Genel

Sıra Türkiye’de

Ben Muratcan Çiçek, bu metin ile kısaca bugüne kadar neler yaptığımı ve yakın gelecekteki hedeflerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. 

En başından başlamam gerekirse dünyaya gözlerimi 1993’te, Türkiye’nin ufak bir kasabasında açtım. Küçük yaşta babamı kaybetmeme ve ekonomik zorluklar yaşamımıza rağmen annemin de desteğiyle birinciliklerle dolu bir öğrencilik hayatım oldu. Özyeğin Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünü de yine birincilikle bitirdim ve akademideki bu üstün başarım için Google tarafından Europe Students with Disabilities Scholarship 2016 ile ödüllendirildim.  

Türkiye’deki kariyerime ise hızlı başladım. 2016’da GittiGidiyor’un ilk Machine Learning (makine öğrenmesi) mühendisi olarak şirkette yeni bir departmanın kurulmasına öncülük ettim. Aynı dönemde Turkcell’in Business Intelligence ekibinde de bulunuyordum. Sonraki yıl  University of California, Santa Cruz, rektörlük bursu ile birlikte beni Bilgisayar Mühendisliğinde doktora programına kabul etti. Bu sayede Silikon Vadisi’ndeki bir üniversitede Artificial Intelligence ve Assistive Technology üzerine çalışma imkânı bulmuş olacaktım. Girişim fikirlerim Vadi’de kısa sürede ilgi gördü. 2018 yılında eBay’in de desteğiyle hayata geçirdiğim ilk çalışmam, HeadGazeLib, Apple’ın Augmented Reality teknolojisini kullanarak cep telefonlarıyla engelli bireylerin hayatını kolaylaştırmayı hedefliyordu. Teknoloji dünyasında büyük yankı yaratan projem Fast Company’nin “World Changing Ideas (Dünya’yı Değiştirecek Fikirler)” listesinde Yapay Zeka fikirleri arasında yer aldı. Fikre gösterilen yoğun ilgiye kayıtsız kalamayan Apple, 2020 Şubat ayında aynı teknolojiyi bütün cihazlarına adapte ederek Dünya’daki tüm engelli kullanıcılar için büyük bir adım atmış oldu. 

Yurtdışındaki çalışmalarım ülkemizde de takip ediliyordu. Öyle ki, 2019 yılında mevcut başarılarım nedeniyle Türkiye’nin On Başarılı Genci arasına seçilmiştim. Bir taraftan ise çalışmaya devam ediyordum. Aynı yıl farklı bir girişimimi, Google’ın da desteğiyle, son kullanıcıyla buluşturma fırsatım oldu. Bu girişimim de fiziksel engellilerin cep telefonu kullanımını kolaylaştıracaktı. Bu sefer ürünü özel bir test kullanıcı grubu eşliğinde geliştirmiş oldum. Bu projeyle ilgili akademik çalışmam da erişilebilirlik konusunda Dünya’nın en prestijli konferansı olan ASSETS2020’de yayınlandı. Çalışmamın devamında ise Google, 2020’de bu girişimimi de içeren doktora tezime $200.000 tutarında yatırımda bulunarak bana Ph.D. Fellowship sağladı. Bilgisayar Mühendisliğindeki belki de en prestijli Fellowship olan Google Ph.D. Fellowship ile ödüllendirilmek benim için çok anlamlıydı. Ancak durmadım, bu kez konuşma engeli üzerine bir teknoloji için Google’ın farklı bir ekibiyle çalışmaya başladım. Google’ın gözbebeği olarak görüp hakkında sürekli tweetler paylaştığı Project Euphonia; engelleri nedeniyle konuşmakta güçlük çeken bireylerin konuşmalarını algılayarak yazıya çeviren mobil bir uygulama geliştirmektedir. En son The Wall Street Journal tarafından da dikkat çekildiği gibi aslında engelli bireylerin bu yöndeki ihtiyaçları yıllardır ihmal ediliyordu. Euphonia ekibi olarak bizim bu probleme yoğunlaşmamızın ardından Amazon ve Apple da aynı konuda çalışmaya başladı. Böylece oluşan rekabet ortamı ise inovasyonu artırdığından bu teknolojiye ihtiyaç duyan bireyler için daha hızlı çözümler yaratacak.

İçerisinde bulunduğum farklı projelerin teknoloji devlerini erişilebilirlik konusunda harekete geçirecek şekilde sonuçlanması benim için gerçekten gurur kaynağı oldu. Teknoloji dünyasındaki en uç erişilebilirlik problemleriyle bir bir ilgilenirken artık ülkemizin teknoloji ihtiyaçları için de kendimi sorumlu hissetmeye başladım. Bu sorumluluk da beni güçlü bir ekip kurup uzun bir süre gece gündüz çalışmaya itti. Ekibimizle birlikte aylar süren yoğun araştırmalar ve beyin fırtınaları sonucunda Türkiye’deki teknoloji gündemini yeniden şekillendirecek, halkımızın tamamına ulaşıp her bir bireyimize farklı şekillerde fayda sağlayacak, bunu yaparken de ürettiği katma değeri özellikle erişilebilirlik alanındaki inovasyonlar için kullanacak yepyeni bir model geliştirdik. Yakın zamanda Türkiye’mize böylesi bir hizmet sağlayabilmek için emin adımlarla ve üst düzey bir profesyonellik içerisinde çalışmaya devam ediyoruz. Önümüzdeki süreçte kendimizi sizlere sık sık hatırlatmayı umuyor ve şu aşamada sizlerle sadece heyecanımızı paylaşabiliyoruz. 

Destek dilekleriniz için şimdiden teşekkür ediyoruz.  

Muratcan ÇİÇEK

Standart
Genel

Don’t Waste Your Life!

Yukarıdaki kadrajı 90 derece sağa yöneltme imkânınız olsaydı aynı manzarayı izleyen, birbirlerine aşık bir çift görecektiniz. Neredeyse dört yıldır Santa Cruz’da yaşayan biri olarak sizi temin edebilirim ki Wharf (iskele) üzerinde, özellikle bu saatlerde bu romantizmi yaşayabilen bir çifte rastlamak neredeyse imkânsızdır. Annem profesyonel bir fotoğrafçı edasıyla kareyi temiz yakalamış, oysa sağımda solumda onlarca balıkçı ve oltaları bulunmakta (en sağdaki gibi), arkamızdan her dakika yüzlerce insan geçmekte, kimi ailesi ve çocuklarıyla, kimi üç kişilik arkadaş gruplarıyla, bazıları köpekleriyle geçer ancak insanların uğultusu iskele üzerindeki lokantalardan gelen kokulara ve yine iskele üzerindeki otoparka sığışmaya çalışan araçların motor homurtularıyla karışır. Gözlerinizi kapattığınızda dinleyeceğiniz İstanbul’dan çok da farkı yoktur hemen arkamızdaki ambiyansın, çıkrıkçılar müstesna. Bu keşmekeşte görüp görebileceğiniz en romantik çift, konserve taslarıyla ara öğünlerini bu banklarda tüketmeye çalışan yetmişlerini çoktan aşmış bir çift asık surattır. En en şanslı gününüzde belki kuytu bir köşede kenevir tüttüren hippi bir çifte denk gelip “vay be, ne kadar romantik” diyebilirsiniz. Onun dışında dediğim gibi iskele romantizm konusunda Santa Cruz’daki en son tercih edilecek nokta olabilir. Buranın yerlisi çiftler aynı manzarayı çoğunlukla çok daha sessiz, en azından etraflarında kimsenin geğirmeyeceği noktalardan izlemeyi tercih ederler. Zaten evinize yürüme mesafesinde olup yılın neredeyse her tanrı günü aynı renklere soyunan bu manzara kısa bir süre sonra size odanızdaki sıkıcı duvar kâğıdı gibi gelir, hatta soğuk oluyor diye güneş batmadan önce ayrılmayı daha mantıklı bulursunuz. Tabii bundan tam 5 yıl önce bu manzarayla ilk kez karşılaştığımda ben de buranın cennetvari, erişilmesi çok güç bir yer olduğunu, bir daha buraya gelmeyeceğimi düşünüp o özel anda yanımda özel birinin daha bulunmasını arzulamıştım. İlk ziyaretimin bir buçuk yıl ardından Santa Cruz’a yerleşip sonraki dört yıl içerisinde neredeyse bir kere bile buralarda romantik bir çifte rastlamayınca şaşırmadım değil ancak zaman içerisinde anlayabilmiştim mevzunun rengini…

Tam da Santa Cruz ile vedalaşmaya hazırlandığım günlerde karşılaştım, yıllardır gözlerimin aradığı o çifte… Neredeyse benimle aynı yaştaki bu çiftin gerçekten farklı olduğunu hissedebiliyordum, buralı olmadıklarına emin gibiyim, ilk ziyaretleri olduğunu da iddia ediyorum. Bir kere kız o an orada olmaktan, sevgilisinin elini o atmosferde tutmaktan çok mutluydu; sürekli gülümsüyor, sık sık kahkaha atıyordu (ki bu atmosfer Santa Cruz kızları için çok sıradan, renksiz bir andır, dediğim gibi).  Kız kahkaha attıkça ben de neşeleniyordum, bir an kız gözümde öylesine güzel gözüktü ki, hani böyle üç yaşındaki bir kız çocuğunun muzip kahkahası içinizde anlamsız bir haz bırakır ya, ben de bu arkadaşı izlemekten işte o hazzı anlıyordum. Zaten annemin habersiz çektiği, aşağıdaki ikinci karede görüleceği gibi ben manzarayı değil arkadaşları izliyordum. Ayrıca ikisinin de yüzü manzaraya dönüktü, aralarında harika bir sohbet geçiyor, el ele tutuşup arada tane tane öpüşüyor olsalar da nadiren birbirlerine odaklanıyorlardı, gözleri hep (muhtemelen bu açıdan ilk kez seyrettikleri) gün batımıydı. Çocuk çok sessiz konuşuyor, bazen kızın elini kalbine götürüyordu, kız ise diğer elimde, arada bir yudumladığı diyet bir kutu kolayı tutuyordu. Giyimleri sıradan bir Santa Cruz akşamı için fazla temiz, bir o kadar da gösterişsizdi. Arkadaşın kirli sakal bıraktığını ayırabiliyordum, aradaki mesafe ise kızın makyajını fark etmemi engellemişti. Zaten güneş batmakta olduğundan ve ben o anın büyüsüne öylesine kapıldığımdan kızın saç rengini bile ayıramıyordum, sadece bu seç renginin çocuğun en çok hoşlandığı renk olduğunu düşünüyordum. Birbirlerine çok âşık olmalıydılar, iskele üzerindeki diğer yüzlerce insan arasında bile baş başa kalabilecek kadar âşık…

Önümde böyle bir manzara duruyorken ben nereye bakıyorum ki?

