Genel

Risk Özyeğin Üniversitesi’nde Alınır

Üniversitelerin insanları değiştirmesi, dönüştürmesi, eğip bükmesi beklendik bir durumdur. Çoğunlukla eğitim hayatınızın son evresidir. Bundan sonra çalışacaksınızdır, belki ilk defa üniversitede para kazanmaya başlamışsınızdır. Üniversite ilk defa inandığınız, isyan ettiğiniz, âşık olduğunuz, seviştiğiniz, terk edildiğiniz yer olabilir. Baktığınızda ergenlik ile yetişkinlik arasına sıkışan adına gençlik dediğimiz çok hızlı bir dönemi üniversitede geçirirsiniz ve gençken her şey mümkündür, istisnasız her şey…

Ben Muratcan Çiçek, 1993’te Edirne’nin Keşan ilçesinde fiziksel engelli olarak doğdum ve babamı kaybettiğim 2003 yılından beri oradan ayrılmaya çalışıyordum. Bu açıdan üniversite benim için öncelikle konum değiştirmek demekti ve bunun için birçok riski göze alabilirdim. Aldım da, çünkü doğup büyüdüğüm kasabadaki hayatım giderek zorlaşıyordu, artık fiziksel olarak kocaman olduğum için ikinci kattaki evimizden aşağı inemez olmuştum, ellerim tutmadığı için de o kasabada benim evden çalışabileceğim hiçbir iş yoktu. Okumak istiyordum ancak üniversite sınavı da benim için problemdi. Belki de ilimizde üniversite sınavına girecek o düzeyde ilk fiziksel engelli bendim ve bölgedeki hiç kimse benim için ne yapacağını bilmiyordu. Aşırı zahmetli bir bürokrasi savaşıyla nasıl geçeceğini hiçbir şekilde kestiremediğim bir sınava hazırlanmak da hiç kolay olmuyordu. Bu kaos ortamında bir arkadaşım bana bir afiş gösterecekti, “Özyeğin Üniversitesi Bilgisayar Oyun Atölyesi 5”. Afişte yarışmayı kazananlara bilgisayar mühendisliği dekanlık bursu verileceği yazıyordu. O zamanlar az buçuk programlama biliyordum, yarışmaya girebileceğimi düşündüm. Açıkçası hiç tanımadığım yazarların hiçbir zaman okumayacağım kitaplarını ezberlemek yerine haftalarca kod yazmayı yeğlerdim. Dediğim gibi üniversite sınavına büyük bir bürokrasi savaşıyla zar zor girebilecektim, hiçbir şekilde tekrar etme şansım yoktu ve ilk aşama sınavına 2 ay kala sınava çalışmayı tamamen bırakıp hakkında çok az kaynak bulabildiğim yeni bir programlama dili öğrenmeye başladım. Basit programlamanın ötesinde ciddi bir oyun yazacak kadar kendimi geliştirmiştim, günlerce uyumadan çalıştığımı hatırlıyorum. Üstelik tüm bunlar sırf adını ilk defa duyduğum bir üniversitede okuyabilmek içindi…

Annemle yarışma için Keşan’dan yola çıkacağımız gün kedi köpek gibi kar yağıyordu. Evdekiler bizi “bu havada yola çıkılmaz” diye vazgeçirmeye çalıştysa da dinlemedik, ilk otobüse atlayıp o kar kıyamette 6 saatlik bir yolculuktan sonra kalacağımız otele ulaşmıştık. Birkaç tesadüf üst üste gelince Özyeğin Üniversitesi bize Anadolu yakasındaki en lüks otellerden birinde ağırlamak durumda kalmıştı. Hayatımda ilk defa zamana karşı bir proje yönetiyordum ve yarışma boyunca sürekli  projeyi bir üst seviyeye çıkarmak zorunda kaldım, hocaları etkileyebilmek için her türlü riski alıyordum. Etkinlik bittiğinde kazanan hemen açıklanmamıştı, üniversite sınavına ise artık haftalar kalmıştı. Ben aslında eşit ağırlık öğrencisiydim ancak yarışmayı kazanırsam üniversite sınavına sayısaldan girmem, cuzi bir puan almam gerekecekti, zaten sınava haftalar kala eşit ağırlık derslerini tamamen bırakıp gece gündüz sayısal çalışarak ancak ön koşula yetecek puanı çıkarabilirdim.  Bu yüzden daha büyük bir risk alarak yarışmayı, dolayısıyla mühendislik bursunu kazanacağımı varsayarak o günden itibaren Edebiyat yerine Fizik çalışmaya başladım. Haftalar sonra açıklanan sonuç beklediğim gibi çıkmasa aslında bir sayısal öğrenci olmadığım ve üniversite sınavında kendi bölümümün derslerine düzgün hazırlanmadığım için muhtemelen iki bölümden de istediğim hiçbir yeri kazanamayacaktım, engelli olduğum için sınava girebilmek için verdiğimiz bürokratik mücadeleyi ise tekrar vermemiz imkânsızdı. Özyeğin Üniversitesi benim için hayatımın kumarıydı. Masaya geleceğimi koymuştum, ya harika bir vakıf üniversitesinde dünya standartlarında mühendislik eğitimi alacaktım ya da Keşan’da açıköğretimden alakasız bir bölüm okuyup engelli ve vasıfsız bir insan olarak kalacaktım…

