın, Muratcan Gerçekleştirsin, Google’da Staja Başladı (GERÇEKTEN)” yazım ile atmıştım (evet, epey uzun başlık olmuş). Yazının kendisi toplamda bir sayfa kadar olup çocukluğumdaki birkaç anıyı da size aktararak bu stajın benim için önemini vurgulayan bir fragman tadındadır. Dilerseniz buraya tıklayarak yazıya ulaşabilirsiniz, hatta sonuna gerekli linkleri eklediğim için aşağıdaki yazı dizine oradan da devam edebilirsiniz.

Doktora sürecim boyunca iki yılda yaşadıklarımı, Google’daki yaz stajımı ve bu deneyimlerden yaptığım çıkarımları aşağıdaki üç başlıkta sizlerle paylaşacağım. İlk yazıdan başlayarak okumanızı şiddetle öneriyorum, aynı şekilde aşağıdaki ilk linke tıkladığınızda yazı bitimlerinde ben sizi bir sonraki yazıya yönlendireceğim.

Ek bir not olarak olayları samimi bir mahalle ağzıyla, yerinde küfürler ve alaycı bir dille anlattığımı, derdimin sizi bilgilendirmekten ziyade eğlendirmek olduğunu belirtmek isterim. Kullandığım üslup yapmacık TRT Türkçesi değil de benim kendimi en iyi ifade edebildiğim, sizin de gerçekten hissedebileceğiniz bir üsluptur. Yine teknik kavramları kahvedeki amcaların anlayacağı bir kıvamda sunmuş olsam da muhtemelen yazının en çok faydalı olacağı kesim yurt dışında yüksek öğrenim görüp uluslararası şirketlerde çalışmak isteyen mühendis ve mühendis adayı arkadaşlar olacaktır (özellikle de CS’ciler). Engeli olan bireyler veya yakınları için genel olarak pozitif bir örnek olmakla beraber özellikle bu yazılarda anlattığım kısımların benim engelliliğim ile doğrudan bir ilgisi olmadığı eklemek istiyorum, hatta hiçbir engeli bulunmayıp aynı süreçleri yaşayan insanlar da tanıyorum.  Dediğim gibi bu yazılar daha çok uluslararası mühendis adaylarına yöneliktir.

  1. Yeni Başlayanlar için Amerika’da Doktora yazımda UC Santa Cruz’da geçirdiğim ilk iki yılı, motivasyon olarak nasıl bir düşüş yaşadığımı ve o gözde Silikon Vadisi şirketlerine kabul edilmenin ne kadar zor olduğunu anlatıyorum.
  2. Google’da Staj Yaptım, Şahitlerim Var” yazımda üç ay boyunca Google’da bir stajyer olarak yaşadıklarımı oldukça detaylı bir şekilde paylaşıyorum.
  3. Silikon Vadisi’nde Bir Stajyer Olarak” yazımda ise bu iki yıllık tecrübelerimden yola çıkarak edindiğim birtakım gözlemlerimi size aktarıp daha genel bir resim çizmeye çalışıyorum.

Siz hâlâ burada mısınız? Hadi ama buraya tıklayın.