Ben aslında böyle naif, o kadar da bir pozitif insan değilim. Etrafımdaki insanların mutluluk anları eğer benim kendimi yetersiz hissettiğim duygular içeriyorsa başımı öteye çevirip ortamdan sessizce uzaklaşırım, çoğunlukla da sonraki birkaç saat, hatta birkaç gün boyunca küçücük yetim bir çocuk gibi içime kapanıp alınganlık gösteririm, üzerime gelirseniz ağlarım. Lakin, bu çift öylesine mutluydu ki onlar için sevinip bu ana şahit olabildiğim için belki de onlardan bile daha mutlu hissetmiştim, sanırım bu mutluluk soğuktan buz tutan elinizde hissettiğiniz yanma hissi gibiydi. O kadar uzun bir süredir sadece, bir kızı varlığımla mutlu edebilecek yeterliliğe ulaşabilmek için çabalıyorum ki artık ne zaman, neden böyle bir amaç edinmiştim, hiç hatırlamıyorum. En büyük problem ise bu çabayı sanki İngilizce’de hâlâ “the girl” ile yazıyorum, nedense daha Article’ı bile düzeltemiyorum. Benim neredeyse hiçbir zaman erişemeyeceğim bir duyguya bu çiftin gözlerimin önünde böylesine doygun bir şekilde ulaşması onlara karşı bir samimiyet hissetmeme, onları benimsememe neden oldu. Onlarla sohbet edebilmek için neler vermezdim…

Çocuk oldukça sakin ve kendinden emin gibi gözükse de ona sahip olduğu anın değerini bir kez daha hatırlatmak istemiştim. Çünkü biliyordum ki bu çocuk tıpkı yayınlanmayan Yeni Rakı reklamındaki Halil Abi hayatını bir hiç uğruna hayatını harcayabilir, bir daha düzeltemeyeceği hatalar yapıp geriye kalan bütün yaşamını tam da bugünü acı bir özlemle hatırlayarak geçirebilir. Eğer yanımda annemler olmasaydı; anı da bozmamak adına, önce arkadaşların oradan ayrılmak için harekete geçmeleri bekleyip sonra onlar yürümeye başladıkları sırada çocuğa yaklaşarak “Don’t waste your life man, you a wonderful life today, just don’t waste it tomorrow” gibi bir şey diyecektim. Yani hiç tanımadığı hâlde tekerlekli sandalyesiyle yanına yaklaşıp “hayatını harcama adamım, bugün harika bir hayata sahipsin, yarın/gelecekte sakın bunu mahvetme” diyen kaçan garip birini kolay kolay unutamaz diye düşünüyorum. Hatta belki gaza gelip kıza evlenme bile teklif edebilirdi, tabii daha az önce etmiş olma ihtimali de epey yüksekti… Bilmiyorum ya, bir an için bu ilişkinin yukarıdan gelen işareti, ak sakallı dedesi olmak istemiştim sadece.

Yayınlanmayan Yeni Rakı reklamındaki Halil Abi

Bir saat içerisinde bir görüşmem olduğu için bizim oradan daha erken ayrılmamız gerekti. İskelede arabamıza doğru ilerlerken, eve dönerken sürekli bunu düşündüm, “Don’t waste your life”… Sonra bir an kendi hayatımın boktanlığını, ne kadar sıkıcı ve değersiz olduğunu düşündüm. Baktığımızda aynı manzarayı ben de çıplak gözle izleyebiliyordum, yıllardır ayrıca bugün yanımda annem ve aile dostlarımız vardı, birlikte balık tutmuştuk. Üstelik bütün bunları kendi adıma kayıtlı spor bir arabanın içerisinde, huzur dolu bir şehrin sokaklarından geçip doğayla iç içe sıcacık bir eve dönerken düşünüyordum. Evde beni bir ton para verip aldığım, yine de memnun olmadığım bilgisayarım bekliyordu. Birazdan internet üzerinden belki de dünyanın en anlayışlı hocalardan biri olan doktora danışmanımla görüşecektim. Amerika’nın sayılı okullarının birinde, endüstrideki neredeyse en değerli alanda doktora yapıyordum. Üzerinde çalıştığım tez katma değer bakımdan oldukça değerliydi ancak diğer birçok projeye göre gayet stressiz, zahmetsiz bir çalışmaydı. Bununla birlikte Google’dan kazandığım Fellowship sayesinde bu tezin ve benim her türlü ihtiyacım önümüzdeki üç yıl boyunca karşılanacaktı, yani doktora tezimi bitirmem neredeyse garanti altındaydı. Yine Dünya’nın istediğim noktasında, tercih ettiğim bir şirkette staj yapabiliyordum. Sonra ne bileyim, etrafım nitelikli insanlarla dolmuş, herhangi bir ihtiyacım neredeyse aynı gün içerisinde karşılanıyordu. Meselâ kısa bir süre çok çok büyük bir girişime hazırlanıyordum ve gerekli her imkâna gerçekten sahiptim.

Tüm bu ayrıcalıklara ve imkânlara sahipken hayatımı nasıl harcıyordum, ne için harcıyordum? Tekrar düşündüğümde günlerimin çoğunluğu sosyal medyada faydasız şeyler ile geçirdiğimi fark ettim. Yani eğer hayatımız; nefes aldığımız süre ile kısıtlıysa aslında zamanımız, bizim hayatımızın ta kendisi demekti ve kaybettiğimiz her an, hayatımızdan bir şeyleri de eksiltmiş oluyordu. Şu anda elde edemediğimiz ayrıcalıklar geçmişimizde bir noktada ıskalanmış olabilirdi, zamanında ifade edemediğimiz duygular yüzünden giderek hissizleşiyorduk, dün yeterince vakit ayıramadığımız insanlar bugün hayatımızda değildi, bunlar durup düşünmenizi istiyorum. Daha da önemlisi, şu anda yapmakta olduğumuz eylemler hayatımızdan eksilttiğimiz zamana değiyor mu? Hayatımızı hangi uğurda, ne için eksilttiğimiz bizim kontrolümüzde mi? Emin misiniz?

Açıkçası eve dönerken benim aklımdan geçenleri bu kadardı ve sizinle de paylaşmak istemiştim. Ancak eve geldiğimde yakın arkadaşımdan, ondan gelmesine pek de alışık olmadığım bir video önerisi aldım. Videoda Tanzanya’daki son 30 yılı boyunca yoksulluk nedeniyle toplamda sadece $100 biriktiremediği için katarak ameliyatı olamayıp hayatının o 30 yılını göremeden yaşamış bir kişiden bahsediyordu, bir Türk adamın ameliyatını karşılıyor anladığım kadarıyla. Yine dümdüz bir mantıklı benim kapımın önünde, bazen günlerce kullanmadığımız araba, Tanzanya’da tam 100 kişinin dünyası değerinde, yorumunu size bırakıyorum. Ben bu yazıyı yazmaya başladıktan 10 dakika kadar sonra da Santa Cruz’da şiddetli sayılabilecek bir deprem meydana geldi. Bu ilginç tesadüf da bana aslında zamanımızın o kadar da geniş olmadığını, vademizin her an dolabileceğini hatırlattı sert bir şekilde…

Ben son noktada inançlı bir insan olarak Allah’a bize bağışladığı zaman, imkân ve ayrıcalıklar için şükretmek istiyorum.

Size bonus olarak da iskeleden rastgele birkaç fotoğraf paylaşmak istiyorum.

Muratcan ÇİÇEK

O anda benim düşüncelerimden kesinlikle bihaber olan, aslında sadece balık tutan arkadaşını fotoğraflamak isteyen annem busırada benim biricik çiftimi de ölümsüzleştirmiş.
Sağdakiler
Orjinal Kare Buydu
Bu da annem
Ve Santa Cruz Türk Balıkçılar Birliği :p

Son bonus da Tanzanya’dan…

Tanzanya’daki O Adam
Standart
Genel

Çok Fazla Hayal Kuranlar

Tabii hayal kurmaktan kastım Maladaptive Daydreaming (uyumsuz hayal kurma bozukluğu). Eğer ne olduğunu bilmiyorsanız ve bana bu konuda daha önce ulaşmadıysanız önce Maladaptive Daydreaming: Zihnimizdeki Dipsiz Televizyon yazımı okumanızı öneririm, ayrıca çok fazla hayal kurmak konusunda özel bir şikâyetiniz yoksa bu yazı size hitap etmiyordur, okumayı bırakabilirsiniz.

Yazının devamında sizin Maladaptive Daydreaming konusunda rahatsız olduğunuzu ve benimle bu konuda iletişime geçtiğinizi varsayıyorum. Öncelikle de hepinizden özür dilemek istiyorum. Sanırım son bir yılda 30’un üzerinde farklı insandan, üç dört farklı kanal üzerinden kişisel mesaj aldım. Maalesef bir noktada tek tek cevap vererek yetişmeyeceğim için size cevap vermeyi bıraktım. Tabii sizin iletişim bilgilerinizi de not almadığım için bugüne kadar bana ulaşmış her mesajı bulup cevaplayabilmem pek mümkün gözükmüyor. Yine de elimden geldiğince bu yazıyı size tek tek ulaştırmaya çalışacağım.

Ben Kimim?

Benim kim olduğumu, ne yaptığımı da tekrar belirtmek istiyorum. Ben Muratcan Çiçek, 27 yaşındayım ve ağır derecede fiziksel engelliyim, ellerimi kullanamıyorum ve yürüyemiyorum. Bu durumum beni neredeyse hepinizden ayırıyor çünkü belirttiğiniz kadarıyla çoğunuzun fiziksel bir engeliniz bulunmuyor. Benim hakkımda bilmeniz gereken diğer bir detay ise yurt dışında bilgisayar mühendisi olarak doktora yapıyor oluşum, ayrıca burada çok büyük şirketlerde yapay zekâ üzerine çalışıyorum, özetle üzerimdeki iş yükü ve sorumluluk çok çok fazla. Üstelik ellerimi kullanamadığım için bilgisayarı baş hareketlerimle oldukça yavaş bir şekilde kontrol edebiliyorum, bu yüzden sağlıklı insanların hızına yetişebilmek için çok fazla emek harcamam gerekiyor. Bir de yetmezmiş gibi ben de hayallere dalıp saatler öldürebiliyorum, sizin gibi. Tüm bu yoğunluk arasında üzülerek sizleri cevapsız bırakmak zorunda kaldım, lütfen affedin beni.

Şimdi elimden geldiğince sizinle bir dizi bilgi ve tavsiye paylaşacağım. Ayrıca bu yıl içerisinde biyografik bir kitap yayınlayarak Maladaptive Daydreaming ile mücadelemi sizlerle daha geniş bir şekilde paylaşabilmeyi umuyorum. Açıkçası sizden aldığım iletilerde gördüm diğer MD’li insanlar bu rahatsızlık yüzünden çok fazla acı çekiyorlar ve hayatlarını kontrol altına almakta çok zorlanıyorlar. Her şeyden önce şunu net bir şekilde ifade etmeliyim ki BEN SİZİ KURTARAMAM! Burada paylaşacağım tavsiyeler sadece kendim için geçerli olduğunu düşündüğüm taktikler ve size ne derece fayda sağlar bilemiyorum. Kaldı ki ben de bazı günler hâlâ saatlerce hayal kurup işi gücü aksatabiliyorum, zihnimi susturmanın en etkili yolu ise yine işi gücü aksatmama neden olacak online oyunlar ve internet bağımlılığı. Ben, uyanık olduğum vaktin sadece kısıtlı bir süresinde ders çalışıp iş yapmaya odaklanabiliyorum ve bu verimsizlikle yaşamaya alıştım. Bununla birlikte hayata çok daha geriden başladığım için gerçek hayatımda, her zaman zihnimdekilerden daha büyük problemlerim oldu ve sanırım bu gerçek problemleri çözmek konusunda doğru hamleler yaptım. Şimdilerde ise hâlâ günümün büyük çoğunluğunu “boş” geçiyorum ancak bilgisayar mühendisliği olarak yaptığım teknik iş, katma değer açısından oldukça önemli olduğundan nispeten normal bir yaşantı sürebiliyorum.

Sizden Öğrendiklerim

Yine sizden öğrendiğim kadarıyla Türkçe bir Facebook ve Discord grubu bulunuyormuş, “Maladaptive Daydreaming Türkiye” adı altında, (Youtube kanallarına buradan ulaşabilirsiniz, Discord linki kanal içerisinde bulunabilir.). Bir de genç bir MD’li arkadaşımız psikolog olup kendisini bu konuya adamış, Psikolog Çağla Altıntaş Maladaptive Daydreaming konusunda destek vermeye çalışıyor (Onun da bir Youtube kanalı ve internet sitesi bulunuyormuş). Ben Discord grubuna bugün üyü oldum ancak ne gruptakilerle ne bahsi geçen psikolog ile bir ilişkim bulunmamaktadır, kendilerine ulaşıp ulaşmamak sizin tercihiniz ve sorumluluğunuzdadır. Zaten büyük bir çoğunluğunuz da her şeyden önce benim yazımı bulduğunuzu belirtmişsiniz. Sanırım 25 kadar insan bu rahatsızlıklarını hayatlarında ilk kez benimle paylaşmış oldu. İlk kez birisiyle paylaşmak çok güç, deli muamelesi görmekten korkmuştuk hepimiz ama son bir yılda o kadar çok sayıda kişiden neredeyse aynı paylaşımları duydum ki artık benim için Maladaptive Daydreaming rahatsızlığı, mavi gözlü olmak kadar basit bir özellik gibi gelmeye başladı. Yine de hayatınızı mahvettiği için çok da küçümsemek istemiyorum, kontrolü kaçırdığımızda cidden birçok şeyi kaybettirebiliyor bu rahatsızlık, farkındayım.