Yarışmayı da sınavı da bir şekilde kazandım, artık Özyeğin Üniversitesi öğrencisiydim. O yaz nasıl geçti hatırlamıyorum. Önümde kasten hazırlanmadığım bir İngilizce hazırlık sınavı vardı. İngilizce’me güvenmiyordum ve hazırlık okumayı eğlenceli bir şey sanıyordum. Annem dâhil çevremdeki herkes ise o sınava çok iyi hazırlandığımı sanıyordu. Hayatımda aldığım en aptalca riskti ve ömrümü en az bir yıl kısaltacaktı. Nasıl olduğunu hâlâ çözemediğim bir şekilde, yarım puanlık bir farkla o sınavı da geçmiştim. Etrafımdaki insanlar, Oyun Atölyesi’nden beni tanıyan hocalar için bu gelişme oldukça önemli bir gösterge olmuştu aslında, ciddi bir başarı grafiği yakalamıştım, kredilerim artıyordu. İngilizce konusunda ise aslında ben haklı çıkmıştım. Samimi olarak söyleyebilirim ki doğup büyüdüğüm taşrada, en azından benim çevremde kimse İngilizce bilmiyordu, üniversitede İngilizce bölüm okumayı sadece fazladan İngilizce dersleri almak sanıyordum. Kimse bana bütün derslerin, ödevlerin İngilizce olacağını söylememişti. İlk dersim matematikti, hoca sınıfa “Hello guys!” diye girip benim lisede 4 senede gördüğüm matematik konularını 2 saatte ve tamamen İngilizce olarak anlatana kadar derslerin Türkçe işleneceğini sanıyordum. İkinci ders ise fizikti, ben lisede son üç yıldır fizik görmemiştim ve ders yine İngilizce işleniyordu. Derslerle başa çıkabilmek için gece gündüz çalışmaya başladığım an, o gün olmuştur, hâlâ da aynı tempoda çalışmak durumdayım. Sonuç olarak Özyeğin Üniversitesi’nde İngilizce öğrenişim biraz uçurumdan atılan kuş misali olmuştu, hazırlıksız ve çok sert. Bugün baktığımda aslında hazırlık okumamanın benim için daha büyük bir risk olduğu kanaatindeyim, hayatımdan bir yıl kazanmak için neredeyse 3 yıl kendime işkence derecesinde yüklenmiş olacaktım. O ya da bu şekilde Özyeğin Üniversitesi’nde ileri düzeyde İngilizce öğrenmiş oldum ve bu, benim dünyamı küçük bir kasabadan globale taşıyacaktı.

Kan ter içinde kalsam da ilk yılımda Özyeğin Üniversitesi’nin gözde öğrencileri arasına girmeyi başarmıştım. Bunun karşılığında üniversite bize Avrupa’da staj yapma hakkı sunmuştu. Çok sayıdaki alternatif arasından ben Amsterdam’ı tercih edecektim. Tam bu noktada ÖzÜ’nün benimle birlikte annemi de dönüştürdüğü evre başlıyordu. Engelli olduğum için Amsterdam’a annemle birlikte gitmemiz gerekiyordu. Okul ve karşı taraftaki şirket annem için her türlü işlemi zaten hazırlayacaktı, o konuda hiçbir sıkıntımız yoktu. Sadece kendisi hiç dil bilmediği, benim de engelimden dolayı konuşma problemim olduğu için annem yurt dışına çıkmaktan çok korkuyordu. Bir üniversite öğrencisi, okul rektöründen çok farklı taleplerde bulunabilir ancak benimkisi oldukça uç bir istek olmuştu çünkü Esra hocamızdan annemi ikna etmesini rica etmiştim ve hocamızın telkinleriyle annem sonunda Hollanda’ya gitmeyi kabul etti. Tatil ile staj karışımı iki haftalık Amsterdam süreci hayatımızdaki en mutlu 15 günümüzdür ve aradan geçen 4 yılda yaşadığımız onca mutlu ana rağmen hiçbir tat Amsterdam’dan aldığımız keyfi bize tekrar yaşatmadı. Amsterdam o kadar büyüleyici bir şehirdi ki annemle birlikte kimseye haber vermeden ve üzerimizde hiçbir telefon, internet olmadan günlerce sokak sokak gezdik, kaybolmak pahasına Amsterdam’ın her köşesini keşfettik.

Amsterdam stajından sonra derslerime hiç olmadığım kadar motive olmuştum. Sırada çocukluk hayalim olan Erasmus vardı. İkinci yıl üniversitede bize değişim programları hakkında bilgilendirme yapıldı. Erasmus ile Avrupa’ya, Exchange programı ile Amerika’ya gidebiliyorduk. Aradaki fark ise şuydu, Erasmus devlet destekli iken Exchange programında bütün giderler öğrenciye aitti. Dürüst olmak gerekirse o dönem cebimde beş kuruş yoktu, olsa bile annemi Amerika için ikna edemezdim, çok uzaktı, zaten ilkokuldan beri Erasmus programına katılmak en büyük hayalimdi. Lakin, işler oldukça farklı gelişti, öncelikle Erasmus partnerlerimiz pek ilgi çekici değildi ve Uluslararası Ofis; Exchange programına da en azından başvurmamı, çeşitli vakıfların bana destek olabileceğini söylediler ya da ben öyle anlamak istedim, bilmiyorum. Özyeğin’den sonra eğitimime yurtdışında devam etmek istiyordum ve bu ancak Amerika’da mümkündü. Hâlâ Özyeğin Üniversitesi himayesindeyken annemle birlikte Amerika’da 6 aylık kontrollü bir deneyim yaşamak çok mantıklı gözüküyordu aslında. Günden güne Erasmus fikrinden soğumuş, kendimi Amerika hayaline kaptırmıştım. Hatta bir başka risk daha alarak okul içerisinde düzenlenen Erasmus sınavında adeta kendimi sabote etmiştim, böylece Erasmus programından faydalanmam imkânsız hâlâ gelmişti. Exchange programında ise kabul almıştım. Oregon State University’de, Hüsnü Bey’in lisans okuduğu kampüste 6 ay (2 quarter) okumaya hak kazanmıştım. Bu hakkın maliyeti ise ailemin o ana kadar toplayabildiği bütün birikimin 9 katı filandı sanırım. İki ay içerisinde o miktarı isteyebileceğim tek yer yine Özyeğin Üniversitesi’ydi. O günden bu günleri öngörerek Exchange programı için gerekli miktarı daha büyük bir girişimin cansuyu olarak gösterdim. Haklıydım da, Oregon’a gidemeseydim devamındaki birçok başarı benim için imkânsız olacaktı. Üniversite beni yüreklendirmekle birlikte ben kendi imkânlarımla uçak biletlerimizi alıp gerçekten Oregon’a gidene kadar sağlayacağı destek konusunda detay vermemişti. Sonradan anladım ki okul o noktada benim risk alabilirliğimi ölçmek, kendi başıma neler yapabileceğimi görmek istemiş. Yoksa ben yeni yürümeye başlamış bir bebek misali cüretkâr adımlar atarken hocalarım bir anne şefkatiyle hemen arkamda beni tutmaya hazır bekliyormuş, tabii süreç sorunsuz tamamlandığı, sendelemediğim  için benim bu desteği hissetmem epey geç oldu.

