Genel

Artık Bilmiyorum

Ufakken başımıza bir şey geldiğinde, kendimi çaresiz hissettiğimde ne yapacağımı iyi, çok iyi biliyordum. Meselâ arkadaşlarım benimle oynamak istemediğinde, ne bileyim bizi tatile götürecek kimse olmadığı için eve hapis olduğumuzda veya hoşlandığım kız bana omuz silktiğinde tam olarak ne yapmam gerektiğini biliyordum. Çok basitti… Çok ama çok çalışacaktım, okulda başarılı olursam iyi bir ülkede refah içinde yaşayacak, istediğim zaman tatile gidebilecek, annemi rahat ettirebilecektim, hem iyi bir ülkede arkadaşlarım da benim oynayacak, kızlar da bana gülecekti. Sadece sabırlı olup çok çalışmam ve Allah’a güvenmem gerekiyordu, O çalışanın karşılığını verirdi. Hamdolsun verdi de; ilkokul, lise, üniversite, iş güç, şan şöhret, para, çok para, helalinden ne istediysem fazlasıyla verdi Allah’ım, gani gani… Ah bu arada artık Kaliforniya’da yaşıyorum, Dünya’nın biricik rüyasında…

Ben hâlâ çaresiz hissediyorum. Maalesef yakın çevrem annemden ibaret değil ve ben herkesi kurtaramıyorum, güncelleyemiyor, eğitemiyorum. Hâlâ aynı yaralarımız kanıyor… Öte yandan artık çok fazla arkadaşım var ama hâlâ benimle oynayamıyorlar. Çünkü hâlâ olmak istediğim an, olmak istediğim şehirde olamıyor, istediğim insanlarla görüşemiyorum. Maalesef bunun maddi bir çözümü de yok, oturup düşünerek veya daha çok harcayarak çözebileceğim bir problem değil, hareket özgürlüğümdeki sınır. Fazladan bir kişiye sahip olmam gerekiyor ki bu varabildiğim noktada imkânsız bir şey. Evet, belki benim için kilometrelerce yol gelebilecek arkadaşlarım var, zaten iyi dostlar için mesafeler önemsiz vesaire ama gerçek hayat öyle değil işte, siz de biliyorsunuz.

Artık Kaliforniya’da yaşıyor, okuyor ve çalışıyorum. Baktığımızda Kaliforniya’ya göre bile iyi kazanıyorum. Refah içinde miyim, değilim. Çünkü çevremdeki düşünceleri güncelleyemiyorum, herkesi her seferinde aşamıyorum. En basit değişiklikler için bile büyük büyük savaşlar vermekten yoruldum, artık kendimi bile ikna edemiyorum. Evet iyi kazanıyorum ama sizin üçe yiyebildiğiniz yemeği ben dokuza ancak yiyebiliyorum, o da tatsız tuzsuz geliyor… Bir de, bir de benim kazandığımı benden fazla yiyenler var, düşündüğünüz kadar kolay değil öyle herkese siktiri çekmek…

Kaliforniya’da insanlar çok iyi, aslında tanışabilsem kızlar da iyidir… Kimseyle tanışamıyorum çünkü konuşamıyorum, yabancı bir dilde konuşma özürüm katlanıyor, çok fazla pratik yapmam, bütün özgüvenimle herkese “hay huy” deyip söze başlamam gerekiyor. Değecek mi ki diye düşünüyorum, gerçekten üç beş arkadaş daha edinsem, fazladan bir kız daha sevsem ne değişecek ki… Doktora tezim “yeterli” olsa da mezun olacağım, “şahane” olsa da… Eğer Google’da değil Amazon’da işe girersem, o projede değil de şu projede çalışırsam beş değil on beş, hatta belki de yirmi beş kazanabileceğim. Sonra ne olacak? Beni yiyenler daha büyük yiyecek, sizin yirmi beşe görebildiğiniz manzaraları ben kırk beşe zar zor görebileceğim… Üstüne üstelik bütün bunlar için sizden beş kat daha fazla emek harcamam gerekecek…

Yine çaresiz hissediyorum. Daha çok çalışabilirim ama Kaliforniya’dan daha gelişmiş nereye gidebilirim ki? Fazladan bir insan daha yaratamam ki kendime? Allah’a inanıyor ve hâlâ güveniyorum ama ondan artık ne isteyebileceğimi hiç bilmiyorum. İsteyeceklerim helal olmayacak ki artık… Cehennem konusunda hemfikiriz, peki Allah razısını kazanarak ölürsem bana Cennet’te ne vaat ediliyor? Meselâ 14 yaşıma geri dönüp babamla top oynayabilecek miyim? Peki karşımdaki gerçekten benim babam mı olacak yoksa sadece boş bir siluet mi? Peki öldüğümüzün farkında olacak mıyız? Olmayacak şu an yaşadıklarımızın da bir anlamı olmayacaktır ki? Peki ya 17 yaşıma geri dönüp okulun arka duvarında Merve’yle gizli gizli öpüşebilecek miyim? Sonsuzlukta Merve’nin tek bir ruhu olmalı ve o ruhun benimle o ana dönmek isteyeceğini hiç sanmıyorum. Tamam, son bir soru; kuruşuna kadar hakkımla kazanıp aldığım ama kullanamadığım biricik arabamı Cennet’e götürüp orada drift yapabilecek miyim? Ama drift yapmak muhtemelen günah ve Cennet’te olmaması gereken bir davranış…

Ben peygamberimizi çok iyi tanımıyorum, dolayısıyla kendisini pek örnek alamadım. Peki ama bütün idealimiz bu mu olmalıydı? Peygamberimizin Dünya üzerindeki gelmiş geçmiş en iyi, en güzel ahlâklı insan olduğuna can-ı gönülden inanıyorum ama bu benim ona âşık olmama yetmiyor, bütün ömrümü sırf ona komşu olabilmek için yaşamak anlamsız geliyor. Gerçekten Allah rızası nasıl kazanılır biliyorum, Kant’ın ödev ahlâkı olmalı insanda… Ahlâk bence tuhaf bir kavram, bende de pek yok sanırım.

Ateist değilseniz, öldükten sonra her şeyin biteceğinden çok da emin değilseniz yani, öylece toprak olamıyorsunuz. Materyalist değilseniz daha çok çalışmak da size anlamsız gelecektir. Şu sahile vuran denizyıldızlarını tek tek kurtarmaya çalışan adam var ya, ben o hikâyede en fazla denize fırlatılmayı bekleyen yıldızlardan biri olabilirim. Başkalarının hayatını değiştirmek, sırf birilerine ilham olmak için kumsal vurup öylece birinin beni kurtarmasını veya kuruyup çatlamayı bekliyorum.

Eskiden zeki olduğumu, yeterince düşününce her problemi çözebileceğimi sanıyordum, ne kadar da aptalmışım…

– Muratcan Çiçek

Reklamlar
Standart
Genel

“Pazar Gününüzü Nasıl Alırsınız Muratcan Bey?”

Pek alışkanlığımız olmadığı hâlde bu pazar sabahı epey erken kalktık. Komşumuz var burada Türk, o, anneme mesaj attı “dışarı çıkalım mı?” diye. Ben de dedim madem onlar dışarıda olacak, ben de bari sinemaya gideyim değişiklik olur. Atladım otobüse şehre indim, “Alita: Battle Angel” izleyeceğim. 12:40’ta başladı, film epey güzeldi filan neyse, saat 15:00 gibi bitti işim. Annemleri de biliyorum, “oraya bakalım, kahve de içelim” derken akşam olmadan eve dönmezler. Ben de tekerlekli sandalyeyle bastım Wharf’a indim bizim.

Santa Cruz Wharf’ı bizim 837 metre uzunluğunda üzerinde çift taraflı yol, otopark ve yedi sekiz farklı dükkânın bulunduğu denizin üzerine inşa edilmiş iskelemsi turistik bir yapıdır. Ancak gemiler, hatta kayıklarla hiçbir ilgisi olmadığı için iskele demek pek doğru olmaz bence. Yapının iki kenarı boyunca, denize sıfır kaldırımlar vardır yayalar için, kaldırımın içerisinde araçlar denizi görecek şekilde park eder, içeride de araçlar için git-gel yol vardır. Neyse, ben Spotify’dan açtım Teoman’ımı, sağımda deniz solumda park edili arabalar, Wharf üzerinde ilerliyorum, “Evlat, sen Türk müsün?” dedi biri. Baktım, yaşlı bir adam öndeki arabanın camından sesleniyor. Araba dediğim de bildiğiniz Rolls Royce, adamın elinde puro filan, ben bir anlık refleksle “Hassiktir!” dedim, adam da kahkaha atarak “Evet, Türk’müşsün” dedi ama aksanı o kadar bozuk ki aynı kelimeleri muhtemelen Morgan Freeman daha düzgün telaffuz eder, o derece. Zaten İngilizce devam ettik konuşmaya. İndi arabadan, 60 yaşlarında, takım elbiseli bir adam, kolunda kafam kadar bir saat, adamın üstü başı “ben milyonerim” diye bağırıyor, meğer yanındakiler şoförü ve asistanıymış. Velhâsıl, adamın soyu bizim Karamanoğullarına dayanıyormuş, zaten dedeleri zamanında Karaman civarında bir ağaya kahyalık yapıyormuş filan. Adam beni sordu, doktora öğrencisi olduğumu duyunca “vay, bizim pederler dışında kafasını Kullanan başka Türkler de varmış” dedi. Adam orada beni mi övdü yedi ceddimize mi sövdü anlamadım ama gülmek durumdaydım. Az ileride bir banka oturduk, neredeyse iki saat hikayesini anlattı bana. Amerika’da, özellikle sokakta karşılaşacağınız Türkler genellikle sizden kaçarlar, hatta ilk yıldan sonra refleks olarak siz de onlardan kaçarsınız, aman muhabbet uzamasın diye bakar iki taraf da. Gerçi bu beyefendinin bizim oralarla pek ilgisi olmadığı ve sohbetin tamamında da o konuştuğu için baştan pek ayrılmak istemedim, Karaman’dan buraya gelişleri de epey ilginç gelişmiş, öyle ayaküstü anlatılacak bir hikâye de değil cidden.