Uyku Düzeni

Hiçbiri kesin çözüm olmamakla birlikte Maladaptive Daydreaming konusunda birkaç genel öneririm olabilir. İlk olarak uyku düzeninizi vücudunuzu zorlayacak derecelerde bozmanızı önerebilirim. Ben uykum gelmeye başladıktan en az 3 saat sonra yatağa geçiyorum ve bu süre boyunca online oyun oynamak, kedi videosu izlemek, ne bileyim Finlandiya’daki insanların mutfak alışkanlıklarını araştırmak gibi oldukça alakasız ama zihnimi meşgul edecek aptalca şeylerle ilgileniyorum. Uykum artıkça IQ seviyem düştüğü için bir noktadan sonra ancak YouTube’daki anlamsız komikli videolar beni uyanık tutabiliyor. Artık tamamen sızmak üzereyken yatağa geçiyorum ve doğal olarak hemen uyuyorum. Böylece Maladaptive Daydreaming’in en etkin olduğu saatleri ve konumu, yani yatağı zihnimde kaybolmadan atlatmış oluyorum. Ben bu düzende yıllardır yatağa gece 04:00 olmadan girmiyorum fakat yatınca da beş on dakika içerisinde hemen uykuya dalabiliyorum. Buna karşılık akşam 23:00 gibi yatağa girdiğimde Maladaptive Daydreaming uykumu yeniyor ve sabah 08:00’e kadar uyuyamadığım oluyor. Baktığınızda yatağa ne kadar geç girebilirseniz alabileceğiniz uyku o derece artıyor ve sağlıklı oluyor. Düzenli olarak gece üç dört gibi yatıp iş için sabah 08:00’de kalktığım uzun bir dönem olmuştu, o uykusuzlukla insan bir şekilde işe/okula konsantre olmaya alışıyor, yorgun argın eve geldiğimde ise vücudu yine sadece uyku istiyor. Yani yine odanıza çekilip saatlerce hayal kurabileceğiniz bir vakitte vücudunuz aşırı yorgun ve uykusuz olduğu için zihninizi kapatmış oluyorsunuz. Bakın gece yatakta ve gündüz okuldan/işten eve döndüğünüzde Maladaptive Daydreaming yerine uyuyor olmanızın size sağlayacağı birkaç ekstra avantaj bulunuyor.  Eğer gece yatakta birkaç saat hayal kurduysanız gün içerisinde aklınız hep orada olacak ve devam etmek isteyeceksiniz ama kedi videoları izlerken sızıp sabaha uykusuz bir şekilde kalkarsanız zihniniz biraz yorgun ama boş olacak ve önceliğiniz okul/iş olacağı için sürükleyici bir Maladaptive Daydreaming kurmakta zorlanacaksınız. Aynı şekilde akşamüstü işiniz bittiğinde köşenize çekilip müzik eşliğinde sürükleyici bir Maladaptive Daydreaming kurmak çok daha kolaydır, bu bölümü de kendinizi uyumak zorunda bırakarak kurtarabilirseniz ancak akşam 20:00 gibi tekrardan uyanıp o günkü ödevlerinize filan odaklanabilirsiniz. Günlük programınıza göre uykunuzu üçe bile bölebilirsiniz, bu sayede boş kaldığınız anlarda uyuma isteğiniz sürekli olarak Maladaptive Daydreaming’in önüne geçecektir. Ben ayrıca uyuma isteğimi ödevlerimi bitirmek için bir motivasyon aracı olarak kullanıyorum, “çok uykum var, şu lanet ödevleri bitirmeden de yatamam ki” demeye başladığınızda Maladaptive Daydreaming için vaktiniz kalmamış demektir. Tabii ki böyle bir uyku düzeni psikolojiniz için oldukça zararlı ancak bu zarar zihninizde kendi kendinize verdiğiniz acıya kıyasla daha masum kalabilir. Ben kronik migrenim yüzünden bu uyku düzeni ile epey eziyetli günler geçirebiliyorum. Bir de rüyalarımı çok yoğun yaşıyorum, sanırım zihnim o sırada Maladaptive Daydreaming kurmaya filan çalışıyor, bunlar da rüyama karışıyor.

Olumlu Bir Alternatif bulamadım

Korona virüsü yüzünden sürekli evde olduğumuz dönemde ben çok fazla bilgisayar oyunu oynamıştım, o kadar ki işlerime zar zor vakit ayırıyor, neredeyse hiç uyumuyordum. Böylece Maladaptive Daydreaming’e olabildiğince az vakit ayırmış oldum. Sizi bilemiyorum ama ben dizi, film izlerken veya bir şey araştırırken Maladaptive Daydreaming kurmuyorum, önceliğim o an izlediğim program oluyor. Karakter itibariyle saplantılı bir şekilde gözlemci ve meraklı bir insanım. Bir filmdeki hiçbir detayı kaçırmıyorum, bazen ise çok faydasız konularda, meselâ Avustralya’daki küçük bir köy hakkında saatlerce araştırma yapabiliyorum. Uykusuzluktan bayılana kadar bir şeyler işleyip araştırdıktan sonra yatağa girip hem sızıyorum, sabah kalktığımda işlerim birikmiş olduğundan telaşla onlara odaklanıyorum. Aynı şekilde bir bilgisayar oyununa ve vampir romanları gibi size bağımlılık yaratıp zihninizi esir alacak başka bir alternatif bulabilirseniz Maladaptive Daydreaming’i bırakıp sürekli oyundaki hamlelerinizi düşünebilirsiniz. Ne var ki bu alternatiflerin hiçbiri hayatınızı iyileştirmiyor, üzgünüm. Sadece kendi zihninizde hapsolup duygularınızı alt üst etmek yerine aynı vakti faydasız bir oyunda öldürüyorsunuz, böylece duygu dünyanız nispeten daha sakin kalıyor.

Yakın bir dönemde kısa bir süre için düzenli bir uyku düzeniyle Maladaptive Daydreaming olmadan yaşamayı denemiştim. Sonuçta çok kötü bir anksiyete ile mücadele etmek sorunda kaldım. Meselâ arkadaşlarım Whatsapp üzerinden gönderdikleri emojileri bile ters anlamaya, saatlerce böyle ufacık şeyler hakkında endişelenip herkesle tartışmaya başlamıştım. Ben bunu zihnimizin alıştığı çalışma hızına bağlıyorum. Yani Maladaptive Daydreaming yüzünden çok yüksek hızlarda (tabii boşa) çalışmaya alışan zihnimizi Maladaptive Daydreaming ile doldurmadığımızda gerçek hayatla ilgili daha kötü düşünceler üretmeye başlıyor ve en azından ben bu durumu daha rahatsız edici buluyorum. O yüzden açıkçası ben o ergenlik dönemimdeki en ağır Maladaptive Daydreaming yoğunluğunu bile bu anksiyeteye tercih ederim.

Yoğun Gerçekler

Az önce belirttiğim gibi ben epey ağır bir fiziksel engel ile doğmuşum. Aslında üç dört yaşlarındayken orta sınıf ama oldukça mutlu bir ailemiz vardı. Ben de muhtemelen Maladaptive Daydreaming’e fiziksel engelim nedeniyle yeterince oyun oynayamadığım için başlamıştım ama hatırladığım en en küçüklüğümde bile Maladaptive Daydreaming kurduğumu söyleyebilirim. 8 yaşında ise kanser yüzünden babamı kaybettim, o dönemde ufacık bir kasabada yaşıyorduk ve ekonomik durumumuz çok kötüydü. Çaresizlikler içerisinde annem beni zar zor okula götürmeye çalışıyordu, o zamanlardan beri “gerçek hayatta” üzerimde hep çok büyük bir sorumluluk hissettim. Devamında ise kendi irademle sürekli olarak üzerime büyük büyük sorumluluklar aldım ve üzerimdeki bu baskı beni Maladaptive Daydreaming’i kısa tutup ders çalışmaya, başarılı olmaya itti. Fiziksel engelli olduğum için çok başarılı olmaktan başka alternatifim de yoktu açıkçası. Bununla birlikte en az sizin kadar ben de Maladaptive Daydreaming’e vakit ayırmışımdır, sanırım yine fiziksel engelli oluşum nedeniyle arkadaşlarımla zar zor, nadiren dışarı çıkabiliyordum, bu yüzden vaktim hem derslerime hem Maladaptive Daydreaming’e yetiyordu. Üniversitede ise uyku düzenimi daha önce açıkladığım gibi bozup ders, uyku, ödev, uyku, dizi, tekrar uyku şekilde hiçbir zaman uykumu tam almadığım, uyandığımda ise işlerime güç bela yetiştiğim bir hayatım oldu.

Size de önerim üzerinize çok fazla sorumluluk alın. Meselâ ben üniversitedeyken hep fazladan dersler alıyor, bir sürü öğrenci kulübüne girip yedi sekiz farklı arkadaşıma farklı farklı konularda söz veriyor, üzerine hocalarım verdiği ek projelere gönüllü oluyordum, ikinci sınıftan itibaren de part-time çalışmaya başlamıştım. Tabii ki bunların büyük çoğunluğunda çuvallıyordum, kaç kez ödevi zamanında yetiştiremediğim için sıfır almışımdır, arkadaşlarımı da sürekli ekmiş oluyordum. Ancak birine borçlu olmanın veya söz verdiğin bir yere yetişme telaşı size Maladaptive Daydreaming’ten olabildiğince uzak tutacaktır.  

Bağımlılık üzerine yapılan akademik çalışmalara göre bir kişinin sosyal hayatının durmasının sebebi o kişinin bağımlılığı değilmiş, tersine o kişinin sağlıklı bir sosyal hayatı olmadığı için bir noktadan sonra bir şeylere bağımlı hâle geliyormuş. Bana gönderdiğiniz e-postaların neredeyse tamamında Maladaptive Daydreaming’in hayatınızı durma noktasına getirdiğinden, arkadaşlarınıza vakit ayıramadığınızdan şikâyet ediyorsunuz ve normalleşmek için önce Maladaptive Daydreaming’ten kurtulmanız gerektiğini düşünüyorsunuz. Peki ya bu durum aslında tersse ve siz gündelik hayatınızda yeteri kadar aktif olmadığınız için, başka uğraşınız olmadığı için Maladaptive Daydreaming’e bu kadar yöneliyorsanız, hiç bu açıdan düşündünüz mü? Ben azından kendi hayatımda günlük programımı doldurarak Maladaptive Daydreaming’i ciddi oranda azaltabileceğimi fark ettim. Günlük programınızı sürekli doldurmaya bakın, meselâ şu an gidip annenize yarın portakallı kek yapacağınızı veya babanıza yarın arabayı yıkayacağınızı söyleyin, hatta mümkünse ikisini birden vaat edin, küçük kardeşiniz varsa onu her gün parka götüreceğinize dair söz verin meselâ. Aslında zaten çok işiniz olduğunu, ders çalışmanız gerektiğini biliyorum. Sadece günlük programınızda ders çalışabileceğiniz süreyi gerçekten sıkıştırmanızı, böylece kendinizi araya Maladaptive Daydreaming sokuşturamayacak duruma getirmenizi öneriyorum.  Eğer üniversiteye hazırlanıyorsanız ve günde 3 saat ders çalışmanız gerekiyorsa lütfen bunu 2 saate indirgeyin, geriye kalan programınız tamamını kendinize değil de başkasına verdiğiniz sözlerle doldurmaya çalışın. Şimdi gerçekçi olalım, eğer bir gün içerisinde 3 saat ders çalışmayı planlıyorsanız, gününüzün geri kalan kısmı ise bomboşsa siz illa bir noktada Maladaptive Daydreaming’e dalacaksınız ve o günü belki de beş dakika bile ders çalışmadan bitireceksiniz. Oysa programınız çok yoğun olduğunda geriye kalan o 2 saat sizin için çok daha değerli olacak, gerçekten ders çalışmak zorunda hissedeceksiniz. En azından ben öyle hissediyorum.

Kaçmayın!