Muratcan Çiçek

Standart
Genel

Silikon Vadisi’nde Bir Stajyer Olarak

Öncelikle “Yeni Başlayanlar için Amerika’da Doktora” ve “Google’da Staj Yaptım, Şahitlerim Var” başlıklı blog yazılarımı okuduğunu varsayıyorum. Burada ise size bu yazılarda detaylıca paylaştığım Google’da ilk stajımdan ve genel olarak iki yıldır Silikon Vadisi’ndeki gözlemlerimden yola çıkarak bir iki mesaj vermek istiyorum. Bun mesajların ilki için beni doktoraya kabul eden hocanın safkan İtalyan olduğunu ve benimle önceden hiçbir tanışıklığı olmadığını; aynı şekilde eBay’deki yöneticilerimin Hintli ve Çinli olduğunu; bir önceki yazımda üzerimdeki emeklerinin ancak bir kısmını aktarabildiğim Şef’in aslen Avustralyalı olduğunu, sağ kolu dediğim ve projede en az benim kadar emeği olan arkadaşın Hintli, bize danışmanlık veren kızın ve benimle birlikte makalenin büyük bölümünü yazan abinin Çinli olduğunu; Euphonia ekibinin başında olup benimle her hafta gibi toplantı yapan kadının Alman, onun yardımcısı olup benimle yakın temasta kalan arkadaşın Fransız; bahsettiğim hackathonda ekibimizi yöneten abinin Meksikalı, danışmanımızın ise Arap olduğunu tekrar belirtmem gerekiyor. Üstelik bu saydığım insanların neredeyse tamamı kendi ülkelerinde doğup yüksek eğitimleri için benimle benzer şekilde oralara gitmiş, çalışmaya devam eden, hepsi nitelikli insanlar ki ben bu insanların hiçbirinden ne Türk olduğum için ne de Müslüman olduğum için bir antipati gördüm (ki ortalamanın üzerinde bir Müslüman olduğumu bilen bilir). Oradaki çalışmam sürecinde ne bileyim şehirlerden, gece hayatından, yemeklerden ve arabalardan bahsettiğimizi hatırlıyorum ama siyasetten, politika veya inançlarımızdan hiç konuşmadık. Hatta bir gün bir yemekhanede Afrika kökenli Hristiyan bir abla benim için neredeyse kırk dakika helal yiyecek aramıştı. Demem o ki özellikle Silikon Vadisi’nde önemli pozisyonlara gelebilmek için etniğinizden veya inançlarınızdan fedakârlık etmeniz, değişmeniz gerekmiyor. Amerika’da annemin baş örtüsünden rahatsız olan tek insan yine annem yaşlarda Türk bir kadındı. Bunun dışında yurt dışında sadece bir kez Londra’da bir barda körkütük sarhoş ve muhtemelen niteliksiz bir İngiliz tarafından, o da bilmem kimi desteklediğimizi var saydığı için birkaç saniye sözlü tacize uğramışızdır o kadar.  Öte yandan eğer uluslararası ortamda teknik niteliğiniz ile ön plana çıkıp çenenizi değil aklınızı çalıştırırsanız size kimse o veya bu olduğunuz için “kışt” demez. Bunun yanında “Üsküplünün Üsküplüden başka dostu yoktur” tezine katılmıyorum çünkü çok kısa bir süre zarfında Üsküplü olmayıp sırf potansiyel gördüğü için bana destek olan onlarca insan tanıdım. Tabii her Üsküp’ün kendi cahili, kendi varoşu vardır, o mahallelerde işiniz yoksa (ki olmamalı) istediğiniz yerde dünya vatandaşı olarak gayet huzurlu bir hayat yaşayabilirsiniz.

Türkiye’de de yaygınlaşmasını dilediğim, yukarıdaki konuyla bağlantılı bir başka kavram ise “diversity (çeşitlilik)” idir. Bakın yine söylüyorum, Google gibi bir şirkette üç aylık kıytırık bir stajyer projesine bile 9 farklı milletten insanın eli değiyor ve bu insanların içinde beş vakit namaz kılanı da var, komünizmi savunanı, travestisi de var, ayrıca körü topalı da var (sen anla diye bu kelimeleri kullanıyorum, bence hepsi normal insan işte). Hepimiz aynı projede çalışıyor ve tecrübelerimiz, yeteneklerimiz kadar konuşuyoruz. Maalesef Türkiye’deki projelerde işler böyle yürümüyor, birbirimizi beğenmemeye, dışlamaya devam ediyoruz, üstelik bunu o kadar homojen bir dağılım ile yapıyoruz ki bir yerden pozitif bir başlangıç göstermek neredeyse imkânsız. Fransızların Meksikalılar ile anlaşabildiği kadar Yozgatlılar Sivaslılar ile anlaşamıyor ve bu çok üzücü, milletimizi kısırlaştıran bir durum, çözümü de sende kardeşim, hiç abine amcana bakma, seni insanlar saçma sapan kriterlerde yargılamayı bırakmadıkça kimse bırakmaz, üzgünüm.