Adamın bana anlattıklarını onun ağzıyla size aktarıyorum. Adamın dedesi Mehmet Efendi zamanında Anadolu’nun en büyük kenevir yetiştiricisiymiş, yani aslında dedesi sadece kahyaymış ancak toprak sahibi oldukça saf olunca bunlar istediği gibi ekip biçiyorlarmış. Dedem anlatırdı diyor, “her hafta adama bir kuzu çevirirdik, adam o sofrayı görünce kendini zengin sanırdı, biz de işimize bakardık, zaten kimi kimsesi de yoktu” dermiş. Bunları anlatan, yani benim konuştuğum beyefendi Lewis Bey; onun babası, yani Mehmet Efendi’nin oğlu Osman Bey 1890’larda aynı köyde doğmuş. Adamın dediğine göre İstanbul’a, Girit’e, Bağdat’a giden en kaliteli otu dedeleri yetiştiriyormuş. Yetiştirmenin ötesinde bütün eşkıyalar, kadılar filan bunlardan afyon tedarik ettiği için piyasayı, işin ticaretini de bunlar kontrol ediyormuş. “Tam o işgal yıllarında babaannem veremden vefat etmiş” dedi adam, “babam zaten tek çocukmuş, dedem üzüntüden kendini ota vermiş, üç ay ayılmamış” diye ekledi. Babası bir şekilde toparlamış dedeyi. “Ben karımı kaybetmişim, bana vatan millet Sakarya” deyip el altından Mısır’a tüymüş Mehmet Efendi oğluyla. Yalnız adam “vatan millet Sakarya” kısmını baya Türkçe söyleyince yarıldım gülmekten. Dedeleri Kıbrıs üzerinden Mısır’a geçerken yanlarında kese kese altınlar ve ciddi miktarda da ot varmış. Gerçi o zamanlar Mısır da karışıkmış, İngiliz kontrolünde olsa da sık sık ayaklanmalar filan çıkarmış. Tabii Mehmet Efendiler hiç umursamamışlar, “dedemler hemen İngiliz subayları ayfona bağlamışlar” diyor adam, yetiştiricilik filan yanlarındaki sermaye ile aynı tezgâhı Kahire’de kurmuşlar. “Dedem zaten yaşlanmış, bütün işe babam bakarmış” diye gülerken devam ediyordu anlatmaya. Ben tabii karşımdaki adamın görünüşünden ve geniş üslubundan baya tırsmaya başlamıştım, sonuçta adamlar bildiğin Orta Doğu’nun esrar baronuymuş. Bir yandan da olayların devamını merak ettiğimden bırakamıyorum adamı.

Adam “Leyl-i Arab” dedi, o zamanlar Kahire’deki İngilizler arasında “Arap Gecesi” diye sapkın bir eğlence varmış. Kahire civarında eski bir konakta her hafta perşembeyi cumaya bağlayan gece dört beş Müslüman, özellikle Arap kızı İngilizlere, Avrupa’dan gelen ziyaretçilere, daha doğrusu karşılığını ödeyebilen herkese sunulurmuş. Eğlencenin tek kuralı, müşterilerin içeriye alkol ve sigara dahil hiçbir şey sokamıyor olmasıymış, buna karşılık anlatılanlara göre içeride zaten fıçı fıçı her türlü içki olduğu için müşteriler sabaha kadar içip kızlara türlü eziyetler yapar, kızlardan bazıları sabaha sağ çıkamazmış. İngiliz subaylar içeriye esrar sokamadıkları için bu adamım babasından geceyi düzenleyen kişi ile anlaşmasını istemişler. Adam “Babamın milliyetçilik duyguları kabarmış o zaman” dedi, zaten o zamanlar Mısır’da Türk nüfusu da epey fazlaymış, Müslüman kızlar arasında Türk kızları da varmış, kimi köylerden zorla kaçılıyormuş, kimi satılıyormuş. “Babam kızları esrarla korumuş” diye anlatmaya devam etti. Baktığınızda vücutları zaten içkiye alışkın olan müşteriler kafaları güzel olsa da sızmadan sabaha kadar işkenceye devam edebiliyormuş, ancak aynı işkenceyi afyon etkisiyle o kadar uzun süre yapamayacaklar, zaten sakinleştirici etkisi olduğundan hemen sızacaklar, üstüne, aldıkları keyif artacağı için daha memnun ayrılacaklarmış. Adamın babası bu fikirle İngiliz subayların teklifini kabul edip geceyi düzenleyen Köle Zeynep adındaki kadına ulaşmış. Kadın cidden Afrika kökenli köle bir kadınmış aslında, zamanında Müslüman bir tacir tarafından Kahire’ye yine fuhuş için getirilmiş. Ne var ki kadın bir şekilde bu tacirin gözdesi oluvermiş, hatta öyle ki zaman içerisinde adamı parmağında oynatır olmuş, tacir öldükten sonra da onun işlerini yürütmeye devam ediyormuş. Böyle düşününce kadın “Leyl-i Arab” fikriyle baya baya Müslümanlardan intikam alıyormuş diyebiliriz. “O zaman 50’lilerinde olmasına rağmen hâlâ fingirdek bir kadınmış, genç kuvvetli diye hep babama sulanırmış, babam da zamanla onun gözdesi olmuş” dediğinde ben artık duyduklarımı sorgulamaya başlamıştım. İçimden “yok amına koyayım” diye küfürler ediyordum. Bir kere karşımdaki adam Afro-Türk olamayacak kadar beyaz tenliydi, gerçi zaten adam o olaylardan daha sonra, Amerika’da doğmuş, annesi başkasıymış filan.

Adamın anlattıklarına yine de anlattıklarına inanasım gelmiyordu, düşünsenize bu olayların hepsi 1920’lerde yaşanıyor, biz Dünya Savaşı, Milli Mücadele derken adamın babası Kahire’de kendi tarihini yazıyormuş. Tamamen sallıyor desem peki ama milyon dolarlık arabaya binip yanında asistanıyla filan dolaşan bir adam neden hayatında ilk defa gördüğü fiziksel engelli birine bu kadar saçmala şeyler anlatsın ki? Ben bunları kafamda yorumlarken adam gayet sakin ve ciddi bir üslupla anlatmaya devam ediyordu. “Babam bu kadını 29 Buhranı’na kadar düzmüş” dedi, adamın babası bildiğiniz kadını ayartmış, ilk olarak şu Arap Gecelerine esrar hizmetini getirtmiş, kızlara da uyuşturucu verdirtip o gece yaşayacakları acıyı en aza indiriyormuş. Birkaç yıl sonra kadını iyice kontrolüne alınca da bu geceleri düzenlemekten tamamen vazgeçirmiş. Bir yandan da kadının bütün servetiyle kenevir ektirip İngilizler aracılığıyla neredeyse bütün Avrupa’ya afyon tedarik etmeye başlamış. Buhran’dan sonra çeşitli yasal düzenleme vesaire geldiği için babanın işler bozulmuş, o sırada Köle Zeynep de vefat etmiş zaten, bunlar da yine İngiliz bir tüccarın önerisiyle Amerika’ya kalkmışlar. “Amerika’ya geldiklerinde babam 37, dedem 70 yaşındaymış” diyor adam, yani Mehmet Efendi de daha hayattaymış buraya geldiklerinde. Tabii yine yanlarında deli gibi altın varmış. Hemen Güney Dakota’da parsel parsel toprak almışlar. Güney Dakota, orta Amerika’nın kuzeyinde oldukça ıssız bir yerdir. Adam diyor “zaten bizimkiler kenevir yetiştiriciliğinin kitabı yazmışlar, Kahire’de de kadın işini öğrenmişler, Dakota’da zaten denetim filan çok seyrek oluyormuş, araziler birbirine aşırı uzak ve geniş olduğu için”. Denetimi yapacak insanları da odalarına kadın filan yollayıp ayartıyormuşlar. “70’lere kadar öyle gitti” diyor, “ben 1953’te doğduğumda Amerika’da kral bizmişiz”. Adamın anlattığına göre babalarının yetiştirdiği mallar trenlerle iki yakaya gönderiliyormuş, “talep de üretim de düşük ama çok kârlıydı” diye ekledi. Bazen bizzat babası ilgileniyormuş sevkiyat ile, New York’a kadar götürüyormuş. Annesiyle de Broadway’de tanışmış, adamın “tanışmışlar” dediği annesi aslında Londra’da tiyatro okuyan baya soylu bir İngiliz kızıymış. 23 yaşında bir oyun için Broadway’e geliyor, New York’a. Bizim dayı kızı paketlediği gibi Orta Amerika’nın ıssız Dakota’sına getirmiş. “Annemi el üstünde tutardı” dedi adam babasını savunurcasına. Anladığım kadarıyla babası da kendince İngilizlerden intikam almış, zamanla da kadına alıştıysa iyi davranmaya başlamıştır, kadının zaten pek bir seçeneği yokmuş, hiçliğin ortasında bir çiftlik düşünün…

Biraz hüzünlenir gibi oldu adam o ara, ben de konuyu değiştirmek için “Escobar” dedim. Adam Türkçe olarak “onun ben amına koyayım” diye cevap verdi. Sanırım bu amcanın babasından öğrendiği beş Türkçe kelime varsa üçü küfürdü. Neyse, yalnız adamın anlatacakları bitmiyordu bir türlü, 20 dakikada bana hayatımın şokunu yaşatmıştı ve adamın çocukluğuna daha yeni gelmiştik. 70’lerde bu Escobar Amerika’nın güneyine deli gibi toz sokmaya başlamış, bizimkilerden çok daha fazla malı çok daha ucuza satıyormuş. “Ben Harvard Medical School’da öğrenciydim o zamanlar” diyor. Escobar malları genellikle güney ehliyetlerde bırakırmış, Florida, Kaliforniya gibi. Tabii o ucuz mal bir şekilde kuzey çakarmış. Bu yüzden bizimkilere gelen talep neredeyse sıfırlanmış, “ama babam akıllı adamdı” diye sırıttı birden. Bunlar bir anda yetiştiriciliği kesmişler, toprakların yarısını satıp yarısına normal ürün filan ekmişler, “elimizde zaten çok para vardı” diyor. “Biz Kolombiya’dan, güneyden gelen malları el altından toplamaya başladık, kuzeye sevkiyatını biz yaptık. Zaten babam otuz yıldır iç hatlardaydı, sadece çok daha fazla malı sevk etmek durumda kaldık o kadar” diye baya basit bir ticaretmiş gibi anlatmaya devam etti. Baba yaşlanınca bu devralmış olayı. Bir de 86’da Kaliforniya’da bir ilaç firması kurmuşlar, baya laboratuvarları filan varmış, “üçü yasal, ikisi değil” diyor.