Yazının başından beri sürükleyici bir Maladaptive Daydreaming’e başlamanın çok riskli olduğundan bahsediyorum ve uzak durmanız gerektiğini vurgulayıp size öneriler getiriyorum. Bununla birlikte Maladaptive Daydreaming’ten kaçmamamız gerektiğine de inanıyorum ben, yani zihnimizin buna ihtiyacı var, bunu gidermek durumdayız. Maladaptive Daydreaming kurarken kendisini suçlu hissetmeye başladıysanız bu sizin için aslında iyi bir işaret değil çünkü suçluluk duygusu aslında daha kötü birkaç farklı şeyi tetikliyor. Öncelikle kendinizi çaresiz hissediyorsunuz, bu sizi depresyona itiyor, bu durumda da daha çok yalnız kalıyorsunuz ve sonuç olarak daha fazla Maladaptive Daydreaming kuruyorsunuz. Daha kötüsü ise bilinçaltınızda MD çok daha çekici hâle gelmiş oluyor çünkü beynimiz yasaklı davranışları tekrarladıkça, çizgiyi aştıkça bir tatmin hissi duyar, farkında olmadığımız bu his ise bizi daha çok Maladaptive Daydreaming’e iter. Bence Maladaptive Daydreaming’i, aşırı duygusal veya inatçı olmak gibi ya da çok kısa boylu veya aşırı fazla kilolu olmak gibi karakteristik bir özelliğiniz olarak kabul etmeliyiz. Maladaptive Daydreaming davranışını tamamen terk etmek bence pek mümkün değil, mümkün olsa bile kişi için aslında sağlıklı olmayabilir. Maladaptive Daydreaming’i tamamen bıraktığını iddia eden birkaç kişiyi duymuştum ancak ben onların Maladaptive Daydreaming’i doğru anlamayıp sadece hayatlarının bir döneminde daha fazla hayal kuran sıradan insanlar olduklarını düşünüyorum.

Dediğim gibi ben Maladaptive Daydreaming’ten kaçmak yerine onu yönetmeye odaklanmanızı öneriyorum. Bu bağlamda zihnimizin buna ihtiyacı olduğumu ve bu ihtiyacı belirli ölçülerde gidermemizin daha sağlıklı olduğu kanaatindeyim. Ayrıca günlük hayatımızın bazı bölümlerini Maladaptive Daydreaming ile geçirmemizin pek bir sakıncası bulunmuyor. Örneğin ben özellikle yemek yerken ve bir yerden bir yere araçla ve yaya olarak seyahat ederken istediğim kadar Maladaptive Daydreaming kurmaktan çekinmiyorum. Aynı şekilde spor yaparken veya ne bileyim bulaşık yıkarken yeteri kadar Maladaptive kurmak geriye kalan zamanlarınızın verimini artırabilir. Her şeyden öte Maladaptive Daydreaming sırasında kendi kendinize bir şeyler “anlatmış” oluyorsunuz ve anlatacağınız her ne varsa bir noktada bitiyor, bitecektir. Neredeyse hepiniz e-postalarınızda tekrar tekrar aynı şeyleri kurduğunuzu belirtmişsiniz ki ben de tekrarlıyorum sürekli. Önemli olan bu başa sardığımız noktalarda durup daha sonra devam etmek üzere Maladaptive Daydreaming’i kesmektir. Dürüst olmak gerekirse Maladaptive Daydreaming’i tekrara düşeceği anda bırakmak sadece sizin iradenizle mümkün, maalesef bir püf noktası bulunmuyor. Yine de her Maladaptive Daydreaming’i sadece yolda veya mutfakta yemek yerken, iş yaparken kurarsanız gideceğiniz yere vardığınızda veya mutfaktaki işiniz bittiğinde MD’yi bırakmanız daha kolay olabilir. Buna karşılık gündüzleri odanıza çekilip veya uyumadan önce yatağınızda MD kurmak çok risklidir, ben de kendimi durduramayabiliyorum böyle konumlarda. Bahsettiğim uyku düzeni ile böyle anlardan kaçmaya çalışıyorum, bir de kendimi sürekli meşgul tutuyorum dediğim gibi.

Sanırım hepiniz en çok ders çalışırken kendinizi nasıl tutabileceğinizi merak ediyorsunuz. Bunun için maalesef özel bir önerim bulunmuyor. Ben buraya kadar paylaştığım her şeyi bir bütün içerisinde uyguladığımda ders çalışırken kendimi odaklayabiliyor, MD kurmuyordum. Bir de dediğim gibi daha sonra zaten MD kuracağıma dair kendime söz verdiğim için ders esnasında zihnimde bir şey belirdiğinde “tamam ya, yemek yerken kurarım bunu”, “birazdan yola çıkacağım, o zamana saklayayım” diyerek derse dönüyordum. Gerçekten de daha sonra o MD’leri kurup zihninizi gerçekten bu şekilde terbiye ettiğinizde daha sağlıklı ders çalışabileceğinizi umuyorum. Tabii yine de dönüp dolaşıp her şey sizin iradenize kalıyor, zihninizi kontrol etmek kendi elinizde, ipleri elinize almanız gerekiyor.

Benim Mürekkebim Bitti

Dediğim gibi Maladaptive Daydreaming’e engelim nedeniyle oynayamadığım oyunları zihnimde canlandırarak başladığım için kurduğum MD’ler sürekli bir aksiyon üzerine çeşitli olaylar zinciri şeklinde oluşuyordu. Çoğunlukla o günden başlayıp önümüzdeki birkaç günde, bir ay içerisinde veya meselâ okul bitene kadar yaşayabileceğim olayları zihnimde kurgulardım. Kurduğum MD’de olaylar sonuçlandığında başa dönüp tamamen farklı olaylarla yeni senaryolar kuruyordum. Bazen olaylar zinciri epey detaylı ve uzun oluşuyordu, bu durumda aynı kitap okumak gibi yarım bırakıp, ertesi gün devam ettiğim, böylece haftalarca sürdürdüğüm olay örgüleri de olmuştu. Bazı örgüleri ise olayları birkaç saat içerisinde sonuçlandırıyordum. Ben karakterim itibariyle mükemmeliyetçi bir insan olduğum için zihnimde kurduğum olayların inandırıcı olmasına çok dikkat ediyor, her detayın sebep ve sonuçlarını da açıklamaya çalışıyordum. Eğer gerçeklikten çok uzaklaşırsam ve o anki zaman diliminden çok ileri gidersem kuracağım olayların kendime göre inandırıcılığı kalmayacağı için MD’yi bırakıyorum veya tamamen sıfırdan başlıyordum.

Bazı arkadaşlar kendilerini tek bir odada, doğada veya bulutsu bir ortamda, birkaç kişiyle birlikte kuruyormuş ve yanlarındaki kişileri (yine kendileri) konuşturup sadece canlarını acıtacak konular üzerine düşünüyormuş. Ben bunu daha olay örgüsü içerisinde yapıyorum aslında. Meselâ zihnimde sevdiğim kızı kuracaksam önce onun nerede olduğunu öğreniyorum, oraya gidip kızı bekliyorum, sonra o can yakıcı konuşma gerçekleşiyor, daha sonra eve dönüyorum ve farklı olaylar akmaya devam ediyor. Bu olaylar sırasında eğlendiğim, egomu tatmin ettiğim bölümler daha fazla oluyor, canımı acıtacak gelişmeleri atlamaya özen gösteriyorum. Tabii bazen de üzerlerine gitmem gerekiyor, o zaman da bırakıyorum zihnimi, özgürce saldırıyor duygularıma, ezip geçiyor.

Sanırım benim Maladaptive Daydreaming konusundaki tek hatam tamamen hayali bir karakter olarak kurduğum kızları bırakıp lisede “gerçekten” âşık olduğum kızı zihnimde kurgulamaya başlamak oldu. Aradan geçen yıla, üzerine yaşadığım diğer aşklara, ciddi ilişkilere rağmen zihnimdeki MD’lerde aynı kız bir şekilde karşıma çıkmaya olayların akışını bozmaya, odak nokta olmaya devam etti. Ne var ki gerçek hayattaki zaman içerisinde bu arkadaşla yollarımız o kadar ayrıldı ki artık onunla beraber birtakım olaylar yaşamayı bırakın, karşılaşmamız bile olası değil. Bu yüzden onunla kurduğum MD’leri inandırıcı bulmuyorum, dolayısıyla da devam etmek istemiyorum. Öte yandan bu kızın dâhil olmadığı sağlıklı uzun soluklu MD’ler de kuramıyorum. Sadece geçen yaz yeni sevgilim ile bir süre mutlu mesut kurgularım olmuştu, o dönem de şirkette işler çok yoğun olduğundan genel olarak Maladaptive Daydreaming kuramıyordum, sonrasında da işler değişti zaten…

Gerçek hayat hikayem de giderek tutarsızlaştı son yıllarda. Edirne’nin basit bir ilçesinde doğmuştum ama şimdi Kaliforniya’dayım, birkaç ay içerisinde Almanya’ya taşınabilirim ama bir sonraki yıl tekrar taşınmam gerekiyor ve işim gereği çok fazla olasılık olduğu için 2022’de hangi ülkede değil, hangi kıtada yaşayacağımı dahi bilmiyorum.  Fiziksel engelli olduğum için çoraplarımı bile giyemiyorum kendim ama Google için özel projeler geliştiriyorum. Şu an üzerimde 15 yıl önce Keşan pazarından on liraya aldığım eşofman var, buna karşılık kapının önünde benim adıma kayıtlı üstü açık spor bir araba duruyor. Hayatımın boyunca sevdiğim hiçbir kıza kavuşamadığım hâlde çok çok güzel diğer kızlarla flörtleşme, onların ilgisini çekme fırsatı buldum. En yakın arkadaşlarımdan birinin milyon dolarlık birkaç evi varken diğeri iş bulamadığı için evlenmiyor. Yani tüm bunlar gerçekten de benim etrafımda yaşanıyor ve ben böyle bir hayatın gerçekleriyle zar zor başa çıkabildiğim için Maladaptive Daydreaming kurma ihtiyacı pek duymuyorum açıkçası. Tabii MD’yi bırakmanın yolu hayatınızı bu kadar karıştırmaksa bunu size önerir miyim, emin değilim.

Çok Zekisiniz, Aptal Olmayın!

Maladaptive Daydreaming birçok kişi tarafından yüksek zekâ emaresi olarak kabul ediliyor, ben de buna katılıyorum. Son ölçtürdüğümde IQ seviyem 130 civarındaydı. Zihninizde o kadar detaylı dünyalar yaratıp delirmeden günlük hayatınıza devam edebiliyor olmak başlı başına bir yetenek zaten. Hafızanızın, özellikle de görsel hafızanızın iyi olduğu düşünüyorum, bunu kullanmayı öğrenebilirsiniz. Ayrıca Maladaptive Daydreaming ile birlikte yaratıcılığınız, problem çözme ve ikna kabiliyetleriniz oldukça gelişebiliyor. Bol bol yarışmalara katılmanızı, karşılaştığınız problemleri olabildiğince hikayeleştirmenizi, aynı problem MD şeklinde zihninizde tekrar tekrar çözmeye çalışmanızı ve insanları ikna ederek yükselebileceğiniz meslekler seçmenizi öneriyorum. Meselâ önünüzdeki matematik sorusunu önce sınıftaki en tembel öğrenciye, sonra da en çalışkan öğrenciye anlattığınız MD’ler kurun, proje ödevlerinizi zihninizde farklı farklı grup arkadaşlarıyla tekrar tekrar yaptığınızı canlandırın, bu sırada olabildiğince detaylı işleyin konuları, diyaloglarda gerçekten problemi çözmeye çalışın. Dediğim gibi çok zeki olduğunuzu ispatlıyor MD, sadece aklınızı boş şeylere çekip sizi verimsizleştiriyor, eğer daha akıllı olup size bir şeylere katacak konularda Maladaptive Daydreaming kurabilirseniz ortalamanın çok üzerinde “gerçek” bir hayatınız olabilir.