Yine Exchange programı için bütçe ararken biraz enteresan bir risk daha aldım ve hayatımın akışı değişti. Amerika’ya gelmemize haftalar kala Türkiye’nin en önemli teknoloji şirketlerinden biri Amerika’daki 6 aylık sürecimde bana açık uçlu bir destek sözü verecekti. Aşırı hızlı ve bire bir ortamda gelişen bu teklif için düşünecek vaktim birkaç saniye ile sınırlıydı. Aslında biraz düşünerek uçak bileti, oradaki yemekhane masrafları, hatta yurt ücretinin bir bölümü gibi hayati kalemlerden birinde desteklerini isteyebilirdim. Böylece oraya gidişimizi kolaylaşır, böylece benim okuldan talep edeceğim desteği de önemli ölçüde azalabilirdi.  Bunun yerine gelen teklifi çok farklı şekilde değerlendirdim çünkü o an için kesinleşmemiş olsa da ilgili konularda üniversitemin desteğine güveniyordum. Öyle ki şirketten biz Oregon’dayken bizi farklı eyaletteki Silikon Vadisi’ne göndermesini talep ederek bana bu şekilde destek olabileceklerini belirttim. Teknolojinin kalbine yaptığımız bu iki günlük ziyareti bir sahil kasabası olan Santa Cruz’da sonlandıracaktık. Kaliforniya bizi kendisine bağlayacak, adını ilk kez o gün duyduğum Santa Cruz Özyeğin Üniversitesi’nden hemen sonraki adresim, bu satırları kaleme aldığım yer olacaktı.

Oregon State University’de geçirdiğimiz 6 ay bana da anneme de çok fazla şey katmıştır. Bunlara ek olarak şu herkesin bildiği Google bursuna da aslında oradayken başvurmuştum. Özyeğin Üniversitesi’nden bir arkadaşım aracılığıyla haberdar olduğum lakin upuzun başvuru formuna bir türlü vakit ayıramadığım Google’ın burs programının başvurusunu ancak Amerika’daki ilk günlerimde, deadline’ına saatler kala tamamlayabilmiştim. Formda muhtemelen kurabileceğim en çarpık İngilizce cümleler ile bir bilgisayar mühendisliği öğrencisi olarak yaptıklarımı, çoğunlukla da Özyeğin Üniversitesi’nin bana verdiği desteği anlatmıştım. Bütün enerjimi Oregon yolculuğuna verdiğim için bu başvuruyu tamamen riske atmıştım ve sonucundan beklentim sıfırdı diyebilirim. Başvuruyu Google Londra ofisi değerlendiriyordu, bence İngilizce’me bakarak başvuruyu samimi bir şekilde kendi başıma hazırladığım kanaatine vardılar. Samimiyetim, üniversitemin sağladığı imkânları iyi şekilde değerlendirişim ve tabii ki çok değerli hocalarımın güçlü referansları Google’ın gözünde beni Avrupa’da bilgisayar mühendisliği okuyan en başarılı 9 engelli öğrenciden biri yapmış olacak ki beni bursa layık gördüler. Bu başarıyla birlikte Özyeğin Üniversitesi’nin de ne kadar duyarlı ve erişilebilir bir üniversite olduğu Google tarafından tescillenmiş oldu.

Özyeğin Üniversitesi’nde son senem ise aslında her şeyi riske attığım hayatımın en aksiyon dolu dönemiydi. Herkesten bir yıl kadar önce Machine Learning dersleri alıp kendimi geliştirdiğim için bir anda Türkiye’de patlayacak Machine Learning, Big Data salgınının en çok teklif alan isimlerinden olmuştum. Daha mezuniyetime aylar varken üç farklı şirkette hot topic projeler yürütüyor, bir yandan zorunlu derslerimi vermeye çalışıyor, bir de sosyal sorumluluk projesi yürütüyordum. Bu yoğunlukta notlarım, bölüm birinciliğim, hatta  mezuniyetim bile risk altındaydı. Üzerine güz döneminin tam ortasında bir ay kadar bütün sorumluluklarımı göz ardı ederek doktora başvurularıyla uğraşacaktım. Tüm bu tempoda fakültedeki hocalarımın neredeyse hepsi beni ayrı ayrı takipte tutmuş, gerektiğinde müdahalelerde bulunmuştu. Onların destekleri sayesinde bu son dönemeci de en az kayıpla atlatmıştım. 3.68 gibi bir ortalama ile bölümümü birincilikle bitirdim, şirketlerdeki projelerimi başarıyla tamamladım ve şu an okumakta olduğum University of California, Santa Cruz’dan doktora eğitimim için kabul aldım. Yine Özyeğin Üniversitesi’nin sağladığı güven ile buradaki hayatımıza sorunsuz bir şekilde başlayabildik. Ayrıca okulun verdiği özel kurslar sayesinde annem İngilizce’sini önemli bir düzeyde geliştirdi. Bu durum bizim buradaki hayatımızı oldukça kolaylaştırıyor.

Özyeğin Üniversitesi annemle bizim için en başından sonuna kadar risk almak demekti. Üniversite sınavını bırakıp Oyun Atölyesi’ne hazırlanmak ile başlayan bu süreç her şeyi arkamızda bırakıp Dünya’nın öbür ucuna taşımaya kadar varacaktı. Türkiye’nin küçük bir kasabasında, imkânsızlıklar içerisinde başlayan hayatımız; Özyeğin Üniversitesi’nin bize sunduğu fırsatlar sayesinde zaman içerisinde İstanbul’da oldukça farklı, kaliteli bir seviyeye ulaştı, şimdi ise Silikon Vadisi’nde apayrı bir düzeyde devam etmekte. Dönüp baktığımda üniversite hayatımda risk almadığım tek konu ÖzÜ’lü bir başka arkadaşıma duygularımı zamanında açamamak olmuş. Hissettiğim ilk an duygularımı ona açmak yerine hiç gelmeyecek o doğru zamanı bekledim ve hayatımın mutluluğunu sonsuza kaçırmış oldum.