Adam bana bunları anlatırken asistanı sürekli tabletiyle meşguldü, sonunda adama Fransızca bir şeyler söyledi. Beni göstererek konuştuğu için biraz tırsmadım değil, yine de belki adamın işi çıkmıştır, artık dağılırız diye ümitlendim aslında. Adam bir kahkaha atarak “bak asistanım sana iş bulmuş” diye bana döndü (ben o an korkudan içeri doğru sıçmaya başladım). Meğer biz konuşurken asistan benim hayatımı, muhtemelen yedi ceddime kadar, araştırmış, benim Computer Vision (bilgisayarla görme) üzerine çalıştığımı öğrenmiş, bunların da bir autonomous drone projesi varmış. Drone dediğim, oyuncak araba boyutlarında otomatik bir araç düşünün. “Deer poop (ceylan boku)” dedi adam, bunlar laboratuvar ortamında ceylan dışkısının içerisindeki etnemton bileşenin beynimizdeki adenozin reseptörlerini bloke ederek sızmayı geciktirebildiğini, ayrıca kokainin bağımlılık etkisini kırdığını, kişinin bir haftalık yoğun kullanımdan sonra bile aylarca “temiz” gezebildiğini keşfetmişler. “Brown is the new white” diyor, özellikle NBA oyuncuları, Hollywood yıldızları arasında çok rağbet görüyormuş, tatil zamanlarında sınırsızca uçup hayatlarına kolayca dönebiliyor olmak işlerine geliyor olmalı. Drone projesine gelirsek özellikle Kaliforniya’daki ceylanlar koruma altındadır, zaten hayvanın kaliteli dışkı üretebilmesi için doğal ortamında yaşaması, özgürce sıçabilmesi gerekiyormuş. Dolayısıyla adamların çift kurması ne yasal ne de işlerine yarıyor. Bunlar da bildiğiniz arazi tipi, küçük robotlarla geceleri bizim kampüste ceylan dışkısı topluyormuş. Annemin fotoğraflarından görmüşsünüzdür, bizim kampüs (dağ başında olduğu için) ciddi bir ceylan popülasyonuna ev sahipliği yapar. Yine bir üniversite, mühendislik fakültesi filan bulunduğundan kimse de yadırgamıyormuş “bu robotlar ne ayak?” diye, üstüne birkaç hocayı okutup işin prosedürünü de uydurmuşlar, yasal izinleri filan varmış “endemik tohum toplamak” için, adamların tezgâh çok temiz yani. Asistanın benim için söylediği iş de bu robotların gece görüşünü yükseltmek için yapılacak bir Research imiş.

Adam o anda bir kez daha, yine Türkçe olarak “Sen gerçekten Türk müsün?” diye sordu. Ben iyice paniklediğim için emin olamadım, ceplerimi yokladım, üstümü başımı kontrol ettikten sonra güvenizce “evet…” dedim, kekeliyorum ama. Adam “sorry son (üzgünüm evlat)” dedi, meğer dedesinin babasına, babasının da buna bir öğüdü varmış, “ne halt yersen ye, asla Türklerle çalışma” demişler. Tabii bunu tamamen milliyetçi duygularla “aman kardeşlerimizi bulaştırmayalım” kafasıyla mı söylemişler yoksa topumuzu dimdik yermişler mi onu bilemiyorum. Ayrıca sıktırıp “neden?” diye adama soracak göt o an üzerimde yoktu, kusura bakmayın. Neyse, ben tam içimden Onuncu Yıl Marşı’nı filan mırıldanıyordum adam “but… (ama)” diye İngilizce devam etti, “sana yardım edebilirim”. Ben orada artık saldım zaten, “çekip gitsem belki yakalayınca sadece enseme filan sıkarlar” diye düşünüyorum, yok illa kriminale bulaştıracaklar. Adam asistanına yine Fransızca bir şeyler söyledi, sanırım asistan Fransız’dı. Neyse, elaman yanındaki deri çantayı itinayla açıp içerisinden beyaz bir zarf çıkarttı, bana uzattı, lanet zarfın içinde ne varsa o kadar kalındı ki para mı yoksa baya toz mu veriyorlar anlamadım. Kafamı iki yana sallayarak “teşekkürler, almayayım” demeye çalıştım. Asistan ellerimi kullanamadığımı fark edince yaklaştı, üzerimdeki hırkanın fermuarı biraz indirip zarfı içime saldı, bir de üsten sıvazlayıp “it should be fine (böyle iyidir ya)” filan dedi. Ben teşekkür ede ede adamlardan uzaklaştım. Yalnız adamda nasıl bir özgüven varsa “konuştuklarımız aramızda kalsın”, “konuşursan eben çok sevinir” filan bile demedi, içime ne saldıysalar beni susturacağından emin olmalıydı. “Lan, ya patlayıcı filansa” diye düşünmeye başladım (yalnız hâlâ düşünebiliyordum, o da ilginç). İçimdeki şey neredeyse iki kilo vardı, hissedebiliyordum, şekil itibariyle de içerisinde pekâlâ C4 filan olabilirdi. Siz hiç Fatiha Suresi’yle Harlem Shake yaptınız mı? Korkudan nasıl titriyorum ama, normalde ezberimde olmayan sureleri bile hatırlıyorum, o derece.

Yaraklardaydım. Az önce tanıştığım Türk kökenli bir uyuşturucu taciri hırkamın içerisine 2 kiloluk bir zarf bırakmıştı ve ben cidden ellerimi kullanamıyordum. Hani sağlıklı biri olsa paketi denize filan fırlatır, bir şekilde kurtulur durumdan. Ben gerilince benim el kol kontrolüm tamamen gidiyor, tekerlekli sandalyenin kumandasına zor basıyorum. Şimdi fermuarı açmaya çalışsam, zarfı çekiştirsem etrafım insan dolu, biri görse yardım etmeye çalışacak, zaten zarfın ağzı mühürlü filan değildi, merak edip, alıp baksa içine, sıçtım. Yok, içerisinden toz çıksa “abi vallahi satmıyorum, düz içiciyim” filan derim demesine de olaya polis, tahlil filan girerse kanımda çıkmayacak, satıcılık, en kötü kuryelikten anında sınır dışı edileceğim, hapse girmezsem tabii (bu arada Kaliforniya’da toz hâlâ ağır bir suçtur, marihuana (kenevir) farklı ve değersiz bir maddedir, dolayısıyla zarftaki kenevir olamaz diye düşünüyorum). İçerisindeki ya toz değil patlayıcıysa… Öleceğiz yani, el mahkum, düşünsenize midenizin üzerinde iki kilo C4 patlıyor (sonra gerçekten patladı… Ben tabii, öldüm… Size buradan yazıyorum sıcak sıcak, burası diyorum, “çok sıcak”…). Neyse, tabii patlayıcı filan değilmiş, ölmedim ama o anki yüzde 33 olasılık aklınızı alıyor. Eve tekerlekli sandalye ile gidemem çok uzak, ağzına kadar öğrenci dolu bir otobüste de patlamak istemiyorum, adımımız da “Müslüman” şimdi, düşünsenize daha vücudunuzun sağ sola savrulan parçaları yerden toplanmadan Dünya gündemindesiniz, “terörist” olarak. Epey bekledim durakta, hava kararıyordu, biraz soğuk yiyince sakinleştim sanırım. Yani tekrar düşündüğümde adamın beni sevdiğine emindim, zaten “yardım edeceğim” demişti, “zarfta muhtemelen mal vardır” diye kendimi ikna edip bir sonraki otobüse bindim. Aslına bakarsanız çok üşümüştüm lan orada, biraz da “terörist merörist, burada donacağıma otobüste sıcak sıcak patlarım” diyerekten atladım otobüse. Tabii, Santa Cruz’da böyle acil durumlarda arayabileceğimiz sekiz dokuz farklı arkadaşım var aslında, gerçi “böyle” derken tekrar düşününce insan üzerinde esrar (ya da C4) varken kimseyi arayamıyormuş lan.

Ben öyle böyle derken bir şekilde vardım eve, şöyle annemle romantik bir patlama filan hayal ediyorum, gerçi otobüste o kadar hırpalanmayla patlamadığım için elemiştim o ihtimali, yalnız zarf epey bir ağırdı ya, tamam patlayıcı değildi ama para da olamazdı, “net esrar paketidir” diye düşünüyordum. Girdim eve, annem her zaman ki gibi gülerek “Yine otobüsü kaçırdın, dimi?” dedi. Ben artık gülemiyorum bile, “içimde bir şey var!” dedim, “böcektir, gel bakayım” dedi, “Hayır, mal!” dedim, “ne malı lan?” dedi annem. “Anne içimde uyuşturucu var” dedim, “Bre, sana kim uyuşturucu yaptı?” diye bağırdı, “Anne uyuşturucu yapılmaz, verilir, karnımda zaten” diye açıklamaya çalışıyorum, “Hap mı aldın?” diye tekrar sordu kadın ben “karnımda” deyince. “Hayır anneciğim, henüz kullanmadım, kucağımda eve getirdim, hap değil toz galiba, aç bakalım” dedim ama aşırı sakinim. Annem boynunu bükerek hüzünlü bir sesle “ah be oğlum, baban dışarıda içer sıçardı ama eve hiç getirmezdi, hiç bilmem ben evde çilingir sofrası kurayım” diye hayıflandı, “zaten ben veremem sana onu, arkadaşların gelince ben komşuya geçerim, onlar halletsin” diye ekledi. Bu arada benim, henüz şahsen tanışamadığım, yalnızca annemin bildiği bir arkadaş grubum vardır, böyle pavyona gitmek olsun, esrar filan olsun o grubun üzerine yoktur, ah bir de beni aralarına alsalar ne güzel olacak… Neyse, annem “nerede saklayacağız ki bunu, rutubette böcek yapar mı acaba?” diye tripli tripli açtı hırkamı, zarfı çıkarttı, plastik ambalaj içerisinde banknot banknot paraları görünce “Oğlum hani uyuşturucu diyordun, para ya bunlar?” diye bu sefer gerçekten kızdı. Ben de açıklamaya çalışıyorum, “anne ama adam ceylan dışkısından eroin yapıyormuş, kahverengiymiş, öyle deyince ben pakette toz var sandım, para olduğunu bilsem vallahi almazdım, istersen gidip değiştirebiliriz” diye, tabii o sırada benim beyin filan hep kahverengiye dönmüş.