Öne Çıkan Karakter Grupları

Aldığım iletilerde genellikle üç farklı Karakterde MD’li insanın bana ulaştığını fark ettim. Bu gruplara özel birkaç şey eklemek istiyorum. Ancak tekrar belirtmek istiyorum, ben psikolog filan değilim, Maladaptive Daydreaming üzerine kendi tecrübelerim dışında neredeyse hiçbir şey bilmiyorum bu yüzden de kendi tecrübelerim dışında kalan konularda elimden pek bir çare gelmiyor.

Lise Çağındaki Kızlar: Bana bugüne kadar Maladaptive Daydreaming ile ilgili 30 kadar insan ulaştı, bunlar arasında en az 20 kız arkadaşımız henüz lise çağında ve üniversiteye hazırlanıyor, bunlara ilave olarak 5 kişi kadar yaşça daha büyük bayan arkadaşımız var ki ben onları da bu gruba eklemek istiyorum çünkü onlarda da neredeyse aynı profil karşımıza çıkıyor. Aslında bu profil çok çok spesifik ve bana yazan arkadaşların isimleri dâhi tekrar ediyor. Yani bunu nazik bir şekilde nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum ama benimle iletişime geçen bu arkadaşlar, kardeşlerim, hepsi 2000 civarlarında doğmuş muhafazakâr aile kızları, isimleri Zehra Nur, Esma, Hatice gibi daha klasik Arapça kökenli isimler, yine neredeyse tamamı Allah inancına, İslâm’a vurgu yapıyor ve en azından yarısının profil Fotoğraflarından tesettürlü olduklarını fark ettim. Bunu sadece bilgi olarak paylaşacağım ve pek bir yorum yapamayacağım. Şunu da belirtmek istiyorum ki bu arkadaşlar sadece bana ulaşan insanlar, yani atıyorum Maladaptive Daydreaming aslında emekli erkek öğretmenler arasında çok daha yaygın olabilir ve bu profildeki binlerce insandan hiçbiri bana yazma ihtiyacı hissetmemiş olabilir.  

Şimdi bu grubun en büyük rahatsızlığı MD yüzünden üniversite sınavlarına düzgün hazırlanamıyor olmaktı. Yazıyı buraya kadar okuduysanız bütün önceliğim sizin durumunuzdu aslında, ders çalışmakla ilgili benim uyguladığım her şeyi zaten paylaşmış oldum, çok etkili bir çözümüm yok maalesef. Bir ergenlik döneminde kız erkek bütün kardeşlerime özel tek bir tavsiyem var. MD kurarken hayali karakterlerle flörtleşmeye devam edin ve sakın gerçek aşkınızı zihninizdeki dünyaya sokmayın, özellikle âşık olduğunuz kişi size uzak bir yerdeyse onunla ilgili MD kurmak zamanla canınızı çok daha fazla yakabilir. Onun yerine daha üstün hayali bir sevgili geleceğiniz için daha sağlıklı olacaktır, 25’li yaşlarda beni daha iyi anlayacaksınız.

Benim Gibiler: Aşağı yukarı benimle aynı yaşta birkaç erkek bana ulaşıp sohbet etmek istemişti ki bu arkadaşlar Maladaptive Daydreaming’ten rahatsız olmayan, işinde gücünde insanlardı. Sizinle bir araya gelmeyi çok istiyorum ama vakit ayırmakta gerçekten zorlanıyorum beyler, affedin beni.

Ebeveynler: İki üç tane ebeveyn de bana ulaşmıştı, onlu yaşlardaki çocukları için. Açıkçası size nasıl destek olabileceğim konusunda hiçbir fikrim yok. Sadece sakin olmanızı ve çocuğunuz farklı muamele yapmanızı önerebilirim. Normal şartlarda Maladaptive Daydreaming bir hastalık bile değil ve Şizofreniye dönüşme ihtimali yok, dünyada böyle bir vaka yokmuş araştırdığıma göre. Fakat bir baba şizofren teşhisi koyulan kızının aslında sadece Maladaptive Daydreaming kurduğunu iddia ediyordu. Bu benim yorum yapabileceğim bir konu değil maalesef…

İletişim

Bana ilk defa yazacaksanız lütfen sadece ve sadece muratcancicek0@gmail.com adresine e-posta göndererek ulaşın, diğer yollardan size geri dönemiyorum. E-posta üzerinden ise size elbet bir gün cevap vereceğim, emin olabilirsiniz.

Eğer bu yazıyı size ben gönderdiysem aynı kanal üzerinden cevap verebilirsiniz. Şahsınıza özel ne zaman tekrar dönüş yapabilirim bilmiyorum ancak gelen e-postayı daha geldiği gün bütün dikkatimle okuyup not alıyorum. Sizden gelecek yorumları bu yazı gibi toplu bir şekilde tekrar analiz edebilirim. Ayrıca önerilerimiz size yararlı olup olmadığını benimle paylaşabilirseniz çok mutlu olurum. Sizin kendi önerilerinizi de bekliyorum.

Muratcan Çiçek

Standart
Genel

Halatım Yirmi Yedi Boğum

Tabii ki depresif bir yazı olacak,
Çünkü aylardan Kasım.
Ben beş gün önce doğdum,
O dokuz gün sonra doğacak,
Nereden baksanız on yıl olacak.
Ne ben düşlerimdeki gangsta olabildim
Ne de o evlendi, oysa şimdiye bir anneydi.
Bir hayvan misali yaşamış olacağım ki,
Yakında belgeselim çıkacak,
Tıpkı İkinci Dünya Savaşı’ndaki Berlin gibi.
Yıkamadım duvarları hayatımdaki
İki kadının, ki
Biri annem, anlamadı beni
Diğeri zaten hiç dinlemedi.
Doyamadım yazmaya sayfalarca
Ona ve üç beş satırlık cevaplarına,
Doyamadım…

Halatım yirmi yedi boğum,
On beş yıl sonra kaybedeceğim babamı,
Bir bar taburesi üstünde olmaya dikkat ederek.
Beşinci kez, çok başarıyorum bir şeyleri,
İlk, orta okul, lise ve üniversite,
Şimdi de UC’de, adım başrolde.
Chancellor iletiyor tebriklerini,
Sanki kendisi tanıyormuşum gibi…
Çünkü ben sadece kazanıyorum.
Kazanmaktan başka nefes bilmiyorum hatta,
Sevmek, sevilmek, iz bırakmak o duvarda,
Bilemiyorum…

Taşlara gelince, hamam taşlarına,
Belki onlar hâlâ pırıl pırıl amma,
Yüzümün yarısı artık daha kötü bir şeyden.
Biz yangınlarla sevişip kumsallarda sarhoş olurken,
Alkışı da duyduk, gördük de ihaneti.
Hayatta hiçbir şeyimiz eksik olmadı,
Hiçbir şeyi istemedik; Bir kar tanesini,
Dilimizin ucunda istediğimiz kadar.

“Vaktim olsaydı” demiş şair, “Kısa yazardım”.
Ben şair de değilim ama sürekli yazdım kıza.
Kendisi hariç bir dünya okudu, adımı, hayatımı.
Düz yazı olsaydı da tatmin edemezdi ezikliğimi,
Kimse tırabzanlardan indiğinde,
Belki bana da der “Hoşça kal”.

Standart
Genel

Sürekli Hayal Kuruyorum, Hayal Kurarken Jest Mimik Yapıyorum, Nasıl Bırakacağım? (Doğan Cüceloğlu’na Açık Mektup)

Sevgili Doğan (Cüceloğlu) Hocam,

Umarım bu zor günlerde sağlığınız ve keyfiniz yerindedir. Vaktinizi almamak için uzun bir süredir size yazamıyordum ama son 4 yıldır düzenli bir iletişimimiz olduğu için kendimi çok şanslı hissediyorum ve vasıta olanlara tekrardan teşekkür etmek isterim. Size özel olarak ilettiğim upuzun e-postalarıma aynı içtenlikle birkaç gün içerisinde cevap veriyorsunuz, size doğrudan erişimim olduğu hâlde bugün size Maladaptive Daydreaming hakkında açık bir mektup yazmak istedim. Ben bu mektubu size hitaben yazacağım ancak burada; benim aynı dertten mustarip binlerce insanı, sizin de bütün meslektaşlarınızı temsil edeceğinizi düşünüyorum. Umarım, meslektaşlarınızın, değerli akademisyenlerimizin dikkatini bu konuya çekebiliriz çünkü biz kendimizi bu rahatsızlığımız ile baş başa, hatta Dünya’daki tek insan olduğumuzu sanacak kadar yalnız hissediyoruz.

Hocam, daha önce sizinle yüz yüze de paylaştığım gibi ben sürekli hayal kuruyorum ve günün en az üç saatini sadece oturduğum yerde başka hiçbir şey yapmadan hayal kurarak geçiyorum. Daha önceden sizinle bunu detaylıca paylaştığım hâlde teknik bir terim olarak Maladaptive Daydreaming’ten bahsetmediğiniz için ben sizin bu rahatsızlığa yabancı olduğunuzu varsayıyorum. En azından bu mektubun işlevselliği açısından siz sanki Maladaptive Daydreaming’ten habersizmişsiniz gibi devam edeceğim. Aynı şekilde ben de diğer insanları temsil edebilmek adına şahsen aşabildiğim bazı problemleri burada tekrar dillendireceğim ki kendini çaresiz hissedenlerin sesi olabileyim.

Efendim, ben çocukluğumdan beri hayali arkadaşları olan ve bu arkadaşlara hayali hikayeler anlatan birisiydim. Dört beş yaşından beri bunu yaptığımı hatırlıyorum. O yaşlarda “kendi kendine konuşmak deliliktir” diye öğrenmişim nasılsa ve “deli” sayılmamak için kendime cin, peri gibi farklı karakterlerde hayali birkaç arkadaş yaratıp onlara tamamını benim kurguladığım anılarımı anlatıyordum. Burada zaman kavramı biraz karışıyor çünkü gelecekte yaşayabileceğim olayları sanki gerçekleşmiş gibi geçmiş zaman kipiyle anlatıyor ve bundan büyük zevk alıyordum. Bu yalancı anılar o kadar detaylı oluyordu ki bir anıyı bitirdiğimde gerçek zaman diliminde üç dört saat geçmiş oluyordu. Sanırım sekiz yaşındayken “hayali arkadaş” kısmına ihtiyacım olmadığına karar verdim ve kendi kendime “anlatmaya” devam ettim.  Aşağıdaki paragrafı lisedeyken kurmayı en çok sevdiğim anılardan bir tanesinin başlangıcıydı. Her gün, hatta bazı günler birkaç kez bu şekilde başladığım ve her defasında bambaşka olay zincirleri içeren bunun gibi yalancı anıları kendime anlatmaya hâlâ devam ediyorum diyebilirim. İlk bakışta sade bir anı veya edebi bir metinden parça gibi gözükse bu benim üç beş saniyede zihnimde canlandırdığım ve devamını saatlerce getirebileceğim bir kurgu sadece ve hayali bir örüntü olsa da ben bunlara “hayal” demek istemiyorum çünkü mükemmeli ya da sadece arzuladığımız şeyleri içermiyor bu kurgular, çok daha fazlasını kuruyor ve hissediyoruz.

Basketbol oynayanları izliyordum. 7 erkek ve bir kız. Diğerleri sürekli değişirdi. Yalnız kız her fırsatta orada bulunur, en az bir kişi ile bu oyunu oynardı. Lisanslı bir basketbolcuydu. Nasıl bir yetenekti benimkisi, istediğim kızı sevebiliyor fakat bir türlü unutamıyordum. İlk dönem can sıkısından bu kızla ilgilenmiş, ilgim kendi aptallığımla sevgiye dönüşmüştü. İşte topu çaldığı gibi bir üçlük daha attı. Ne kadar erkeksi, bir o kadar da güzeldi. Bire çeyrek var. Sınıfa gitmeliydim. Karşıdan terler içinde abim geliyordu. İyi futbol oynayan, yakışıklı, bana göre daha açık tenli bir gençti. Ona imreniyordum. Ortalama bir insanın dilediği birçok şeye sahipti. Sosyal bölümünde okuyordu, notları da oldukça zengindi çeşit bakımından. Üçleri sırıtır, dörtleri, özellikle de beşleri fazlalıklarından değerlerini kaybederdi. Beni koltuk altlarımda tutarak kaldırdı, okul binasının temelinden daha yüksekçe olan sol tarafta dengesiz adımlarla atarak ilerliyorduk. Ben hala top oynayanları seyrediyordum. Abim: “Göz banyosu bitti, giyin de derse hazırlan” dedi. Orada olma sebebimi ikimiz de biliyor, hiç bahsetmemeye özen gösteriyorduk.