Ben Özyeğin Üniversitesi’nden çok şey öğrendim. Neler yapabileceğimi, neler yapamayacağımı, nerelerde nasıl yaşayabileceğimi, annemin neler yapabileceğini, ne kadar ileri gidip kim olabileceğimizi hep ÖzÜ sayesinde öğrendim. Herkesin anladığı biçimiyle girişimciliğin pek bana göre olmadığını, bununla birlikte büyük riskler almadan hiçbir şey elde edemeyeceğimi yine Özyeğin Üniversitesi sayesinde anlamış oldum. 

Muratcan Çiçek

Reklamlar
Standart
Genel

Bilgisayar Oyun Atölyesi

E-posta kayıtlarıma göre ben Oyun Atölyesi 5’e 17 Aralık 2012’de başvurmuşum. 16 Ocak 2013’te, yani bir ay sonra katılmaya hak kazandığıma dair kabul maili gelmiş. Bizim zamanımızda etkinlik 5 gündü, kabul haberinden 12 gün sonra, yani 28 Ocak’ta başlayıp 1 Şubat’ta bitmişti. 15 Şubat’ta, yarışmadan tam 2 hafta sonra bursu kazandığımı ilan etmişler. İnternetteki haberlere göre de o yıl üniversite sınavının ilk aşaması olan YGS 24 Mart’ta, ben bursu kazandıktan 1 ay sonra gerçekleşmişti. LYS ise yine Haziran’da yani ben bursu kazandıktan 4 ay sonra yapılmıştı.

Şimdi ben başvurduğumda yarışmaya bir buçuk ay varmış, aynı zamanda YGS’ye de daha 3 ay varmış. O dönem üniversite sınava erişilebilir bir şekilde girebileceğim konusunda ciddi endişelerim olduğu için sınava zaten pek odaklanamıyordum. Yarışmayı duyunca her şeyi bırakıp yarışmanın zorunlu programlama dili olan Processing diline çalışmıştım diyebilirim. İnternette Processing ile ilgili İngilizce bir ders kitabı bulmuştum.  Ayrıca yarışmaya sadece başvurmakla yetinmeyim, bütün bağlantılarımı devreye sokmuştum, sonuç olarak adımı Özyeğin’deki hocalara iki farklı referansım birden vermiş. Yani o yarışmaya katılabilmek için her türlü çabayı göstermiştim. Yarışmaya davet edildiğimi öğrendiğimde Processing’in çoğu özelliğini çoktan öğrenmiştim. O günden yarışmaya kadar olan iki haftada da yarışmayı kazanacak seviyede bir oyunu zaten kodlamış bulunuyordum.

Yarışmanın ilk günü Barış Hocaya, yani etkinliği yürüten esas hocamıza yazdığım oyunu ve Processing’e çalıştığım kitabı özel olarak göstermiştim. Kendimce hem adil yarışmaya hem de hocaya kendimi ispatlamaya çalışarak şu cümleleri kurmuştum: “Hocam, ben yarışmadan önce bu kitaba çalışıp böyle bir oyun yazdım. Fiziksel engelli olduğum için aşırı yavaş kod yazabiliyorum. Kabul ederseniz bu oyunu yarışma sırasında daha da geliştirmek istiyorum, ancak kabul edilmezse sıfırdan yeni bir oyun yazabilirim.” Engelim nedeniyle düzgün konuşamadığımı bahane edip o gece yarısı Barış Hocaya bir de mail atmışım bu konuda. Meğer benim gösterdiğim kitap 2 yıl öncesine kadar Özyeğin’de ders kitabı olarak okutuluyormuş. Hoca, ertesi günü hangi kod parçalarını kitaptan aldığımı kontrol etmişti. Sonraki üç gün boyunca da bana ilk gösterdiğim oyunun üzerine eklemem için ödevler vermiş, ben de onları tamamlamıştım.

Yarışmanın formatı, katılımcıları yarışma gününe kadar hiç programlama bilmiyormuş kabul ediyordu, yarışmanın formatı sonraki yıllarda değişse de bizim zamanımızda Barış Hoca ilk iki tam gün ders anlatır, sonraki iki gün o bilgilerle kod yazılırdı, beşinci gün ise sadece sunum yapılırdı. Ben o zaman anlatılan hiçbir dersi dinlememiş, 4 gün boyunca Barış ve Tanju hocanın ayrı ayrı verdiği ödevleri oyunun üzerine eklemekle meşgul olmuştum. Şöyle bir süreçti aslında, hoca oyuna bakıp fazladan top eklememi istiyordu, 2 saat kadar sonra tekrar gelip bu özelliği ekleyebildiğimi görünce “şimdi de onları ışıklandır bakalım” diyordu, daha sonra tekrar gelip yola bir şerit daha eklememi istiyordu. Oyun bittiğinde üç dört farklı class dosyası yazmıştım, oyunun içerisinde birbirinden farklı hızlarda gidip birbirlerini sollayabilen araçlar ve sizinle maç yapabilen bilgisayarın yönettiği bir oyuncu vardı ki bu iki unsur o düzeydeki bir yarışma içerisinde yapay zekâ geliştirmiş olmak şeklinde düşünülebilirdi.