Yüz elli yedi bin dört yüz yirmi dolar… Hayır, birine yardım yapacaksan neden küsuratlı yapıyorsun ki, düz yüz altmış versene, dimi ama?  Adam muhtemelen bizim iskelede birine teslimat yapmış, bütün ödemeyi de çıkartıp bana vermişti, hayırsever, kral bir adammış helal olsun diyeceğim de o parayı Hacer-ül Esved taşıyla yedi yıl ezsek yine helal olmazdı ne adama ne bize. Anneme anlattım hikâyeyi, “ben bu parayı eve sokmam” dedi, gerçi bunu söylediğinde zarf bizim oturma odasında masanın üzerindeydi zaten, biz de mutfakta yemek yiyorduk (acayip acıkmıştım). “O zaman hemen elimizden çıkaralım, başımıza bir iş gelir, haramdır o” diye düzeltti sonra. Annemin Amerika’da banka hesabı, dolayısıyla mali bir kaydı yoktu. Pazartesi olunca gittik benim ilişkimin olmadığı bir bankada anneme bir hesap açtık, yatırdık parayı. Zaten özellikle siyah türban filan taktırdım, bizi Arap kökenli sansınlar diye, bankada bir problem çıkmadı. Eve geldikten sonra da ben Türkiye’den 27 farklı derneğin IBAN numarasını buldum, on beşer dakika arayla bütün parayı sıfırlayana kadar rastgele dağıttım, az önce de internet üzerinden annemin hesabının kapatılmasını istedim, bence gayet temiz kurtulduk bu işten. Neden 27 farklı dernek diye sorarsanız aslında hiçbirine tam olarak güvenemedim ama böyle en azından farklı farklı insanlar yer, bazıları belki biraz insaflıdır, gerçekten hayır yapar filan diye düşündüm. Bir de ta Türkiye’ye tek sefer o kadar yüklü miktarda para transferi yapmaktan korktum açıkçası…

Sonuç olarak Karaman’dan gelen Huş’a gitmiş oldu. Ben de benim hayat hikayem şekil şukul sanırdım, adamlarınki “efsaneymiş”. Pazar günüme ağır bir hasar bırakmış olsa da bu adamla karşılaştığıma oldukça memnunum aslında. Biz kendi dünyamızda “ana akım” tarihimizle basit basit yaşarken biraz farklı düşünen, problemlere biraz farklı yaklaşan insanlar oldukça farklı hayatlar yaşayabiliyormuş. Bir de zamanla teknolojiyle uyum sağlamaları, meselâ bu adamın tıp filan okuması beni çok etkiledi. Ayrıca ne var yani, benim dedem de babam da karayollarında çalışıyordu, ortaokula kadar ben bile karayollarında sekreter memur filan olabileceğimi düşünüyordum. İşimizi adabıyla ve severek yaptığımız sürece ne yaptığımızın çok bir önemi yok bence. Tamam tamam, ben hâlâ olayın şokundayım ve saçmalıyorum ama bu yazının adama ulaşma ihtimalini de atlamayalım lütfen…

Hürmetler efendim, arzular şelale…

– Muratcan Çiçek

 

Ben hayatımın herhangi yirmi dakikasında, yolculuk yaparken, yemek yerken, sizinle sohbet ederken, hatta üniversite sınavında soruları çözerken bile beynimin diğer köşesinde böyle ilginç hafta sonları, zorlu aylar, uzun mevsimler, bazen ise aksiyon dolu ömürler yaşayabiliyor, size inandıramayacağım anılar biriktiriyorum. Bu anıyı yaşamak; ben için sadece 20 dakikalık, belki de daha kısa bir eğlenceliydi. Maalesef yazıya aktarmak neredeyse iki günüm aldı ve ben bu süre boyunca virgül değiştirmeden aynı anıyı tekrar tekrar yaşamak zorunda kaldım, oldukça eğlenmiş olsam da bütün anılarımı size aktarmam fiziksel olarak mümkün değil, üzgünüm…

Standart
Genel

25 yaşındayım ve bundan nefret ediyorum.

Evet, 25 yaşındayım ve bundan nefret ediyorum.

Ben çocukluğumdan beri hayatımın her ayını gününü önce hep bir film gibi kurgulardım, tekrar ve tekrar. Şu Hollywood filmlerini bilirsiniz, bir karakterin veya karakter grubunun belli bir sürede başından geçenleri anlatır. Filmin sonu iyi de bitse kötü de bitse, karakterler ölse de son perdeden sonrasını göremeyiz. Hatta çoğu filmde sonra ne olacağını merak bile etmeyiz, konu kapanmıştır çünkü… Gerçi bu film türü de benim gibi eskide kaldı, artık sürekli devamı gelen filmler makbul. Konumuz da bu aslında, eskide kalmak ve devam filmleri…

“Abi ben 19 yaşında ölecektim…” aslında bu cümle bile özünde böyle değildi. Tam olarak ne zaman başladığımı bilemiyorum ama çocukluğumdan beri “boşver ya, ben 19 yaşında öleceğim zaten” inancıyla hareket ederdim ta ki 23 24 yaşlarına gelip “yok, baya ölmüyorum ben, şimdi sıçtım” diyene kadar. Ölme fikri muhtemelen 13 14 yaşlarında anneannemin etkisiyle filme eklenmişti olsa da filmin yirmilerin başında biteceği fikri sanırım 5 yaşımdan beri aklımdaydı.

Film konusunu biraz daha detaylandırırsam ben fiziksel engelli bir çocuk olarak akranlarımın oynayabildiği oyunların büyük bir bölümünü oynayamadım. Bu yüzden her şeyi zihnimde yaşamak zorunda kaldım. Eğer günün büyük çoğunluğunu oturarak ve/veya yatarak geçiyor ve kafanızda sürekli bir şeyler kurguluyorsanız şimdiki zaman size yetmeyecektir. Olay zincirleri birbirini izleyecek ve kendinizi birkaç yıl, hatta on yıl sonrasında bulacaksınız. Tabii 7 yaşındayken kendinizi en fazla onlu yaşların sonlarına kadar kurabiliyorsunuz, sonrası bulanıklaşır, sizi eğlendirmez, siz de basitçe filmi bitirerek sonsuza kadar mutlu yaşayacağınızı varsayarsınız ve tamamen yeni bir kurguya başlamak üzere olduğunuz ana geri dönersiniz. Sanırım çocukluğumda bizim ailemizdeki tek eğlence kaynağı babamdı, onu da 9 yaşında kaybettiğimi düşünürseniz ne kadar eğlenceli bir çocukluk geçirdiğimi tahmin edebilirsiniz. Ben üçüncü sınıftayken, 10 yaşında olmalıyım, elime Ömer Seyfettin’in Beyaz Lale’sini verdiler. Hani Şu Bulgar askerlerin Türk kadınları bir handa toplayıp oldukça vahşi işkencelere tecavüz edip sonra da diri diri yaktığını çocuk kitabı… Sonra aynı sevimlilikteki “Bomba” geçti elime, velhâsıl ben 10-14 yaşları arasında saplantı olarak sadece Ömer Seyfettin öykülerini okudum, muhtemelen 70 kadarını. Zaten daha sonra da kitap okuma alışkanlığımı kaybettim fakat Seyfettin’in etkisiyle kafamda kurguladığım filmler (ya da anlatılar mı diyeyim), daha yoğun, başı sonu belli kısa kesitlere dönüştü. Bu yüzden “gerçekte” 14 yaşlarıma geldiğim hâlde kurguları yine onlu yaşların sonlarında bitiyor, tekrar tekrar olduğum yaştan farklı bir kurguya başlıyordum.

Makas da açılıyordu zaten. Küçük bir çocuk için sokakta top oynayamamak, bisiklet sürememek çok önemli değildir ama bir ergen için sevdiğinizin elini tutup yürüyememek, sinemaya gidememek daha bir önemlidir. Daha da büyüdüğümüzde aradaki farkın araba kullanmak, evlenmek, çocuk gibi çok daha hassas noktalara geleceğini görebiliyordum (bunların önemsiz olduğunu düşünüyorsanız başarılı bir üniversite öğrencisi iken yazları araştırma kamplarına kalamamak, çalışmak istediğiniz hocaların işine yarayamamak tadında hasretlerden de bahsedebilirim). Bu yüzden büyüme fikrinden nefret ediyordum. 19 yaşında bir şeyler olması, hayatımın olağanüstü değişmesini veya sonlanmasını umuyordum.

15 yaşımda benim fen okuyamayacağıma hükmettik, bu ben ve annem salakça aldığı ve öğretmenlerimizin vizyonsuzca desteklediği bir fikirdi. Eşit ağırlık okuyup teknolojik bir şey olabilirim diye düşündük. Aynı dönemde ben okuldaki en güzel kıza âşık oldum, Avril Lavigne tadındaki bu arkadaş aynı zamanda üst dönem okul birincisiydi. 15 yaşında fiziksel engelli olarak boktan bir kasabada “teknolojik” olarak Avril’i bırak albümünü bile vermezdiler bana. Hayal dünyamda bile bu ancak ben illegal işler yaptığımda, bir şekilde çok zengin olup kendimi iyileştirebildiğimde mümkün oluyordu. Evet, şu “film” dediğim kurgulara devam ediyordum, üstelik daha koyu bir şekilde. Yirmili yaşlara geldiğimizde ise Arvil’in kalbini birine kalıcı olarak satacağını tahmin edebiliyordum. Bu olmadan önce onu etkileyebilecek kadar güçlenmeli veya… Sanırım ben 10 yaşından 24 yaşına gelene kadar anneannem bizimle birlikte yaşamıştı. Zaten ileri yaşlarda olup dünyada hiçbir gayesi olmayan anneannem günde beş on kez “inşallah bu yıl ölürüm”, “aha öksürdüm, şimdi gidiyorum” gibi cümlelerle beni etkilemiş olacak ki ölme fikri, arzusu bana çok doğal geliyordu. Baktığımda mutlu yaşayıp genç ölen bir babam, çok uzun yaşayıp sadece mutsuzluk soluyan bir anneannem vardı ve fiziksel engelliydim, genç ölmek için oldukça ciddi sebeplerim vardı yani.