Ben Maladaptive Daydreaming rahatsızlığının kendimle ilgili bölümünü, nasıl keşfettiğimi, teknik tanımını daha önce “Maladaptive Daydreaming: Zihnimizdeki Dipsiz Televizyon” başlıklı yazımda uzun uzun (çok uzun) yazmıştım. 2002’de Prof. Eliezer Somer tarafından adı konulan, literatürde hâlâ bir “disorder (hastalık)” olarak kabul edilmese de Ekşi Sözlük’te dört sayfa entry boyunca onlarca insanın “illet” olarak adlandırdığı bu rahatsızlık en genel şikayetle bizim hayatımızı baltalıyor. Hocam, şimdi farklı insanlar farklı şekillerde kurgular yaratıyormuş, meselâ paralel olarak Antik Roma’da yaşayan veya “benim beş altı farklı evrenim var, yirmi yıldır hepsini düzenli olarak ziyaret ediyorum” diyen de çıkıyor. Ben çoğunlukla olduğum yaştan başlayıp bir ömrü biyografi tadında birkaç gün (toplamda 10 saat filan) içerisinde tamamlayıp ertesi gün sıfırdan başlıyorum.

Birey olarak farklı farklı kurgu yapılarımız olsa da şikayetlerimiz ortak diyebilirim. Öncelikle bu alışkanlığımız aslında bir bağımlılık veya bir tik durumda. Her ne kadar olayların genel gidişatını biz belirlesek de içerisinde geçen diyaloglar ve mekânsal detaylar adeta vahiy olunuyormuş gibi bizim kontrolümüzün dışında bir hızla ilerliyor ve durduramıyoruz. Paralel bir zaman diliminde kaybolduğumuz için gerçekte akan zamanı da kontrol edemiyoruz. Özellikle öğrencilik döneminde dersleri dinlemek veya odamızda oturup ders çalışmak imkânsız hâlâ geliyor. Zihnimiz içerisinde geçirdiğimiz vakit hayatımızdan çalınmış oluyor. Daha da kötüsü zihnimizdeki dünya bizi o kadar tatmin ediyordu ki gerçekte yaşamak istemiyoruz. Meselâ üniversite sınavına hazırlanıp en iyi üniversiteyi kazanabilecekken ders çalışmak yerine kendimizi o üniversiteyi kazanırken kurgulamak çok daha tatmin edici geliyor. Benzer şekilde hayali eşiyle daha mutlu olduğu için gerçekteki eşine vakit ayıramayıp boşanmaya kadar giden vakalar duydum.

Rahatsızlığın daha basit ancak gündelik hayatı etkileyen birkaç özelliği daha var. Bunlardan en önemlisi zihnimizdeki durumlara göre gerçekte jest ve mimik yapmamız. Bir de duygu dünyamızı çok fazla karıştırıyor. Meselâ patronum beni azarlamak için yanına çağırdığı anda zihnimde ikiz çocuklarımın birbirlerinin yüzünü mayonez ile boyadığını kuruyor olabilirim, belki zar zor bir şekilde kurguyu o sahnede durdurabilirim ancak sırıtmaya devam ediyor olurum ve patronum onu ciddiye almadığımı düşünecektir. Yine kalabalık bir arkadaş ortamında en yakın arkadaşım baba olacağını açıklarken ben zihnimde yanlışlıkla birini öldürdüğümü kurguladığım için gerçekte surat asıyor olabilirim. MD problemi olan diğer arkadaşlar özellikle diyaloglara göre jest ve minik yaparken yakalanmaktan, deli damgası yemekten korkuyorlar. Benimse en büyük şikâyetim arkadaşlarımın çoklu rolleri. Son üç yıldır göremediğim, iletişimimizin neredeyse kesildiği bir arkadaşım neredeyse bütün kurgularda şirketlerimin başındaki isim, dolayısıyla ben onunla her gün beraber gibi hissediyorum. Aynı şekilde kardeşim olarak gördüğüm bazı arkadaşlarımla zihnimde defalarca evlenip farklı farklı hayatlarda çok mutlu oluyoruz. Bu tip kişilerle gerçek hayattaki ilişkilerimi kontrol etmekte zorlanıyorum ve ilk fırsatta onlarla tartışıp hayatımdan uzaklaştırmış oluyorum ki sadece zihnimdeki siluetleri kalsın. Oysa onlar benim en çok değer verdiğim insanlar…

Doğan Hocam, sizin tahmin edilebileceğiniz gibi Maladaptive Daydreaming şizofreniden (en meşhur safhasından) oldukça farklı bir rahatsızlık. Biz kurduğumuz kurguların gerçek olmadığının farkındayız, hatta bu davranışımızın anormal olduğunun da farkındayız. Sadece bunu durduramıyoruz, ne var o bizim hayatımızı fiili olarak durma noktasına getiriyor. Sanırım benim avantajım fiziksel engelli olmaktı, bu yüzden bu davranışımı insanlarla rahatlıkla paylaşabildim ve etrafımdaki insanlar fazla önemsemedi. Lakin yukarıda bahsettiğim yazıdan sonra birçok kişi benimle iletişime geçip adeta “beni de kurtar ne olur” demeye başladı. Bunların arasında daha 15 yaşında olup sınavlarına hazırlanamayan çaresiz öğrenciler da var, 30 yaşına kadar muhtemelen yanlış ilaçlar kullanıp psikolojisini darmadağın eden de. Hepsinin ortak özelliği hayatlarında ilk defa bana açılıyor olmaları, şu aşamada insanlara ancak bu rahatlatmayı verebiliyorum. Bir de zihnimizin yoğunluğunu klavyelerimize yansıyor olacak ki hepimiz çok uzun yazıyoruz.

Ben MD rahatsızlığı olan arkadaşlara özel olarak tavsiyeler vereceğim ama siz ve meslektaşlarınızdan ricam Türkiye’de Maladaptive Daydreaming üzerine ne bileyim bir makale, bir televizyon yayını yapıp halkımıza, gençlerimize bu konuda bilinç kazandırmanız olacaktır. Çünkü şu aşamada yardım talep edebileceğimiz hiçbir yer yok. Hizmet aldığımız psikologlara ya çekinip bu davranışımızı anlatmıyoruz ya da anlattığımız hâlde yardımcı olamıyorlar çünkü onlar da bu rahatsızlıktan habersiz. İnsanlar benim yazıma Google’a “sürekli hayal kurmak” ile ilgili şeyler yazarak ulaşıyorlar, benim blog’umun oldukça pasif ve bireysel olduğunu düşünürsek neredeyse (iletişime açık) hiçbir kaynak yok demektir. Üstelik bu insanlar benim “azim dolu Muratcan Çiçek” kimliğimi bilmeyen ve/veya umursamayan insanlar, sadece MD için bana ulaşıyorlar, bence onlar adına size/meslektaşlarınıza seslenmek benim görevim, belki de bunu fiili olarak gerçekleştirebilecek tek MD’li benimdir, bilmiyorum.

MD rahatsızlığı olduğuna inanan veya sadece artık hayal kurmayı bırakmak isteyen arkadaşlar içinizi muratcancicek0@gmail.com adresinden bana dökebilirsiniz. Elimden geldiğince size geri dönüş yapacağım. En azından kendinizi bu yükten kurtarın, siz yalnız değilsiniz. Bu bir hastalık bile değil, sadece kötü bir alışkanlık, tamamen kesmek yerine kontrol etmeye çalışmamız gerekiyor.  Benim hayatımı, kariyerimi biraz incelerseniz MD’nin hedeflerinize engel olmadığını göreceksiniz. Ben yoğun olarak bu davranışa devam ediyorum, aynı zamanda bilgisayar mühendisliğinde doktora yapıyor ve Google’da çalışıyorum. Oluyor yani…

Muratcan Çiçek

Not: Bir şekilde Doğan hocamıza erişimi olan arkadaşlar, lütfen ne beni ne hocamızı rahatsız edin. Kendisini şahsen tanıyorum ve kendisiyle samimi bir iletişimimiz mevcut, hocamıza istediğim an ulaşabiliyorum. Bu mektubun amacı Doğan Hocamızdan ziyade konuyla ilgili diğer kişilere ulaşmaktır. Bunun dışında psikoloji biliminde okuyor veya çalışıyor ve MD üzerine çalışmak istiyorsanız yardımınıza hazırım.

Not 2: Aşağıdaki üç yazımda üç farklı günde birkaç saat içerisinde kurduğum yalancı anılarımı kayda dökmeye çalışmıştım. Oldukça uzun hepsi, zamanınız olduğunda okuyabilirsiniz. Bu tarz anılardan yaklaşık 20 yıldır her gün kurmaktayım.

Pazar Gününüzü Nasıl Alırsınız Muratcan Bey?
Biz Savaşmadık…
“Etobur İnsan Kalmayana Kadar

Son olarak size kısaca Sigaraya Nasıl Başladım, onu anlatmak isterim (Başlamadı).

Standart
Genel

Vatan, Millet, Balenciaga

Bu günlerde ne yazsam diye düşündüm ve tamamen bağlamdan uzaklaşmaya karar verdim…

Şimdi arkadaşlar, öncelikle şunu belirtmeliyim: Ben Silikon Vadisi’nde, Google gibi mega ölçekli şirketler çatısı altında engelli bireylerin teknolojiye erişimlerini kolaylaştıracak projeler geliştiriyorum. Böylece hem geliştireceğim projeler milyonlarca insana ücretsiz olarak sunulacağından emin oluyorum hem de Google’da çalıştığım için oldukça iyi kazanıyorum. Tabii yukarıdaki araba kiralıktı, o kadar da kazanmıyorum, henüz… Bu açıklamayı özellikle milyonlarca insana (onlardan karşılık beklemeden) yardım etmeye çalıştığımı vurgulamak için yapıyorum çünkü birazdan “açgözlülüğü” baya bir öveceğim.

Çok şükür ülkemizde komünizm yok, yani ben öyle biliyorum. Ancak öyle bir zengin düşmanlığı var ki zengin ve gösterişli olmak adeta kendi başına bir ahlâksızlıktır. Başlıyorum: Meselâ BMW’ye binen ya keko ya ibnedir, Ferrari’ye binen doğrudan orospu çocuğudur, biraz gösterişli giyinse hemen kaşar olur, yanında güzel hatun varsa kesin pezevenktir, hele Boğaz’daki yalılarda oturanların hepsi ırz düşmanıdır, yatınız varsa yandaş, özel uçağınız varsa sorgusuz vatan hainisinizdir. Öte yandan gecekonduda oturan adam erdem abidesindir, alın teriyle ekmeği peşinde koşan işçi, esnaf meselâ ahlâk timsalidir. Yani en azından bir yüz elli yıldır edebiyat, tiyatro ve televizyon dizileriyle beyninize bu kazındı. Bakın, dikkat ederseniz zengin ailenin insanlara iyi davranan bir çocuğu filan varsa o bile dizinin sonunda mutlaka ya evlatlık ya da hizmetçinin gayrimeşru çocuğu çıkar. Çünkü zengin genetik olarak kötüdür, o derece. Hâlbuki birkaç seans Müge Anlı izleyince, kadın cinayetlerinin şöyle bir istatistiğini çıkarınca görüyoruz ki işler pek de öyle değil.