Yarışmaya toplamda bin kadar kişi başvurmuş, doldurulan başvuru formuna bakılarak seçilen 25 katılımcı arasından benimle birlikte 3 kişi daha burs kazanmıştı ki bu arkadaşların ikisi grup olarak tek bir oyun yapmıştı. Aynı iki arkadaş burs kazanmalarına rağmen Özyeğin’de okumadılar. Diğer arkadaşım hâlâ Özyeğin Üniversitesi’ndedir ve hâlâ oyun geliştirme üzerine çalışmaktadır. Bizim dışımızda iki kişilik çok iddialı bir grup yarışma içerisinde bitmeyecek bir oyun yapmayı denedikleri için kazanamadı. Yine iddialı bir diğer arkadaşımızın üniversite sınavında da aynı bursu kazanması çok olasıydı ki bir sonraki yıl gerçekten aynı bölümü sınavla kazandı zaten. Yarışmada bazı katılımcılar grup olarak yarıştığı için 25’ten daha az sayıda oyun vardı ve bunların arasında benim geliştirdiğim oyunun ilk üçte olduğunu herkesin içine sindirdiğine eminim. Yine de ilk 25’e seçilmeyen arkadaşların hakkını verebilmek için dört yıl boyunca aralıksız çalışıp bölümü birincilikle bitirmiştim.

Bu arada yarışmada kazandığım dekanlık bursuna rağmen üniversite sınavında Özyeğin Üniversitesi’ni %50 kontenjanını tutturabildim ve ilk iki dönem okulda “Yüksek Onur Öğrencisi” olduğum için sonraki dönemlerde tamamen tam burslu kontenjanına geçmiş oldum. Bilgisayar Mühendisliği bölümüne başladığım ilk dönem genel not ortalamam 4 üzerinden 3,81 idi. Ancak sınıf atladıkça kendimi okula değil de daha çok sektörde çalışmaya verdiğim için ortalamam kademeli olarak düştü. Yine de sekiz dönem boyunca bölüm birinciliğimi koruyarak 3,68 ortalama ile mezun oldum. Zaten hikâyenin oradan sonrasını fazlasıyla paylaştım sanırım.

Standart
Genel

Mavi Çiçek

Önsöz

Okuduğumuz başarı haberlerinde hep bir şeyler eksiktir. İnsanların bir anda Albert Einstein olduklarına, tek başlarına cumhuriyet kurabildiklerine inanmamız beklenir. Tabii bir de bu başarılı insanlar kendilerini insanlığa adayan her şeyi büyük erdemler uğruna başardığını, kendi çıkarlarını hiç gözetmediğini düşünmemizi isterler. Lakin “nasıl yapılıyormuş, ben de öğreneyim bakayım” deyip elinize biyografik romanlar aldığınızda bütün hayalleriniz yıkılır. Çünkü orada Hüsnü Bey’in zamanında Robert Koleji’nde okuyacak imkânı olduğu, Mark Zuckerberg’in zaten Harvard’ta öğrenci olduğu, Steve Jobs’un Stanford’ta istediği dersi alabildiği, Elon Musk’ın zaten yirmi yıldır başarılı olduğu, Stephen Hawking’in Oxford’u bitirmek üzereyken hastalandığı yazar. Oysa sizin ne babanız milyonerdir ne annenizin süper güçleri vardı, dolayısıyla sizin başarılı olmanız imkânsızdır.

Muratcan Çiçek zavallı bir çocuktur, yarım yamalak başvurduğu bir bursu yedeklerden kazanabildiği hâlde bir anda fazlasıyla parlatılmıştır. Diğer insanlara gerçek örnek olmak isterken doğrulaştırılmış örnek olarak sunulacaktır. Zaten hareket özgürlüğünün olmadığı bir dünyada ifade özgürlüğünü korumak adına kendisini sonuna kadar yalnızdıracaktır. Halk için sahte sanat yapmaktansa sanat için sadece sanat yapmayı tercih etmiştir.

Birazdan okuyacağınız metin edebi bir eser denemesidir. Kulağa öyle gelse de bir anı değildir, birçok kısmı kurgusal olup tamamen hayal ürünüdür. Yaklaşık 18 tam sayfa olan metin özel olarak sizinle paylaşılmadıysa okumanız çok da istemiyor demektir. Peyami Bey’in Koğuşu’ndaki günlerinden esinlenilmiştir. Az miktarda küfür, çok miktarda saçmalık içerir.

Bu, çocuğun hikayesi değildir. Bu, kızın da hikayesi değildir. Binaenaleyh, bu bir hikâye değildir.

Standart
Genel

Bir Pinokyo Hikayesi

Bilge adam, bilge adam demişti.

Demişti ki,

Gerçek aşkı asla bulamayacaksın,

Sen gerçek aşkı bulamayacaksın!

Gerçek aşkı asla bulamayacaksın!

 

Sizce kurban mı ediyorum gerçekliği,

Bu üne, şöhrete?

Gerçekliği kurban ediyor muyum sizce?

 

Satın alabileceğim hiçbir Gucci yok,

Giyebileceğim hiçbir Louis Vuitton,

Satabilecekleri hiçbir Y.S.L. yok ki,

Kalbimi bu cehennemden,

Beynimi bu hapishaneden çıkarsın!

Satın alabileceğim hiçbir giysi,

Zamanı geri getiremez!

Uçup gidebileceğim hiçbir tatil yeri,

Bir tutam bile gerçeklik veremez!

Gerçeklik, gerçek hayat nasıldır?

Sorarım size, gerçek hissetmek,

Nasıldır? Gerçek bir hayat yaşamak…

 

Sadece gerçek insan olmak istiyorum,

Hep “sen gerçek misin?” diye soruyorlar…

Pinokyo gibi,

Ben sadece gerçek olmak istiyorum.

Pinokyo gerçek insan olmuştu.

 

Komik olan,

O Yalan söylüyordu, bu yüzdendi derdi.

Bense gerçeği söylüyor ve devam ediyorum,

Sanki bir şey arıyor, bulmaya çalışıyorum.

Televizyonda kendimi görüyorum ve hiçliğimi…

Gerçeklik, gerçek hayat nasıldır?

Gerçekten yaşamak Nasıldır?

Bu kimsenin fark edemediği maske olmadan…

Gücün kaldı mı gerçekten?

Seni gören herkes bir fotoğraf istiyor,

Ya da bir imzan için kuyruklar oluşuyor.