16 yaşıma geldiğimde planım çok netti, ölümüne riskler alacak, yapmamam gereken işlere girecek, sonunda ya arzuladığım her şeyi kazanacak ya da Kâbe yolundaki karınca gibi ölecektim. O kafayla ekmek bıçağı kaptığım gibi mahalle bakkalını soyabilirmişim aslında ama efendim Hollywood filmleri dedik, kurgu yazıyoruz dedik, a bir de fiziksel engelliydik… O lanet kasabada hiçbir bok olamayacağım kesindi, oradan çıkmak için etrafımdaki herkesi çok teşekküllü bir üniversite kazanacağıma inandırmalıydım. Zaten çok teşekküllü bir üniversite kazanabilirsem annem de o kasabadan çıkmak zorunda kalacaktı. İllegal olmasa da üniversiteyi oldukça olağandışı bir şekilde, yarışmadan burs alarak kazandığım için nihayet “hayatın kestirme yollarından” yürümeye başlamıştım diyebilirim.

Çok teşekküllü üniversite, alkış kıyamet ve yaş 19… Ben bugün yarın ölmeye beklerken etrafımdaki kodaman kodaman insanlar benimle gurur duyuyor, herkes başarılarımın devamını bekliyordu. Avril hariç tabii… O beklemedi beni, bir yetişkin olarak hayatına devam ediyordu. yirmili yaşlarda fiziksel engelli olmak çok acımasızdı. Hayatın en can sıkıcı, itici yönlerinde akranlarımla denk sayılıyordum, ben de onlar gibi çalışmak, derslerimi geçmek ve para kazanmak zorundaydım. Lakin, hayat tatil olduğunda onlar eğlenmenin türlü yollarını bulurken ben yine o lanet kasabada fiziksel engelli kalıyordum. Ne var ki çok teşekküllü üniversite yüzünden, çoğu hoca cinsinden bir kamyon insana borçlanmıştım bir kere ve baktığınızda ölmek için pek mantıklı bir sebebim de yoktu.

Üniversite hayatım boyunca “Hayatın kestirme yollarından” sırasıyla Amsterdam, Portland, San Francisco, Londra gibi rüya şehirleri içip içip her seferinde aynı çukura kustuğum için ne iyice kafayı bulup kendimi kurtarabiliyordum ne de küfrü basıp son 10 yıldır biriktirdiğim riskleri alabiliyordum. Ben değildim ama hayatım bipolardı, lanet olsun. Bu arada artık Avril tamamen iptaldi, zaten ben de artık sürekli Rihanna dinliyordum. Riri, aşık olduğum ikinci kız… Aramızda duran tek şey benim darmadağınık psikolojimdi, bir tık daha sağlıklı düşünebilsem (düşünemedi)…

İşte geçen yıldan beridir 24 yaşındaydım, hatta geçen Kasım’da 25 yaptılar. Son 5 yıldır filan “nerede kaldı lan bu ölüm” diye bekliyordum ama yok, umudumu kırdılar artık. Bence kolay kolay ölmeyeceğim ben… İşin kaşağı bir yana, yukarıda uzun uzun anlattığım gibi bütün çocukluğum, ergenliğim bu yaşları görmeyeceğime inanarak, o huzur ve ümitle geçmişti benim. Bir de bu öyle kendi içimde yaşadığım küçük bir şey değildi, baya annem dâhil herkese bahsediyordum, “ben 19 yaşında öleceğim, çok güzel olacak” diye. Neredeyse 18 aydır “yakın zamanda ölmeyecek olmanın” travmasını yaşıyorum. Yolda yaşlı bir adam gördüğümde durup “hassiktir lan, ya ben de bu yaşa gelirsem” gibi sizce absürt tepkiler veriyorum. Geçen gün kırklı yaşlarında ilk kez ebeveyn olan bir çiftle tanıştım, yahu benim babam bile o yaşı göremedi be, insanlar ona beş daha ekleyip üzerine çocuk yapmışlar. Düşünsenize, ben bir bu kadar daha yaşayacağım, aman Allah korusun. Bakın, ben bir gün Nobel alabileceğime, Uruguay’da darbe yapabileceğime, hatta Allah muhafaza Hindistan’da travesti olmaya kadar her türlü olasılığı görebilen bir insanım. Size inandırabileceğimden çok daha fazla sayıdaki yaşamı zaten kurguladım kafamda ama 35 yaşındaki Muratcan fizik kurallarına filan aykırı olmalı, araştırın biraz. Hem ne yapacağım ki ben o yaşta? Şimdi ne yapabiliyorum ki?

“Öyle deme Muratcan, hiçbir şey için geç değil, sen ileride çok mutlu olacaksın” dediğinizi duyar gibiyim. Eğer mutluluk tanımız amcamınki gibiyse haklı olabilirsiniz. Bu arada siz amcamı tanıyor musunuz? Ben şahsen tanımıyorum. Bakın, bazı insanlar hayatlarını bir ideal üzerine kururlar ve onlar için mutluluk o ideale yaklaşmakla doğru orantılıdır, diğerleri ise şimdi sadece diğerleridir işte…  Birkaç somut örnek verebilirim aradaki farkı netleştirmek için. İstanbul’un fethinden bir yıl önce Sultan Mehmet’e gidip “Sultanım, biz gelecekten geliyoruz, sizin torunuz Selim zaten İstanbul’u alabilecek, siz gelin önce Mısır’ı fethedin, hazineyi doldurun” desek bizi ne kadar ipler ki? Hadi, dinledi önce Mısır’ı aldı, ilk Türk halife oldu diyelim, peki kim ona Fatih diyecek? İngilizlerin Çanakkale Cephesinde Mustafa Kemal’e gidip Osmanlı’nın “bütün” topraklarını kapsayan ve tamamen demokratik yöntemlerle idare edilecek bir devlet yapısı vaat ettiğini, buna karşılık Türkiye ve cumhuriyet sevdasından vazgeçmesini isteklerini düşünün, cevabı sizce ne olurdu?

Stephen Hawking meselâ, sırf insanlara örnek olmak için herhangi bir alanda başarılı olmadı ki. Adam kendi alanında zaten başarılı oluyorken o hastalığa yakalandı. Hawking’le şöyle bir pazarlık yapabilir miydiniz? “Sayın Hawking, siz gelin, bilgisayar mühendisi olun, size söz Afrika’daki açlığı biz çözeceğiz, yeter ki siz Fizik yapmayın.” Hayatını biraz incelersek cevabını kestirebiliriz bence… İnsanlığa gerçekten hizmet eden insanlara baktığınızda neredeyse hepsi saplantılı derecede hırslı, egoist hatta bazıları bencil insanlardır ancak başardıkları/ürettikleri insanlara hizmet eder. A bir de 7/24 insanlara hizmet ettiği sanıp kendi ceplerini dolduranlar var, onlar konumuzun dışında…

Benim de kendime özgü bir İstanbul’um, cumhuriyet hayalim bir kavgam vardı işte ve bu ideal için çabadan biraz daha fazlası gerekiyordu, gösteremediğim… Zaman, belli bir yaşında belli şeylere ulaşmak zorunda olmak, insanlara bunu anlatamıyorum. Seyit Onbaşı’yı düşünün, hikayesini hepimiz biliyoruz. O gün o gülleyi kaldırmadığı, İngilizlerin Çanakkale’yi geçtiğini ancak daha sonra Seyit Bey’in dünya halter şampiyonu olduğunu varsayalım. Kaç kişinin umurunda olurdu bu başarı? Aynı insan, aynı ağırlık, aynı yükseklik ama bağlam farklı… Zaten biliyorsunuz, savaştan sonra kendisi benzer bir ağırlığı kaldırmayı tekrar deniyor ve başarısız oluyor. Çünkü başarı için istemek, arzulamak, inanmak yetmiyor; kendinizi zorunda hissetmelisiniz. Etrafınıza bir bakın, nitelikli birçok insanı vasat işlerde göreceksiniz. Oradalar çünkü daha fazlasına ihtiyaçları yok, çok daha üretken olabilecekken buna gerek duymuyorlar. Buna karşın basiretsiz onlarca insanı harika işler yaparken görebiliyoruz çünkü “zorunda olma” içgüdüsüyle hareket ediyorlar (Hayır, liyakatsizlik değil konu, o boyut apayrı).

25 yaşındayım ve bundan nefret ediyorum çünkü bugüne kadar başarmak zorunda hissettiğim kalemlerden sadece hayati olanlarını başarabildim. Ne filmi bitirecek bir son var elimde ne de devamını çekecek bir senaryo… Zorunda da değilim zaten. Karnımı doyuracak kadar çalışabildiğim sürece kendi işimde Senin kadar başarılı olsam yeter. Penguenleri de Afrika’yı da Sen kurtar, insanlara Sen örnek ol? Çok biliyorsun ya, siyasete Sen gir? O takımında Sen forvet ol, 90 dakika koşabilecek misin bakalım? Tabii Senin önceliklerin farklı, Sen elinden geleni zaten yapıyorsun ve evet, o işler Senin için biraz geç, değil mi?

Kaç yaşındasınız bilmiyorum ama 25 yaşından sonra hayat bana hiçbir şey vadetmiyor. Maddi hazların hepsine doydum zaten (hepsine). Üçüncüye âşık olmak istemiyorum, benimle ilgilenebilecek bir kıza razı olma fikri midemi bulandırıyor. Yeni tanıyıp arzulayacağım bir insan da yine yetemeyeceğim biri olacak (öyle seviyorum, ne yapayım). Bu şartlarda baba olmak gibi bir hataya da düşmeyeceğim. Yaptığım işte zaten en iyisi olmam fiziksel olarak mümkün değil o eforu sağlayamıyorum, motivasyonum da yok zaten. Manevi dünyamı da Türkiye’de yakıp yıktılar; iyi olmak, erdemlilik, gönül zenginliği, hepsi pazarlanabildiği sürece geçerli. Dini duygularıma gelirsek ciddi bir öğrencilik kariyerim var, sınavı geçmek için ne kadar çalışmam gerektiğini sezebiliyorum, bu yeterli bence.  İlerleyen zamanda başka insanları mutlu edecek, sevindirecek işler yapabilirim ama bunun için aynı oranda farklı insanın vaktini ve emeğini almak zorundayım, bu denklemde varlığım ne kadar gerekli tartışabiliriz. Bütün bu saydıklarımın birer varsayım olduğunun, hatta matematiksel olarak hâlâ Avril için bile bir şansım olduğunun farkındayım. Öte yandan 6 yaşımdan beri kendi geleceği hakkında gerçekçi kurgular yazıp 10 yıl önceden şu anki konumumu tahmin edebilmiş birisi olarak bu düzlükten 35 yaşımı çok rahat görebildiğimi ve şimdiden fazlasıyla nefret ettiğimi söyleyebilirim.