Son olarak kişisel gelişim, liderlik, cart curt konusunda atıp tutanlara birkaç şey söylemek istiyorum. Öyle çalışan, böyle lider olmak için ne onlarca kitap okumaya ne de saatlerce kursla vakit öldürmeye gerek varmış, bunun en güzel örneğini Şef ile olan ilişkim de gördüm. Bazen kaplumbağa terbiyecisi olma konusunda o kadar yazıp çiziyoruz ki kaplumbağanın neye benzediğini unutuyoruz. Öyle ki birilerine sürekli nasıl kaplumbağa çizileceğini anlatmak yerine düzinelerce farklı farklı kaplumbağa resmi yapmak etrafınızdakiler için çok daha öğretici olabilir. Bu bağlamda Şef’in bu konuda hiçbir iddiası olmamasına, özel bir eğitim de almamasına karşılık kendi davranışlarıyla, içten özverisi ve sade direktifleri ile bana verdiği liderlik dersi paha biçilemez nitelikteydi. Öte yandan sırf birilerine lidercilik oynatmak için ortaya atılıp girişimcilik adı altında pazarlanan yalap şalap projelerde kendinizi bu ölçüde geliştirmeniz imkânsızdır. Yine bağlantılı olarak iki yıldır eBay ve Google’da yaptığım projelerde şirketler bana emeğim için ödeme yapıp projelere gerekli bütçeyi ayırmasına rağmen ortaya çıkan ürünün tamamı açık kaynaklı (open-source) olarak maddi menfaat beklemeden bütün dünya ile ücretsiz paylaşmıştır. Yine Euphonia projesi teknik olarak çok bir problemi çözdüğü ve yapay zekâ (NLP) konusundaki en etkili isimleri projeye dahil ettiği hâlde Google projeden maddi bir çıkar beklemeyip en azından şimdilik ürünü ihtiyaç sahibi kullanıcılara ücretsiz olarak sunmaktadır. Microsoft ve Apple gibi şirketler de aynı eğilimi gösterirken maalesef bazı yerlerde asli işlevi kâr elde etmek bile olmayıp hâlihazırda döner sermayesi bulunan ve benzer projeleri çok rahat kaldırabilecek kurumlar çeşitli kılıflar ile iyi niyetleri suiistimal etmektedir. Belli bir kısmı sömürmek için diğer bir kısma sözde kalacak çözümler pazarlamak yerine Google gibi bir şirkette kendi yaşam standartlarımdan feragat etmeden Dünya üzerindeki çok daha fazla insana karşılıksız olarak çözüm sunabilmeyi tercih ediyorum. Şahsen erişilebilirlik teknolojilerinin girişimciliğe pek müsait olmadığını düşünüyorum ve bu işlerden doğrudan kâr elde edilmesine karşıyım. Hatta farklı kaynaklardan hâlihazırda döner sermayesi olan şirketlerin erişilebilirlik konusunda ürün çıkartıp ancak ürünün maliyetiyle orantılı bir fiyat sunmaları ve/veya bunu bir reklam malzemesi olarak öne çıkartmaları bana çok daha tabii ve masum geliyor.

Yukarıdaki konularda yaptığım çıkarımlar tamamen kendi gözlemlerime dayanmaktadır ve herkese göre doğru olmayabilir. Uluslararası bir şirkette çalışıp ayrımcılığa maruz kalan veya şuradaki projede de hiç art niyet yoktu diyen çıkabilir. Ben sadece yaşadığım, duyup gözlemlediğim kadarını size aktarmak istedim. Umarım başarabilmişimdir.

Muratcan Çiçek

Standart