Sen ağlarken seni gören herkes gülmeni istiyor,

Herkes sana “Sen gülmek zorundasın” diyor!

 

Ben sadece gerçek insan olmak istiyorum,

Pinokyo gibi, sadece gerçek olmak istiyorum.

Pinokyo gerçek insan olmuştu.

 

Gepetto yok,

Kimse yok, yol gösterecek yanımda!

Yalnızca biri vardı, arkamda

Artık bulamadığım, dinleyemediğim,

Benimle her şehre gelen ve benimle kalan…

 

Satın alabileceğim hiçbir Gucci yok,

Giyebileceğim hiçbir Louis Vuitton,

Satabilecekleri hiçbir Y.S.L. yok,

Zamanı geri getirsin!

Biraz olsun gerçek hissettirsin!

Gerçeklik, gerçek hayat nedir?

Sorarım size, Nasıldır gerçek hissetmek?

Gerçek bir hayat yaşamak…

 

Pinokyo gerçek olmuştu.

 

– Kanye West


En büyük yalan; gördüğümüzden, okuduğumuzdan emin olduğumuza inanmamız… Hepimiz Pinokyo Hikayesi’ni biliriz. Bir kukla yalan söyler ve burnu uzar. Hayır ben Pinokyo Hikayesi’ni okumadım, kuklanın gerçeklik özlemini de bilmiyorum. Sadece pis bir yalancı olduğunu biliyorum, tıpkı Mr. West’in de sadece bir egoist olduğunu bildiğim gibi. Sen de

Standart
Genel

In 6 Questions, Skydiving with Cerebral Palsy

1. Why did you want to do this?

I was born in a small town of Turkey and lost my father when I was 9. Then, I have studied so hard with my mother’s endless support to build a new home for us in California. Eventually, I have became a computer scientist and we have a balanced life here. My poor father has gone with his several dreams which were economically unachievable for him like having a truck, maybe a boat and traveling a lot. The saddest thing is there is only one obstacle that prevents me achieve his dreams while I am completely able to do them, otherwise. That is my disability. Since I cannot beat in in the regular fields like driving a car or just walking, I decided to push the limits and fight my disability in extraordinary fields like skydiving, scuba diving and the things you cannot even imagine!

2. Have you done it before today?

I have not done it before but I will definitely do skydiving again and again after today.

3. What did you think of the experience (after the jump)?

It was a too short and fast experience. The first thing I thought was “Is that all? Let’s do again!”. But you know, I am a PhD student and have two midterms to study. But I absolutely will arrange another time to do it again.

4. Were you scared?

Thanks to Dear Volker Haag who is the owner of Skydive Surfcity and the amazing man has jumped with me, I was not scared at all. I actually thought he was too professional for your first jump since he feels you so comfortable, so relaxed that you cannot be worried at all, you can only enjoy your jump.

5. Have you done other extreme sports?

To be honest, I have had no experience with extreme sports until today. The dream of my childhood, my one-sided platonic love was Snowboarding. I could be cried even once for it. I can also add skateboarding and biking on rooftops to this dream. But unfortunately, none of loves me back because of my disability. So, I have decided to do what I can do. Skydiving was sounding like the most promising one and I have just done it. I guess the next is scuba diving. I also believe that I do skydiving alone one day with help of some technology. But First of all, I need a serious sponsor to make me able to do extreme sports. I can do much more than this if somebody supports me well and this would be fun for everyone.

6. Anything else you want to say?

First, I would like to thank again to Volker, Eric, and the Skydive Surfcity crew since they have made this happened. If there is anybody living here but did not skydiving before, you are the actual disabled person. You should come and just jump! I also thank you for allowing us to tell us this wonderful event. Finally, I would like to thank my mother and my Professor Roberto Manduchi for their great support.

You may also support me by watching and sharing the video of this amazing experience!

Thank you
Muratcan

Standart
Genel

Hayaller, Hedefler, Gerçekler

Bana göre hayal ile hedef arasında hiçbir fark yoktur. Sadece insanlar üzerinde emek harcamaya değer görmedikleri ya da buna cesaret edemedikleri hedeflerini hayal olarak görürler. Meselâ bir gün Mars’a gitmek veya 200 yaşına kadar yaşamak bir hayal gibi gözükse de sistematik bir plan dâhilinde gerçekleştirilebilir hedeflerdir ve yeterince emek harcadığınızda bu gibi uç hedeflere ulaşabilirsiniz. Bunun dışında Alice’in Harikalar Diyarı’nı görmek gibi fiziksel olarak mümkün olmayan düşünceler birer fantezidir ve ayrı değerlendirilebilir. Ana fikri korumak adına yazının devamında hayal kelimesini kullanmayacağım, düşleyebildiğimiz neredeyse her şey hedefimiz olabilir.

Hedefimiz olan neredeyse her şeye de aslında ulaşabiliriz. Bu noktada size bir motivasyon yazısını yazıp size “Zor yoktur, imkânsız vakit alır.” diyebilmeyi çok isterdim ancak ben bunun tersine inanıyorum. Yani kolay zordur, zor imkânsız olabilir… Evet, hedefimiz olan “neredeyse” her şeye ulaşabiliriz ancak bu hiçbir zaman kolay olmayacaktır.  Her şeyden önce her kişi için bir hedefe ulaşmamın o kişiye özel yolları vardır ve onları bulmak oldukça zor olabilir. Misal ikiz iki kardeşin aynı okulu kazanması için bile farklı stratejiler kullanması gerekebilir, bu ikisi için aynı zorlukta olmayabilir, kesin olan tek şey o okulu kazanmanın iki kardeş için de mümkün olduğudur. Bazı hedeflere ulaşmanın birden çok yolu olsa da özellikle ciddi çoğu hedefe ulaşmamın bir insan için sadece ve sadece tek bir yolu bulunur. Bu yüzden de bu tür hedefler imkânsıza çok yakın olabilir.