19 yaşından sonra aman iyi ki ölmemişim dediğim tek bir anımı hatırlamıyorum, tatmin olmaya en çok yaklaştığım anlarda bile “abi harika ama bu değildi” hissinden kurtulamadım, umarım bir gün kurtulabilirim.  Zaten Allah’ın işine karışılmaz ama bu görünüşe göre ben daha çok yaşarım (Yalnız yakında ölürsem çok güleriz, ya da işte siz gülün arkamdan).

– Muratcan Çiçek

Neler başardığımı yazınca alkış, neler hissettiğimi yazınca ıyy… Çok popülistsin ey okuyucu….

Standart
Genel

Ben Software Learning Yapcam

Öncelikle şunu belirtmek istiyorum: Eğer beni yakından tanımıyorsanız, bir öğrenci değilseniz veya yüksek kariyer hedefleriniz yoksa, özellikle de beni sadece ve sadece “Türkiye’nin gururu”, “üstün başarılı engelli genç” gibi haber başlıklarından tanıyorsanız lütfen okumaya devam etmeyin, bu yazı size hitap edemiyor, bahsedeceğim çoğu şeyi anlamayacağınız için sıkılabilirsiniz.

Girizgâh
Efendim, defalarca dile getirdiğim üzere ben taşrada bir sürü imkânsızlıklar içerisinde doğdum ve bundan son derece nefret ediyorum. Burada kendimden başka kimse yerdiğim yok ancak ben taşra kafasına sahip olmaktan çok çektim. Efendim, taşradaki insanlar, en azından benim büyüdüğüm zamanki insanlar oldukça vizyonsuzdular. Ben çocukken tanıdığım en okumuş insan ilkokul öğretmeni olmuştu, abilerim ablalarım hep okulu bırakıp evlendiler vesaire. Kimse bana çıkıp “oğlum sen başarılı bir öğrencisin, fen lisesinde okumalısın, bak bilmem hangi kolej sana burs verir” demedi. Zaten ailemin sırf ben iyi eğitim alayım diye şehir değiştirecek imkânı olmadığı için ortalama bir devlet lisesinde okudum. Oradaki öğretmenlerimden de sadece destek gördüm. En son dakikaya kadar kimse “oğlum sen şu olacaksın, nokta” diyemedi. Etrafımdaki herkes benim taleplerim doğrultusunda bana sonsuz destek verirken benim için plan yapacak kimseyi bulamadım. Meselâ taşra yerine büyük bir kentte okusaydım muhtemelen özel okullardan biri beni (reklam amacıyla) bünyesine katacak ve bana bir yarış atı muamelesi yapacaktı. Oysa ben o vizyonsuz taşra kafam ile olsa olsa topal bir sokak köpeği olabilirdim. Yine de birçok kulvarda o bakımlı yarış atlarıyla birlikte koştum, hatta bazen ipi bile göğüsledim. Ancak bugünkü konumuz pek bununla ilgili değil, bu yazı da biricik başarı hikayemim bir başka versiyonu değil. Aksine nerede, nasıl ve neden çuvalladığımı yazacağım ki benimle beraber cümlemize ibret olsun.

Standart
Genel

Risk Özyeğin Üniversitesi’nde Alınır

Üniversitelerin insanları değiştirmesi, dönüştürmesi, eğip bükmesi beklendik bir durumdur. Çoğunlukla eğitim hayatınızın son evresidir. Bundan sonra çalışacaksınızdır, belki ilk defa üniversitede para kazanmaya başlamışsınızdır. Üniversite ilk defa inandığınız, isyan ettiğiniz, âşık olduğunuz, seviştiğiniz, terk edildiğiniz yer olabilir. Baktığınızda ergenlik ile yetişkinlik arasına sıkışan adına gençlik dediğimiz çok hızlı bir dönemi üniversitede geçirirsiniz ve gençken her şey mümkündür, istisnasız her şey…

Ben Muratcan Çiçek, 1993’te Edirne’nin Keşan ilçesinde fiziksel engelli olarak doğdum ve babamı kaybettiğim 2003 yılından beri oradan ayrılmaya çalışıyordum. Bu açıdan üniversite benim için öncelikle konum değiştirmek demekti ve bunun için birçok riski göze alabilirdim. Aldım da, çünkü doğup büyüdüğüm kasabadaki hayatım giderek zorlaşıyordu, artık fiziksel olarak kocaman olduğum için ikinci kattaki evimizden aşağı inemez olmuştum, ellerim tutmadığı için de o kasabada benim evden çalışabileceğim hiçbir iş yoktu. Okumak istiyordum ancak üniversite sınavı da benim için problemdi. Belki de ilimizde üniversite sınavına girecek o düzeyde ilk fiziksel engelli bendim ve bölgedeki hiç kimse benim için ne yapacağını bilmiyordu. Aşırı zahmetli bir bürokrasi savaşıyla nasıl geçeceğini hiçbir şekilde kestiremediğim bir sınava hazırlanmak da hiç kolay olmuyordu. Bu kaos ortamında bir arkadaşım bana bir afiş gösterecekti, “Özyeğin Üniversitesi Bilgisayar Oyun Atölyesi 5”. Afişte yarışmayı kazananlara bilgisayar mühendisliği dekanlık bursu verileceği yazıyordu. O zamanlar az buçuk programlama biliyordum, yarışmaya girebileceğimi düşündüm. Açıkçası hiç tanımadığım yazarların hiçbir zaman okumayacağım kitaplarını ezberlemek yerine haftalarca kod yazmayı yeğlerdim. Dediğim gibi üniversite sınavına büyük bir bürokrasi savaşıyla zar zor girebilecektim, hiçbir şekilde tekrar etme şansım yoktu ve ilk aşama sınavına 2 ay kala sınava çalışmayı tamamen bırakıp hakkında çok az kaynak bulabildiğim yeni bir programlama dili öğrenmeye başladım. Basit programlamanın ötesinde ciddi bir oyun yazacak kadar kendimi geliştirmiştim, günlerce uyumadan çalıştığımı hatırlıyorum. Üstelik tüm bunlar sırf adını ilk defa duyduğum bir üniversitede okuyabilmek içindi…

Annemle yarışma için Keşan’dan yola çıkacağımız gün kedi köpek gibi kar yağıyordu. Evdekiler bizi “bu havada yola çıkılmaz” diye vazgeçirmeye çalıştysa da dinlemedik, ilk otobüse atlayıp o kar kıyamette 6 saatlik bir yolculuktan sonra kalacağımız otele ulaşmıştık. Birkaç tesadüf üst üste gelince Özyeğin Üniversitesi bize Anadolu yakasındaki en lüks otellerden birinde ağırlamak durumda kalmıştı. Hayatımda ilk defa zamana karşı bir proje yönetiyordum ve yarışma boyunca sürekli  projeyi bir üst seviyeye çıkarmak zorunda kaldım, hocaları etkileyebilmek için her türlü riski alıyordum. Etkinlik bittiğinde kazanan hemen açıklanmamıştı, üniversite sınavına ise artık haftalar kalmıştı. Ben aslında eşit ağırlık öğrencisiydim ancak yarışmayı kazanırsam üniversite sınavına sayısaldan girmem, cuzi bir puan almam gerekecekti, zaten sınava haftalar kala eşit ağırlık derslerini tamamen bırakıp gece gündüz sayısal çalışarak ancak ön koşula yetecek puanı çıkarabilirdim.  Bu yüzden daha büyük bir risk alarak yarışmayı, dolayısıyla mühendislik bursunu kazanacağımı varsayarak o günden itibaren Edebiyat yerine Fizik çalışmaya başladım. Haftalar sonra açıklanan sonuç beklediğim gibi çıkmasa aslında bir sayısal öğrenci olmadığım ve üniversite sınavında kendi bölümümün derslerine düzgün hazırlanmadığım için muhtemelen iki bölümden de istediğim hiçbir yeri kazanamayacaktım, engelli olduğum için sınava girebilmek için verdiğimiz bürokratik mücadeleyi ise tekrar vermemiz imkânsızdı. Özyeğin Üniversitesi benim için hayatımın kumarıydı. Masaya geleceğimi koymuştum, ya harika bir vakıf üniversitesinde dünya standartlarında mühendislik eğitimi alacaktım ya da Keşan’da açıköğretimden alakasız bir bölüm okuyup engelli ve vasıfsız bir insan olarak kalacaktım…

Yarışmayı da sınavı da bir şekilde kazandım, artık Özyeğin Üniversitesi öğrencisiydim. O yaz nasıl geçti hatırlamıyorum. Önümde kasten hazırlanmadığım bir İngilizce hazırlık sınavı vardı. İngilizce’me güvenmiyordum ve hazırlık okumayı eğlenceli bir şey sanıyordum. Annem dâhil çevremdeki herkes ise o sınava çok iyi hazırlandığımı sanıyordu. Hayatımda aldığım en aptalca riskti ve ömrümü en az bir yıl kısaltacaktı. Nasıl olduğunu hâlâ çözemediğim bir şekilde, yarım puanlık bir farkla o sınavı da geçmiştim. Etrafımdaki insanlar, Oyun Atölyesi’nden beni tanıyan hocalar için bu gelişme oldukça önemli bir gösterge olmuştu aslında, ciddi bir başarı grafiği yakalamıştım, kredilerim artıyordu. İngilizce konusunda ise aslında ben haklı çıkmıştım. Samimi olarak söyleyebilirim ki doğup büyüdüğüm taşrada, en azından benim çevremde kimse İngilizce bilmiyordu, üniversitede İngilizce bölüm okumayı sadece fazladan İngilizce dersleri almak sanıyordum. Kimse bana bütün derslerin, ödevlerin İngilizce olacağını söylememişti. İlk dersim matematikti, hoca sınıfa “Hello guys!” diye girip benim lisede 4 senede gördüğüm matematik konularını 2 saatte ve tamamen İngilizce olarak anlatana kadar derslerin Türkçe işleneceğini sanıyordum. İkinci ders ise fizikti, ben lisede son üç yıldır fizik görmemiştim ve ders yine İngilizce işleniyordu. Derslerle başa çıkabilmek için gece gündüz çalışmaya başladığım an, o gün olmuştur, hâlâ da aynı tempoda çalışmak durumdayım. Sonuç olarak Özyeğin Üniversitesi’nde İngilizce öğrenişim biraz uçurumdan atılan kuş misali olmuştu, hazırlıksız ve çok sert. Bugün baktığımda aslında hazırlık okumamanın benim için daha büyük bir risk olduğu kanaatindeyim, hayatımdan bir yıl kazanmak için neredeyse 3 yıl kendime işkence derecesinde yüklenmiş olacaktım. O ya da bu şekilde Özyeğin Üniversitesi’nde ileri düzeyde İngilizce öğrenmiş oldum ve bu, benim dünyamı küçük bir kasabadan globale taşıyacaktı.