Edebiyatımıza ek olarak ülkemizde şu tarz haberler çok tutar: “Ünlü Yeşilçam oyuncusu şimdi çöplükte yaşıyor”, “Milli Piyongo’yu tutturan adama yıldırım çarptı”, “Sakıp Sabancı öldüğünde çorabını bile ötür tarafa götüremedi”, “Tarkan’ın mütevazi yaşamı halkın gönlüne taht kurdu”, vesaire vesaire, bir de Haluk Levent var ki sormayın. Arkadaş, çok çalışıp başarılı olduktan sonra bunun kaymağını doya doya yiyebilen kimse yok mu amına koyayım? Hele futbolcularımız tam bir fiyasko çıktı, çok başarılı Hakan Şükür aslında fetöycüymüş, Arda Turan dedik, içine etti. Fatih Terim yürüyen tarihtir diyorum, çok mafyatik diyorlar, Aziz Yıldırım ayrı bir muhabbet. Halil Mutlu dopingten ceza yedi sonunda, Cem Karaca mütevazi bir şekilde öldü, Müslüm Baba öyle, ulan İbrahim Tatlıses efsane hayat yaşıyordu, onu bile vurdular aq. Refah, lüks yaşam bildiğin lanetli bizim memlekette. Neyse, Allah Cem Yılmaz ve Acun Ilıcalı’dan razı olsun, ciddiyim bak. Cem Abi ilk Ferrari’yi alındığında büyük olay olmuştu, ayıplandı vesaire. Oysa adamın mesajı çok netti: “Ben bu parayı hakkettim, kazandım, şimdi de harcıyorum”. Adam hâlâ şöyle yapıyor, açıyor bir magazin programını, kırk dakika izliyor, bakıyor en güzeli Serenay mı, ben bunu diyor bakıyor keyfine. Hâlâ Demet Akalın’ın çizmeleri çok pahalı diye ayıplayan varmış, ya bırakın kadın kazanmanın tadını çıkartsın. En güzelini Acun yapıyor, adam sırf keyfi için Amerika’da tır kiralayıp muhtemelen Pasifik kıyılarında tır sürdü ve bunu televizyonda yayınlattı dahası var yaw. Kendisi öyledir böyledir, şuna yamanmıştır bilmem ne, abi adamın son yirmi yılı zaten canlı yayında geçti yahu, Firarda programını birkaç bölüm izleyip hâlâ “ya şu Acun da hiç çalışmadı canım, birkaç ihaleye girip kolay yoldan zengin oldu” diyen varsa güzel riyakarlık, tebrik ediyorum. Bence Yıldız Tilbe, Cem Yılmaz ve Acun Ilıcalı gibi insanlar; fakir ve fiziksel olarak çok da albenisi olmayan gençler için harika idoller ve birer motivasyon kaynağı. Öyle ki doğru yeteneğiniz üzerinde çok çalışırsanız her haza ulaşmanız mümkün arkadaşlar, inanın buna!

Şimdi hazcılık, materyalizm tüh kaka kavramlar eyvallah haklısınız ama çocukları çalışmaya kanalize etmenin tek yolu budur üzgünüm. İnsanlara manevi değerleri ancak belli bir olgunluktan sonra tam manasıyla öğretebiliyorsunuz ve yaşa gelindiğinde maalesef birçok şey için çok geç oluyor. İnsanları kademeli olarak materyalizmle başlayarak eğitmek gerekliliği Kuran-ı Kerim’de bile kendini gösteriyor, öyle ki ilk inen ayetlerde İslâm’ın mesajı oldukça fiziksel cehennem tasvirleriyle meselâ ateşten dağlar, zincirler ile veya maddesel cennet betimlemeleri, işte sütten ırmaklar, huriler ile verilmiştir. Oysa son dönem insan ayetlerde toplum artık manevi bir olgunluğa eriştiği için daha çok Allah’ın razısından, rahmetinden ve bunlara nankörlük etmenin gazabından bahsedebilir. Şimdi konumuzun sizin inancınızla ilgisi yok, sadece tarihi değiştiren bir reformda bile materyalizmden maneviyata kademeli bir geçiş olduğunu bilin, yeter.

Kendi çocukluğumdan daha somut bir örnek verecek olursam hâlihazırda fiziksel engelliyken 8 yaşında babasız kalmanın psikolojik ve ekonomik çökünlüğünü yaşıyordum. Ergenlik döneminde meselâ hiçbir kız bana ilgi duymamıştı (still nothin tho), yani arabesk dinlemek için her türlü koşulu tutturuyordum. Abi o insanlar nasıl kanser olmuyor, nasıl bir manyaklıktır? Nikâh masasına oturmuş işte, sen siktir git, bırak artık. Duvardaki resmini öpüp de yatmış, hasta beyinli… Yeter ki gelsinmiş senede bir gün, abla sen adamın metresi bile sayılmazsın ki bu sıklıkla, aynı eskortu yılda birkaç kez gören dayılar var yahu. Abi tamam ben de yıllardır profesyonel platoniğimdir ama sizinki kabullenilmiş çaresizlik, öyle iş mi olur? Babamın da etkisiyle ben çocukluktan beri İngilizce müzik dinliyorum ve Hip-Hop’u bir kenara bırakayım, Punk müziğinde bile lise aşkı çocuğun ileride süper star olup kıza kapak yapmasıyla bitiyor, Avril Lavigne’nin Sk8er Boi şarkısı ta 2002’de tüm dünyayı sallamıştı meselâ ne Youtube ne de TikTok varken hem de. İngilizce müzikte çok çalışıp çok eğlenmekle o kadar fazla parça var ki tek tek saymakla bitiremeyebiliriz. Ancak Dünya hitlerinden Britney Spears’ın “Work Bitch (Çalış Sürtük)” şarkısının nakaratı mesajı en net bir dille veriyor: “Maserati mi istiyorsun, çalışmak zorundasın sürtük; sıfır beden taş gibi vücut mu istiyorsun, çalışmak zorundasın sürtük!” Son olarak yine Rihanna’nın “Work” isimli şarkısının nakaratı “Bana dedi ki çalış çalış çalış (x8) çalışmak zorundayım, o zaman beni de çalış çalış çalış (x8) çalıştır hadi (işe koy/oyuna sok bağbında)” şeklindedir. Rihanna şarkı boyunca o kadar çok çalış emir kipini tekrarlar ki kendisini komünist bir ülkedeki bozuk bir hoparlör sanabilirsiniz. Buna karşılık aynı şarkının (aşağıdaki) klipinde insanların kusana kadar dans edip eğlendiklerini görürsünüz, mesaj aynıdır: Çok çalış ve bokunu çıkarana kadar eğlen! Bu mesaja karşılık bizim müziğimiz şöyle demekle yetiniyor: “Olmaz olsun cüzdanımda milyonlar, kalbimde sevgin oldukça; zenginlik, mal, mülk, para neye yarar yanımda sen olmayınca”. Devamında “Hayalim üç kelime, o da şöyle, evli, mutlu, çocuklu” demişiz, “İsyaaaaaan” diyoruz ki tek yetimiz bu olabilir. Sırf meraktan şimdi açıp Hadise’nin “Şampiyon” şarkısını dinledim, hani zafer vesaire mi anlatıyor acaba diye, sadece şekerim yükseldi, o kadar. Yine “Sıfır Tolerans” klipi denk geldi hemen arkasında, ultra zengin ve mutsuz bir çift geçiyormuş orada da. Yani yine yazının en başında sitem ettiğim “zengin olmak lanetlidir” göndermesi.

Arkadaşlar, ülkenin refah düzeyini artırmak istiyorsak alttan gelen daha fazla insanın zenginleşmesi gerekiyor, bunun için de birilerinin, hatta çok fazla kişinin zengin olmaya özenmesi gerekiyor ki içlerinden bazıları harekete geçsin. Babası fırıncı olan 15 yaşındaki Mehmet’i düşünelim şimdi. Size Mehmet’in günlük hayatını özetleyim mi? Zoraki gidilen bir okul, saatlerce bilgisayar oyunu, üzerine mobil oyunlar, geriye kalan sürede bol bol porno ve mastürbasyon, hafta sonları ise dükkânda babaya çıraklık… Mehmet ne oynadığı oyunlarındaki arabalara bir gün sahip olabileceğine inanıyor ne de videolardaki kızlara gerçekten dokunabileceğine çünkü kültürümüzdeki neredeyse her öğe zenginliği lanetliyor. Mehmet aslında zengin olmanın kötü bir fikir olduğundan o kadar emin ki… Eğer biz Mehmet’te Ferrari sahibi olma arzusu, atıyorum önümüzdeki beş yıl içerisinde Aleyna Tilki’yle aynı partiye katılma isteği uyandıramazsak Mehmet sosyo-kültürel olarak sınıf atlama ihtiyacı da duymayacaktır. Dolayısıyla Mehmet en iyi üniversitelerde işletme, endüstri mühendisliği vesaire okumak yerine sırf tatil amaçlı gidip Sakarya’da Tarih okuyacak, sonra da babasının fırınına dönüp beyaz önlüğe talim olacaktır, bir de üzerine atanamayan öğretmen edebiyatı yapacaktır. Oysa bu çocuk 15 yaşındayken Balenciaga giymeye özense “bir gün kendi paramla gidip alacağım amk” dese fırıncılığın veya öğretmenliğin ona yetmeyeceğini fark edecektir, kim bilir belki babasının küçük fırınından yeni bir Simit Sarayı yaratacak, belki yeni bir Ülker doğacak yahut sırf fırındaki elektrikli ocaklara, buzdolaplarına ilgi duyduğu için yazdığı makine mühendisliğinde bir hocasının etkisinde kalıp yerli otomobiller üretmek için çalışacak. Türkiye 80 milyonu geçiyor, bugün 15 yaşındaki fazladan 100 bin kızımız çocuğumuz çok zengin olma hayali kursa bu 100 bin içerisinden binlerce doktor, binlerce mühendis, bir o kadar KOBİ ve belki de birkaç dev şirket çıkacaktır ki fazladan oluşacak istihdamı siz düşünün. Ayrıca merak etmeyin hayat onlarla uzun yoldan önemli olanın Balenciaga olmadığını öğretecektir, lakin bunu öğrenene kadar yaptıkları “hırslı”, belki de “açgözlü” seçimler kendilerine ve etraflarına refah olarak dönecektir.

Yazıyı biraz uzatıp birazcık riskli bir konuya da değineceğim. Ülkemizdeki genel tercih yukarıdaki Mehmet’in Balenciaga arzusuyla değil de vatan millet aşkıyla, ahlâk ve erdemle yanıp tutuşmasıdır. Söylemde harika duran bu kavramlar pratikte Mehmet’i en fazla memur yapıyor maalesef. Sınavı tutturabilirse asker oluyor Mehmet, tutturamadıysa polis oluyor. Daha hantal bir şeyse “ben öğretmen olacağım, gerekirse en ırak köşede öğretmensiz okullarda görev yapacağım, vatana aşkıyla coşan öğrenciler yetiştireceğim” diyor. Şimdi bunların hepsi çok kutsal meslekler ve çok önemli düşünceler, kabul ediyorum ama mevcut subay sayımız bir artınca ülke kalkınmıyor üzgünüm, isterse o subay ülkenin en zeki insanı olsun. Evet, tek bir nitelikli öğretmen birçok öğrencinin hayatını değiştirebilir ancak kadro fazlası 250 bin öğretmenimiz olunca eğitim seviyesi yükselmiyor, bunu lütfen anlayın artık. Hâlâ “öğretmenlik benim tek tutkum, öğretmen olma hakkım var” diyen insanlar var ki bu arkadaşların en azından yüzde otuzu “rahat meslek” diye öğretmenlik okudular. Şöyle düşünün, börekçilik de öğretmenlik de birer meslektir ve en nihayetinde gelir elde etmek için icra edilir. Bir şehirde beş börekçi varsa altıncısını açmak bence çok risklidir, hadi emek verdin onca masrafa girdin açtın börekçiyi, işlemiyor diye şikâyet etme hakkın da yoktur üzgünüm. Öğretmenlik okumak en başında ticari bir hamledir ve müşterisi kıt bir pazarda tezgâh kurmaya benzer… Kafası zehir gibi çalışan nice gencimiz ya vatan millet aşkıyla ya da “zaten benim yüksekte gözüm yok, memur olayım yeter, o kadar fizik formülünü niye ezberleyeceğim ki şimdi” diyerekten potansiyellerini heba ediyor. Yani tamam mühendis olmasın herkes ama babasından aldığı işletmeyi büyütsün meselâ, bir tekstil markamızı dünyaca popüler yapsın, ne bileyim. Kimya ve Tıpta ne kadar açık olduğunu gördü herkes, oraya yönelsin. Arkadaşlar, dijital bir çağda yaşıyoruz, kafanızdaki herhangi bir projeyi pazarlamak, satmak artık çok kolay, devletten veya ne bileyim Elon Musk’tan destek beklemeyi bırakın artık.