Devam etmeden önce şunu vurgulamak istiyorum: Bir hedefe ulaşmak için kesinlikle can güvenliğinizi riske atmayın ve suç işlemeyin. En azından ben bu iki kurala sadık yaşıyorum. Ancak birazdan bahsedeceğim “ulaşabilir” hedeflere giden o tek bir yolda kişi için “her şey” mubah olabilir. Ben de tam olarak bu “her şeye rağmen” ulaşabilir olmayan hedefler üzerinde durmak istiyorum.

“Ulaşılamayabilir” hedeflerin ilk grubu zamana bağlı olanlardır. Bunlara “Ben şu lisede okuyacağım”, “İlk çocuğum kız olacak”, “20 Kasım 2019’da saat 09:53’te Kız Kulesi’nin merkezinde olacağım” gibi hedefleri örnek verebilirim. Özellikle sonuncusu birçok insan için çok basit bir iş gibi gözükürken kişinin o anda orada olması birden fazla etkene bağlı olduğu için bu basit hedef bir anda imkânsızlaşabilir. Yine şu lisede okumak veya askerde komando olmak gibi hedefler, ulaşmayı hayatımız yalnızca bir kez geçirebileceğimiz dönemlerde bir veya sadece birkaç kez deneyebileceğimiz hedefler oldukları için ve ömür boyu içimizde kalabileceği için insan psikolojisi açısından çok tehlikeli hedeflerdir. Buna karşın şu üniversitede şu bölümü okumak veya belirli mesleği yapmak kişinin 111 yaşında bile deneyip bir şekilde başarabileceği hedeflerdir.

“Ulaşılamayabilir” olmayan ve asıl mutsuzluk kaynağımız olan ikinci grup hedefler ise başkalarının duygularına dayalı hedeflerdir. Meselâ “Yıldız Tilbe benim sesimi çok beğenecek”, “Fatih Terim beni çok yetenekli bulacak”, “Kızımı dünyanın en mutlu insanı yapacağım”, “000000 TCK numaralı Merve Çiçek’i kendime âşık edeceğim”. İnsanların en çok arzuladıkları hedefler bu gruba dâhil olsa da maalesef kişi psikolojisi için en ama en tehlikeli hedefler bu gruptadır. Üzgünüm ancak ortaya koyabileceğiniz hiçbir emek, alabileceğiniz herhangi bir risk, belirli bir insanın bir duygusunu değiştirmeye hiçbir şekilde yetmez. Bir insan sizinle gurur duyuyorsa bunu muhtemelen hiçbir davranışınız bunu değiştiremeyecektir. Aynı şey nefret, sevgi, kıskançlık, aşk, sadakat gibi bütün duygular için geçerlidir. Ancak bu hedeflerdeki en zehirli nokta umuttur çünkü duygular doğal akışında değişebilir ve bu size her zaman kör umut bırakır. Meselâ liseyi Galatasaray Lisesinde okuyamadıysanız bunu tekrar yaşamanız mümkün olmadığı için hedefinizden umudunuzu kesebilirsin, hayatınız boyunca içinizde kalacak olsa da sonuçta devam edebilir, kendinize yeni hedefler koyabilirsiniz. Ancak kızınızın dünyanın en mutlu insanı olması bugün olmasa bile bir gün gerçekleşmesi için görünürde hiçbir engel yoktur ve bu sizi ölene kadar hedefinize kör bir umutla bağlı tutar. Sonuçta kızınızın önüne dünyaları serseniz ise onu mutlu edemeyebilirsiniz, dahası belki de eşiniz sizin o bütün çabanızla başarmadığınızı tek bir gülümsemeyle başarabilir. Duygular kesinlikle adil değildir, bu yüzden başkalarının duyguları üzerine olan hedefleriniz olmamasına lütfen özen gösterin.

Son bana en sağlıklı gözüken hedeflerden bahsetmek istiyorum. İster Allah’ın düzeni ister evren isterseniz sadece dünya deyin, içinde yaşadığımız sistem matematiğe dayılıdır ve matematik adildir. Ben bu açıdan içinde sadece sayı bulunan hedeflerin her zaman ulaşabilir olduğuna inanıyorum. Bunlara örnek olarak “Ben (36.9929621,-122.0680778)’de (Kaliforniya’daki evimin koordinatlarında) yaşamak istiyorum”, “Kocamın 2 metre 9 santimetre olmasını istiyorum”, “Kızımın aylık gelirinin 1 milyon Dolar olmasını istiyorum”, “Ömrüm boyunca 200 bin ağaç dikmek istiyorum” gibi hedefler gösterebiliriz. Bu tarz hedefler bir şekilde bir gün mutlaka gerçekleşebilecek hedeflerdir. Yani en uç olarak çok çok kâr eden bir şirket kurup kızınızı 1 milyon Dolar maaş ile işe alabilir, eşinizin boyunun 2 metre 9 santimetre olmasına dikkat edip onunla şu an benim olduğum evde yaşayabilirsiniz, her gün 100 fidan da dikerseniz bu hedeflerin hepsine ulaşabilirsiniz demektir. Çok zor olduğunun farkındayım ancak aşırı kârlı bir şirket kurup tüm bunları gerçekleştirmenizin en az yolu olduğuna eminim. Bakın ben bile bu tuhaf hedefin dörde birini tamamlamış bulunuyorum.

Acısıyla tatlısıyla her hedef peşinden koşmaya değerdir. İçinde yalnızca sayılar olan iki hedefimden birine ulaştım, ikincisi üzerinde çalışıyorum. Diğerlerine dair kör umutlarımı da siliyor olmaktan huzur duyuyorum.

Hedefleriniz bol haneli, amacınız Allah’ın rızaısını kazanmak olsun…

Muratcan

Standart
Memories

Alo, There Is An Hawk In Our Room! (Alo, Odamızda Bir Şahin Var!)