Kan ter içinde kalsam da ilk yılımda Özyeğin Üniversitesi’nin gözde öğrencileri arasına girmeyi başarmıştım. Bunun karşılığında üniversite bize Avrupa’da staj yapma hakkı sunmuştu. Çok sayıdaki alternatif arasından ben Amsterdam’ı tercih edecektim. Tam bu noktada ÖzÜ’nün benimle birlikte annemi de dönüştürdüğü evre başlıyordu. Engelli olduğum için Amsterdam’a annemle birlikte gitmemiz gerekiyordu. Okul ve karşı taraftaki şirket annem için her türlü işlemi zaten hazırlayacaktı, o konuda hiçbir sıkıntımız yoktu. Sadece kendisi hiç dil bilmediği, benim de engelimden dolayı konuşma problemim olduğu için annem yurt dışına çıkmaktan çok korkuyordu. Bir üniversite öğrencisi, okul rektöründen çok farklı taleplerde bulunabilir ancak benimkisi oldukça uç bir istek olmuştu çünkü Esra hocamızdan annemi ikna etmesini rica etmiştim ve hocamızın telkinleriyle annem sonunda Hollanda’ya gitmeyi kabul etti. Tatil ile staj karışımı iki haftalık Amsterdam süreci hayatımızdaki en mutlu 15 günümüzdür ve aradan geçen 4 yılda yaşadığımız onca mutlu ana rağmen hiçbir tat Amsterdam’dan aldığımız keyfi bize tekrar yaşatmadı. Amsterdam o kadar büyüleyici bir şehirdi ki annemle birlikte kimseye haber vermeden ve üzerimizde hiçbir telefon, internet olmadan günlerce sokak sokak gezdik, kaybolmak pahasına Amsterdam’ın her köşesini keşfettik.

Amsterdam stajından sonra derslerime hiç olmadığım kadar motive olmuştum. Sırada çocukluk hayalim olan Erasmus vardı. İkinci yıl üniversitede bize değişim programları hakkında bilgilendirme yapıldı. Erasmus ile Avrupa’ya, Exchange programı ile Amerika’ya gidebiliyorduk. Aradaki fark ise şuydu, Erasmus devlet destekli iken Exchange programında bütün giderler öğrenciye aitti. Dürüst olmak gerekirse o dönem cebimde beş kuruş yoktu, olsa bile annemi Amerika için ikna edemezdim, çok uzaktı, zaten ilkokuldan beri Erasmus programına katılmak en büyük hayalimdi. Lakin, işler oldukça farklı gelişti, öncelikle Erasmus partnerlerimiz pek ilgi çekici değildi ve Uluslararası Ofis; Exchange programına da en azından başvurmamı, çeşitli vakıfların bana destek olabileceğini söylediler ya da ben öyle anlamak istedim, bilmiyorum. Özyeğin’den sonra eğitimime yurtdışında devam etmek istiyordum ve bu ancak Amerika’da mümkündü. Hâlâ Özyeğin Üniversitesi himayesindeyken annemle birlikte Amerika’da 6 aylık kontrollü bir deneyim yaşamak çok mantıklı gözüküyordu aslında. Günden güne Erasmus fikrinden soğumuş, kendimi Amerika hayaline kaptırmıştım. Hatta bir başka risk daha alarak okul içerisinde düzenlenen Erasmus sınavında adeta kendimi sabote etmiştim, böylece Erasmus programından faydalanmam imkânsız hâlâ gelmişti. Exchange programında ise kabul almıştım. Oregon State University’de, Hüsnü Bey’in lisans okuduğu kampüste 6 ay (2 quarter) okumaya hak kazanmıştım. Bu hakkın maliyeti ise ailemin o ana kadar toplayabildiği bütün birikimin 9 katı filandı sanırım. İki ay içerisinde o miktarı isteyebileceğim tek yer yine Özyeğin Üniversitesi’ydi. O günden bu günleri öngörerek Exchange programı için gerekli miktarı daha büyük bir girişimin cansuyu olarak gösterdim. Haklıydım da, Oregon’a gidemeseydim devamındaki birçok başarı benim için imkânsız olacaktı. Üniversite beni yüreklendirmekle birlikte ben kendi imkânlarımla uçak biletlerimizi alıp gerçekten Oregon’a gidene kadar sağlayacağı destek konusunda detay vermemişti. Sonradan anladım ki okul o noktada benim risk alabilirliğimi ölçmek, kendi başıma neler yapabileceğimi görmek istemiş. Yoksa ben yeni yürümeye başlamış bir bebek misali cüretkâr adımlar atarken hocalarım bir anne şefkatiyle hemen arkamda beni tutmaya hazır bekliyormuş, tabii süreç sorunsuz tamamlandığı, sendelemediğim  için benim bu desteği hissetmem epey geç oldu.

Yine Exchange programı için bütçe ararken biraz enteresan bir risk daha aldım ve hayatımın akışı değişti. Amerika’ya gelmemize haftalar kala Türkiye’nin en önemli teknoloji şirketlerinden biri Amerika’daki 6 aylık sürecimde bana açık uçlu bir destek sözü verecekti. Aşırı hızlı ve bire bir ortamda gelişen bu teklif için düşünecek vaktim birkaç saniye ile sınırlıydı. Aslında biraz düşünerek uçak bileti, oradaki yemekhane masrafları, hatta yurt ücretinin bir bölümü gibi hayati kalemlerden birinde desteklerini isteyebilirdim. Böylece oraya gidişimizi kolaylaşır, böylece benim okuldan talep edeceğim desteği de önemli ölçüde azalabilirdi.  Bunun yerine gelen teklifi çok farklı şekilde değerlendirdim çünkü o an için kesinleşmemiş olsa da ilgili konularda üniversitemin desteğine güveniyordum. Öyle ki şirketten biz Oregon’dayken bizi farklı eyaletteki Silikon Vadisi’ne göndermesini talep ederek bana bu şekilde destek olabileceklerini belirttim. Teknolojinin kalbine yaptığımız bu iki günlük ziyareti bir sahil kasabası olan Santa Cruz’da sonlandıracaktık. Kaliforniya bizi kendisine bağlayacak, adını ilk kez o gün duyduğum Santa Cruz Özyeğin Üniversitesi’nden hemen sonraki adresim, bu satırları kaleme aldığım yer olacaktı.

Oregon State University’de geçirdiğimiz 6 ay bana da anneme de çok fazla şey katmıştır. Bunlara ek olarak şu herkesin bildiği Google bursuna da aslında oradayken başvurmuştum. Özyeğin Üniversitesi’nden bir arkadaşım aracılığıyla haberdar olduğum lakin upuzun başvuru formuna bir türlü vakit ayıramadığım Google’ın burs programının başvurusunu ancak Amerika’daki ilk günlerimde, deadline’ına saatler kala tamamlayabilmiştim. Formda muhtemelen kurabileceğim en çarpık İngilizce cümleler ile bir bilgisayar mühendisliği öğrencisi olarak yaptıklarımı, çoğunlukla da Özyeğin Üniversitesi’nin bana verdiği desteği anlatmıştım. Bütün enerjimi Oregon yolculuğuna verdiğim için bu başvuruyu tamamen riske atmıştım ve sonucundan beklentim sıfırdı diyebilirim. Başvuruyu Google Londra ofisi değerlendiriyordu, bence İngilizce’me bakarak başvuruyu samimi bir şekilde kendi başıma hazırladığım kanaatine vardılar. Samimiyetim, üniversitemin sağladığı imkânları iyi şekilde değerlendirişim ve tabii ki çok değerli hocalarımın güçlü referansları Google’ın gözünde beni Avrupa’da bilgisayar mühendisliği okuyan en başarılı 9 engelli öğrenciden biri yapmış olacak ki beni bursa layık gördüler. Bu başarıyla birlikte Özyeğin Üniversitesi’nin de ne kadar duyarlı ve erişilebilir bir üniversite olduğu Google tarafından tescillenmiş oldu.

Özyeğin Üniversitesi’nde son senem ise aslında her şeyi riske attığım hayatımın en aksiyon dolu dönemiydi. Herkesten bir yıl kadar önce Machine Learning dersleri alıp kendimi geliştirdiğim için bir anda Türkiye’de patlayacak Machine Learning, Big Data salgınının en çok teklif alan isimlerinden olmuştum. Daha mezuniyetime aylar varken üç farklı şirkette hot topic projeler yürütüyor, bir yandan zorunlu derslerimi vermeye çalışıyor, bir de sosyal sorumluluk projesi yürütüyordum. Bu yoğunlukta notlarım, bölüm birinciliğim, hatta  mezuniyetim bile risk altındaydı. Üzerine güz döneminin tam ortasında bir ay kadar bütün sorumluluklarımı göz ardı ederek doktora başvurularıyla uğraşacaktım. Tüm bu tempoda fakültedeki hocalarımın neredeyse hepsi beni ayrı ayrı takipte tutmuş, gerektiğinde müdahalelerde bulunmuştu. Onların destekleri sayesinde bu son dönemeci de en az kayıpla atlatmıştım. 3.68 gibi bir ortalama ile bölümümü birincilikle bitirdim, şirketlerdeki projelerimi başarıyla tamamladım ve şu an okumakta olduğum University of California, Santa Cruz’dan doktora eğitimim için kabul aldım. Yine Özyeğin Üniversitesi’nin sağladığı güven ile buradaki hayatımıza sorunsuz bir şekilde başlayabildik. Ayrıca okulun verdiği özel kurslar sayesinde annem İngilizce’sini önemli bir düzeyde geliştirdi. Bu durum bizim buradaki hayatımızı oldukça kolaylaştırıyor.

Özyeğin Üniversitesi annemle bizim için en başından sonuna kadar risk almak demekti. Üniversite sınavını bırakıp Oyun Atölyesi’ne hazırlanmak ile başlayan bu süreç her şeyi arkamızda bırakıp Dünya’nın öbür ucuna taşımaya kadar varacaktı. Türkiye’nin küçük bir kasabasında, imkânsızlıklar içerisinde başlayan hayatımız; Özyeğin Üniversitesi’nin bize sunduğu fırsatlar sayesinde zaman içerisinde İstanbul’da oldukça farklı, kaliteli bir seviyeye ulaştı, şimdi ise Silikon Vadisi’nde apayrı bir düzeyde devam etmekte. Dönüp baktığımda üniversite hayatımda risk almadığım tek konu ÖzÜ’lü bir başka arkadaşıma duygularımı zamanında açamamak olmuş. Hissettiğim ilk an duygularımı ona açmak yerine hiç gelmeyecek o doğru zamanı bekledim ve hayatımın mutluluğunu sonsuza kaçırmış oldum.

Ben Özyeğin Üniversitesi’nden çok şey öğrendim. Neler yapabileceğimi, neler yapamayacağımı, nerelerde nasıl yaşayabileceğimi, annemin neler yapabileceğini, ne kadar ileri gidip kim olabileceğimizi hep ÖzÜ sayesinde öğrendim. Herkesin anladığı biçimiyle girişimciliğin pek bana göre olmadığını, bununla birlikte büyük riskler almadan hiçbir şey elde edemeyeceğimi yine Özyeğin Üniversitesi sayesinde anlamış oldum. 

Muratcan Çiçek

Standart
Genel

Bilgisayar Oyun Atölyesi

E-posta kayıtlarıma göre ben Oyun Atölyesi 5’e 17 Aralık 2012’de başvurmuşum. 16 Ocak 2013’te, yani bir ay sonra katılmaya hak kazandığıma dair kabul maili gelmiş. Bizim zamanımızda etkinlik 5 gündü, kabul haberinden 12 gün sonra, yani 28 Ocak’ta başlayıp 1 Şubat’ta bitmişti. 15 Şubat’ta, yarışmadan tam 2 hafta sonra bursu kazandığımı ilan etmişler. İnternetteki haberlere göre de o yıl üniversite sınavının ilk aşaması olan YGS 24 Mart’ta, ben bursu kazandıktan 1 ay sonra gerçekleşmişti. LYS ise yine Haziran’da yani ben bursu kazandıktan 4 ay sonra yapılmıştı.

Şimdi ben başvurduğumda yarışmaya bir buçuk ay varmış, aynı zamanda YGS’ye de daha 3 ay varmış. O dönem üniversite sınava erişilebilir bir şekilde girebileceğim konusunda ciddi endişelerim olduğu için sınava zaten pek odaklanamıyordum. Yarışmayı duyunca her şeyi bırakıp yarışmanın zorunlu programlama dili olan Processing diline çalışmıştım diyebilirim. İnternette Processing ile ilgili İngilizce bir ders kitabı bulmuştum.  Ayrıca yarışmaya sadece başvurmakla yetinmeyim, bütün bağlantılarımı devreye sokmuştum, sonuç olarak adımı Özyeğin’deki hocalara iki farklı referansım birden vermiş. Yani o yarışmaya katılabilmek için her türlü çabayı göstermiştim. Yarışmaya davet edildiğimi öğrendiğimde Processing’in çoğu özelliğini çoktan öğrenmiştim. O günden yarışmaya kadar olan iki haftada da yarışmayı kazanacak seviyede bir oyunu zaten kodlamış bulunuyordum.

Yarışmanın ilk günü Barış Hocaya, yani etkinliği yürüten esas hocamıza yazdığım oyunu ve Processing’e çalıştığım kitabı özel olarak göstermiştim. Kendimce hem adil yarışmaya hem de hocaya kendimi ispatlamaya çalışarak şu cümleleri kurmuştum: “Hocam, ben yarışmadan önce bu kitaba çalışıp böyle bir oyun yazdım. Fiziksel engelli olduğum için aşırı yavaş kod yazabiliyorum. Kabul ederseniz bu oyunu yarışma sırasında daha da geliştirmek istiyorum, ancak kabul edilmezse sıfırdan yeni bir oyun yazabilirim.” Engelim nedeniyle düzgün konuşamadığımı bahane edip o gece yarısı Barış Hocaya bir de mail atmışım bu konuda. Meğer benim gösterdiğim kitap 2 yıl öncesine kadar Özyeğin’de ders kitabı olarak okutuluyormuş. Hoca, ertesi günü hangi kod parçalarını kitaptan aldığımı kontrol etmişti. Sonraki üç gün boyunca da bana ilk gösterdiğim oyunun üzerine eklemem için ödevler vermiş, ben de onları tamamlamıştım.

Yarışmanın formatı, katılımcıları yarışma gününe kadar hiç programlama bilmiyormuş kabul ediyordu, yarışmanın formatı sonraki yıllarda değişse de bizim zamanımızda Barış Hoca ilk iki tam gün ders anlatır, sonraki iki gün o bilgilerle kod yazılırdı, beşinci gün ise sadece sunum yapılırdı. Ben o zaman anlatılan hiçbir dersi dinlememiş, 4 gün boyunca Barış ve Tanju hocanın ayrı ayrı verdiği ödevleri oyunun üzerine eklemekle meşgul olmuştum. Şöyle bir süreçti aslında, hoca oyuna bakıp fazladan top eklememi istiyordu, 2 saat kadar sonra tekrar gelip bu özelliği ekleyebildiğimi görünce “şimdi de onları ışıklandır bakalım” diyordu, daha sonra tekrar gelip yola bir şerit daha eklememi istiyordu. Oyun bittiğinde üç dört farklı class dosyası yazmıştım, oyunun içerisinde birbirinden farklı hızlarda gidip birbirlerini sollayabilen araçlar ve sizinle maç yapabilen bilgisayarın yönettiği bir oyuncu vardı ki bu iki unsur o düzeydeki bir yarışma içerisinde yapay zekâ geliştirmiş olmak şeklinde düşünülebilirdi.

Yarışmaya toplamda bin kadar kişi başvurmuş, doldurulan başvuru formuna bakılarak seçilen 25 katılımcı arasından benimle birlikte 3 kişi daha burs kazanmıştı ki bu arkadaşların ikisi grup olarak tek bir oyun yapmıştı. Aynı iki arkadaş burs kazanmalarına rağmen Özyeğin’de okumadılar. Diğer arkadaşım hâlâ Özyeğin Üniversitesi’ndedir ve hâlâ oyun geliştirme üzerine çalışmaktadır. Bizim dışımızda iki kişilik çok iddialı bir grup yarışma içerisinde bitmeyecek bir oyun yapmayı denedikleri için kazanamadı. Yine iddialı bir diğer arkadaşımızın üniversite sınavında da aynı bursu kazanması çok olasıydı ki bir sonraki yıl gerçekten aynı bölümü sınavla kazandı zaten. Yarışmada bazı katılımcılar grup olarak yarıştığı için 25’ten daha az sayıda oyun vardı ve bunların arasında benim geliştirdiğim oyunun ilk üçte olduğunu herkesin içine sindirdiğine eminim. Yine de ilk 25’e seçilmeyen arkadaşların hakkını verebilmek için dört yıl boyunca aralıksız çalışıp bölümü birincilikle bitirmiştim.

Bu arada yarışmada kazandığım dekanlık bursuna rağmen üniversite sınavında Özyeğin Üniversitesi’ni %50 kontenjanını tutturabildim ve ilk iki dönem okulda “Yüksek Onur Öğrencisi” olduğum için sonraki dönemlerde tamamen tam burslu kontenjanına geçmiş oldum. Bilgisayar Mühendisliği bölümüne başladığım ilk dönem genel not ortalamam 4 üzerinden 3,81 idi. Ancak sınıf atladıkça kendimi okula değil de daha çok sektörde çalışmaya verdiğim için ortalamam kademeli olarak düştü. Yine de sekiz dönem boyunca bölüm birinciliğimi koruyarak 3,68 ortalama ile mezun oldum. Zaten hikâyenin oradan sonrasını fazlasıyla paylaştım sanırım.

Standart
Genel

Mavi Çiçek

Önsöz

Okuduğumuz başarı haberlerinde hep bir şeyler eksiktir. İnsanların bir anda Albert Einstein olduklarına, tek başlarına cumhuriyet kurabildiklerine inanmamız beklenir. Tabii bir de bu başarılı insanlar kendilerini insanlığa adayan her şeyi büyük erdemler uğruna başardığını, kendi çıkarlarını hiç gözetmediğini düşünmemizi isterler. Lakin “nasıl yapılıyormuş, ben de öğreneyim bakayım” deyip elinize biyografik romanlar aldığınızda bütün hayalleriniz yıkılır. Çünkü orada Hüsnü Bey’in zamanında Robert Koleji’nde okuyacak imkânı olduğu, Mark Zuckerberg’in zaten Harvard’ta öğrenci olduğu, Steve Jobs’un Stanford’ta istediği dersi alabildiği, Elon Musk’ın zaten yirmi yıldır başarılı olduğu, Stephen Hawking’in Oxford’u bitirmek üzereyken hastalandığı yazar. Oysa sizin ne babanız milyonerdir ne annenizin süper güçleri vardı, dolayısıyla sizin başarılı olmanız imkânsızdır.

Muratcan Çiçek zavallı bir çocuktur, yarım yamalak başvurduğu bir bursu yedeklerden kazanabildiği hâlde bir anda fazlasıyla parlatılmıştır. Diğer insanlara gerçek örnek olmak isterken doğrulaştırılmış örnek olarak sunulacaktır. Zaten hareket özgürlüğünün olmadığı bir dünyada ifade özgürlüğünü korumak adına kendisini sonuna kadar yalnızdıracaktır. Halk için sahte sanat yapmaktansa sanat için sadece sanat yapmayı tercih etmiştir.

Birazdan okuyacağınız metin edebi bir eser denemesidir. Kulağa öyle gelse de bir anı değildir, birçok kısmı kurgusal olup tamamen hayal ürünüdür. Yaklaşık 18 tam sayfa olan metin özel olarak sizinle paylaşılmadıysa okumanız çok da istemiyor demektir. Peyami Bey’in Koğuşu’ndaki günlerinden esinlenilmiştir. Az miktarda küfür, çok miktarda saçmalık içerir.

Bu, çocuğun hikayesi değildir. Bu, kızın da hikayesi değildir. Binaenaleyh, bu bir hikâye değildir.

Standart