University of California, Santa Cruz Family Student Housing’e (Aile Öğrenci Evleri) yerleşeli henüz iki hafta oldu. Burası ulu ulu ağaçların arasında iki üç katlı binalardan oluşan doğal hayatla iç içe küçük bir site diyebilirim. Hiç bilmeyenler için ise burayı Riva ya da Polonezköy’deki orman konutlarına, Trakya’daki doktor evlerine de benzetebilirim.  Sadece buradaki binalar daha eski veya insanlar burada daha standart döşeli küçük dairelerde yaşıyor. Aslında bazı konumlarda ormanımıza okyanus manzaramız da eşlik ediyor diyebilirim, gökyüzü ise her gün masmavi, Kaliforniya güneşi içimizi ısıtıyor. Hava hep bu kadar güzel olunca çocukların güven içerisinde rahat oynayabileceği geniş bahçeler yapılmış, her yerde çocuk bisikleti ya da çeşitli oyuncaklar, bebek arabaları görebiliyorsunuz.

Biz de burada olmaktan oldukça mutluyuz. Ancak ben bugün size yeni tanıştığımız komşumuz Pablo’dan bahsetmek istiyorum. Ortadoğu ya da Hindistan kökenli olabileceğini düşündüğüm Pablo 24-27 yaşlarında UCSC’de bilgisayar mühendisliği lisans (undergraduate) öğrencisi… Pablo’nun kendi yaşlarında dünyalar güzeli eşi de UCSC’de Psikoloji lisans (undergraduate) öğrencisi, yine bu mutlu çiftin 2 aylık tatlı mı tatlı bir de bebekleri var. Lisansını Silikon Vadisi’nin dibinde okuyabildiğine göre Pablo’nun bir kariyer kaygısı olacağını düşünmüyorum. Ayrıca şu an dünyanın belki de en güzel şehirlerinden birinde yaşayıp harika diyebileceğim bir yerde oturuyor. Üstelik ilk bebeklerine yeni sahip oldukları için bunlar, onun en mutlu günleri olabilir.

Bu çekirdek aile, bu cumartesilerini dışarıda güzelce geçirdikten sonra mutlu bir şekilde eve döndüklerinde pencere camlarında oldukça büyük bir delik fark etmişler. Pablo telaşla içeri girdiğinde ise odalarında kocaman bir şahin olduğunu görmüş. Çıkış yolu bulamadığı için daha da hırçınlaşan hayvan komşumuzu geri püskürtmüş olacak ki biz eve dönerken kendisi ve eşi hâlâ dışarıdaydı. Aslında kendileriyle tam da o sırada ilk kez tanışmış olduk. Biz durumu anlamaya, Pablo da yardım çağırmak için gerekli telefon numarasını bulmaya çalışıyordu. Hemen eşi ve bebeğini evimizde ağırlamayı teklif ettik, en azından şahin evlerinden uzaklaşana kadar ancak o panikte bir arada kalmak istediklerinden olacak ki teklifimizi nazikçe geri çevirdiler. Nihayet Pablo numarayı bulup aradığında karşıdakine ilk cümlesi “Alo, there is an hawk in our room! (Alo, odamızda bir şahin var!)” oldu. Ben kendimi daha fazla tutamayıp yüksek sesle gülmeye başladım ve daha fazla ayıp olmasın diye oradan uzaklaştım. Pablo’nun eşi birkaç dakika sonra bebeği sarması için verdiğimiz yeleği geri getirdiğinde de kendimizi tanıtma fırsatı bulup isimlerini, bölümlerini öğrenmiş olduk. Biz burada daha çok yeni olduğumuz için kendilerine pek yardımcı olamadık, kalabalık etmemek için de kendi evimize geçtik. Kuş yaklaşık bir saat kadar içeride kaldı sanıyoruz, görevliler bir şekilde şahini dışarı çıkartmış olacak ki bir süre sonra dışarıdaki sesler kesildi.

Olayın üzerinden 4 saat geçmesine rağmen hâlâ Pablo’nun “Alo, there is an hawk in our room!” deyişine gülebiliyorum. Ancak kendisinin de dediği gibi durum, öyle gözükse de aslında hiç de komik değildi. Yüzündeki endişeyi görebiliyordum, sadece iki aylık bebeği ve yeni doğum yapmış eşi şu an güvende olmaları gereken yere, evlerine giremiyordu çünkü içeride neredeyse bir metrelik kocaman yırtıcı bir kuş vardı. Biz içeriyi görmedik, bir şahinin bir eve ne kadar zarar verebileceğini de bilemiyoruz ancak bu genç baba dışarıda kalan ailesi için endişelenmekte sonuna kadar haklıydı.

Family Student Housing’te (Aile Öğrenci Evleri) yaşadığımız için etrafımızda çok fazla genç ve çocuklu çift bulunuyor. Harika evlerde oturup prestijli bir okulda okuyan, iyi arabalara binen, güzel eşlere ve sağlıklı çocuklara sahip akranlarımı görünce insanın başka ne derdi olabilir diye düşünüyorum. Buraya geldiğimizden beri aslında kafamda bu soru dolanıyordu. Bugünkü olayda da şahinin eve girmesinden çok adamın tek derdinin bu olabilme ihtimaline gülmüştüm. Tabii belirttiğim gibi durum aslında komik değildi, ikisinin de lisans okuduğunu ise daha sonradan öğrendim. Ben de yeni mezunum ve çok çok farklı okullarda lisans okuyan onlarca insan tanıyorum, hepsinin üniversite okumak konusundaki ortak ifadesi “sürünüyoruz abi” oluyordu. Bunu yaparken bir de ebeveyn olma sorumluluğunu kaçı alabilir bilmiyorum ancak bahsettiğim çift için hayatın pek de kolay olmadığını tahmin edebiliyorum. Tabii ters açıdan baktığımda da bu yükün altına girebildiklerine göre arkadaşlarımın yüzleşmek zorunda kaldıkları sorunları zaten çözmüş, hatta bazılarıyla belki de hiç karşılaşmamış olabilirler diye de düşünmüyor değilim. Sanırım insan yakalayabildiği her koşulda limitlerini biraz daha zorlamayı tercih ediyor. Bugünkü ilginç olay sayesinde tanıştığım komşularımız da bunu bana bir kez daha göstermiş oldu. Ben de sizlerle paylaşmak istedim.

Santa Cruz’dan Sevgilerle

Muratcan Çiçek

Standart