Sakıp Sabancı’nın ve Rihanna’nın dediği gibi “you have to work work work work work work work!”

– Muratcan Çiçek

Bu da benden size bonus olsun:

Standart
Genel

Etobur İnsan Kalmayana Kadar

Tanıştığımızda ikimiz de hazırlık sınıfındaydık, ben mühendisliğe geçecektim o da girişimciliğe… Lanet olsun çok güzeldi, beyaz ama kavruk teni dolgun ama sıkı vücudunu eşsiz kılıyor, çilli bebek yüzü ve turuncu saçlarıyla daha önce hiç tatmadığım bir lezzet vaat ediyordu. Uç derecede hiperaktifti, bana nasıl sürekli bilgisayar başında kalabildiğimi sorup dalga geçerdi. Bir hippiye göre çok estetik giyiniyordu, sesi de şeker gibiydi. İlk günden hastası olmuştum, onu etkilemek için çok fazla şeyden vazgeçecektim, çok fazla şey… Sanırım hayatındaki önemli bir boşluğu hayvan sevgisiyle doldurmayı denemiş, zamanla bu onu veganlığa kadar itmişti, üzerine eklenen yoga ve meditasyon tutkusu hiperaktif bir vücutta ilginç sonuçlar doğuruyordu, bu renkli ruha ayrıca çocukluğundan beri Ege Denizi ve doğası içinde aylarca kaybolma imkânı verilmiş, özgürleştikçe güzelleşen ruhu her şeyi ve herkesi kontrol altına alabilir hâle gelmişti. Onu Santa Cruz’dan çok önce tanımam ayrı bir tesadüftü, sanki o hep buralara ait gibiydi, safkan bir hippi… Ben mi? Bense doğma büyüme Adanalı olaraktan o yaşıma kadar haftada ortalama beş kilo et tüketen biriydim ve tanıştığım ilk vegana sırılsıklam âşık olmuştum.  Kız aslında oldukça liberaldi, ilk birkaç ay et yememi umursamamıştı, bir şekilde o da bana ilgi duymuştu ve birlikte mutluyduk. Lakin tüm ideolojisini insanlığın etoburluğunu bitirmek üzerine kuran bir kızın yanında acılı kebaplar götürmek çok tutarlı olmuyordu. Ayrıca onunla birlikte olmanın verdiği haz diğer her lezzetin üzerindeydi. Kademeli olarak önce vejetaryen, sonra da vegan olacaktım. Tabii ki sırf bunun için beni daha çok sevecek bir kız değildi, yine de hayatımızı kolaylaştırdığım için son derece memnundu.


Hazırlık biterken birlikte yaşamaya başlamıştık, o, ben ve biricik köpeğimiz Rysus… Yalnız ben bölüme devam ederken o Boğaziçi’ne, Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümüne geçmişti. Bir etkinlikte tanıştığımız Hatice Hoca etkiliydi bu kararda ve birlikte et tüketiminin insan genetiğini yüzyıllar içerisinde nasıl bozduğunu ispatlamaya çalışacaklardı. Hoca bir Yeşil Karanlık (Green Darkness) üyesiydi. Dünya nüfusunu barışçıl yollarla bir milyarın altına indirerek insanların sadece toplayıcılık yaparak ağaç kavukları ve yosunlu mağaralarda yaşamaları gerektiğini savunan uluslararası bir sivil toplum kuruluşuydu. Tanrı’nın bize vaat ettiği Cennet’e (bahçeye) ancak onu kendimiz kurarak ulaşabileceğimizi savunan, mevcut dinleri birbirine katan New Age bir öğretileri vardı. Meselâ İslâm’daki tasavvuf, vahdetivücut gibi fikirleri Hinduizm’deki meditasyon, hayvanların kutsallığı gibi düşüncelerle birleştiriyordu. Kâğıt üzerinde ise doğa dostu, hayvan sever sevimli bir stk’ydı sadece. Hatta iş dünyasındaki güzel bir lobi çalışmasıyla bağış yapılması popüler bir kurum hâline de gelmişti. Özellikle zengin iş adamlarının eşleri sokak hayvanlarını bize emanet etmeye başlamıştı. Türkiye’deki aktifliği bizimle birlikte giderek artmıştı, düzenlediğimiz birkaç farklı kampanya ile Polonezköy’deki geniş bir çiftlik kurmayı başarmıştık. Bu çiftlikte önceleri sadece kedi köpek bakıyorken daha sonra ticari kümes ve ahırlardan hayvanları kurtarıp buraya getirmeye başlamıştık. Çoğunlukla bu çiftlikte yatıp kalkmaya, benim Adana’dan getirttiğim otları çekip harika kafalar yaşamaya başlamıştık, tam bir komün ortamıydı, müzik yapan arkadaşlar eşliğinde meditasyonlarla kendimizden geçiyor, sabah olduğunda ise kimin kiminle uyandığını umursamıyorduk.

Biz dâhil olduğumuzda Türkiye’deki Yeşil Karanlık sadece 50 üyelik minik bir topluluk idi ve Hatice Hoca başkan idi. Üçüncü yılımızda ise sayımız 500’ü geçiyordu ve başkanlığı benimki devralmıştı. İkisi de son derece idealist ve çalışkan olmalarına karşılık benim hırsım ve Ortodoks iş bitiriciliğim yüzünden fiili olarak işlerin çoğu ve iplerin tamamı benim elime kalıyordu. Yani temel ideoloji umurumda bile değildi aslında, sadece benimkisi burada kendini daha değerli hissediyordu, onun dışında minimalst bir hippi topluluğu gibi gözüksek de tamamen hedonist bir gruptuk, kafamız sürekli güzeldi ve hiyerarşik olarak benimkisine kimse ilişemezken benim elimin altında hep farklı birileri oluyordu, neredeyse herkese dokunabiliyordum. Öte yandan Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlere açtığımız şubeler arasında sürekli bir hayvan yemi, kulübe ve bağış etkinliklerinde sattığımız kupaların trafiği oluyordu. Çoğunlukla gönüllüler vasıtasıyla kendi aramızda dönen bu trafiği benimkinden gizli de olsa uyuşturucu ticareti için kullanmaya başlamıştım. Buradan gelen parayı da bazen ismi saklı bağışlarla bazen de ürettiğimiz organik mamaların kâr marjına katarak kolayca aklıyordum. Kurtarılan daha çok hayvan, yeni barınaklar bana daha fazla zevk olarak dönüyordu, sınırsız alkol, en kalitelisinden mal, daha fazla kız… Hazdan ölmemek için kendimi okula veriyordum, neredeyse hiçbir tasam olmadığı için inanılmaz verimliydim, bütün dersleri A ile geçiyor, deli projeler üretiyor, küçük çaplı yatırımlar bile alıyordum. Sanayileşme, dolayısıyla kapitalizm ve kurumsal şirketler ideolojimize tersti aslında ancak ben yapay zekâ bilimini (Deep Learning) hayvanların şehirleşme yüzünden mutasyonunu modellemek ve bu ispat ile ideolojimizi güçlendirmek için öğrendiğimi ileri sürerek kendimi temize çekebiliyordum. Zaten her şeyi bilgisayar başında yapabiliyor olmam ve etrafımdakilerin bilgisayar biliminden pek anlamıyor olması işimi çok kolaylaştırıyordu. Öyle günlerdi ki ben İngiltere’deki bir e-ticaret şirketine yüz bin dolarlık bir sıralama algoritması gönderirken yenilerden adını bile bilmediğim bir fıstık yarım saattir Downtown’daydı ve benimki tam karşımızda o geceki yoga ritüelini gerçekleştiriyordu.


Üniversiteyi bitirdiğimizde benimki Hatice Hoca’nın referansıyla Stanford Biyokimyada doktora kazandı. Benden ise Türkiye’de kalıp başkanlığı yürütmemi istemişti. Kalsaydım muhtemelen daha özgür bir şekilde hareket edip topluluğumuzu ve faaliyetlerini iyice genişletebilirdim, zaten olduğum konum itibariyle cennette sayılırdım, üstelik yeni gelenlere (aslında inanmadığım) ideolojimizi çok iyi pazarlayabildiğim için toplulukta beni ruhani bir mentör olarak görmeye başlamışlardı. Lakin son üç dört yılda yaşadığım hiçbir haz, ki tahmin edilebileceğinizin ötesindeydiler, hiçbiri onunla birlikte olmak, nefesini nefesimde hissetmek kadar vazgeçilmez değildi. Ben de onunla birlikte gelip Stanford’ta değil ama UC Santa Cruz’da doktoraya başlayacaktım, Bay Area’da yaşayacaktık, ben sadece ders olduğunda aşağıya inecektim. Öte yandan UC Santa Cruz Yeşil Karanlık (Green Darkness) akımının ilk ortaya çıktığı yerdi ve hâlâ küresel ölçekteki kararlar burada alınıyordu. Cruz ormanlarını, cidden iki ağaç arasına gerilen bir hamakta yaşayanları görünce “Yeşil Karanlık” ismi çok daha mantıklı geliyordu. Benimki Santa Cruz’a bayılmıştı, artık yalınayak geziyor, neredeyse hiçbir şey giymiyor, bizimkinin Stanford’ta laboratuvar işi olmadığında soluğu West Cliff’te alıyorduk, vintage bir Transporter bize yetmişti. Aslına bakarsanız buradaki grupta da bizim Türkiye’de kurduğumuz düzenin neredeyse aynısı vardı. Sadece daha yaşlı ve kalabalık olan bu grupta hiyerarşi biraz daha karmaşıktı. Kurucumuz ihtiyar beyaz bir hippiydi, onun etrafında beyaz ve afro-Amerikan orta yaş bir grup bulunuyordu, bu çekirdek grup daha çok hippi ve Afrikan kültürü etkisindeydi. Gençlerin çoğunluğu ise beyaz ve Asyalı kızlar ve tek tük Hintli erkeklerden oluşuyordu. Kızların büyük bölümü ya benimkisi gibi tamamen ideolojiye bağlanmıştı ya da anlamadığı hâlde havalı olduğunu sandıkları için buradaydılar, genç erkeklerde inanmış taklidini iyi yapabilen bile yoktu, hepsi kız düşürme derdindeki saplardı ve çok sırıtıyordular.

Türkiye’de eriştiğim tatmin ve hâlihazırda düzenli bir ilişkimin olması burada odağımı korumamı sağlamıştı, her şeyden önce hiyerarşide yükselmek istiyordum ve insanları kolayca manipüle etmek gibi özel bir yeteneğim vardı. Zaten çok da karmaşık olmayan ve pratiğe dayanmayan fikirleri kâğıt üzerinde herkesten iyi kavrıyor, savunuyor ve pazarlıyordum. Buna ek olarak küçük detaylar herkesi beni olumlamaya itiyordu. Meselâ kurucumuzun olgun Çinli fantezisini keşfetmiştim, sırf onun için okuldan orta yaşlı bir profesörü convert etmiştim (çevirmiştim?). Sonra Ulu Rebecca’mız ot sarmayı bir türlü beceremezdi, bunu fark ettiğimden beri emrindeydim. Mevcut başkanımız ise kırk yaşlarında antik bir motosiklet tutkunuydu, son üç yıldır bir model için Amerika’yı karış karış dolaşmış ancak zaten az sayıdaki sahipleri alışverişe ikna edememişti. Ben gidip Los Angeles’taki bir dayıyı önce yerli bir çeteye tartaklatıp motoru dayıdan almalarını sağlamış sonra da motoru onlardan satın alıp başkana hediye etmiştim. Bu iş bitiriciliğim bana ideolojiyi kendi adıma esnetme özgürlüğü veriyordu, okul dışında Amazon ve Google’da staj yapmamı fazla büyütmemiştiler, ayrıca bu şirketlerdeki birkaç önemli yöneticiye kendi ideolojimizi aşılamış, onların yürüttüğü fonlama ile Ulu Rebecca’nın en büyük hayali olan sakat at barınağını Oregon’a kurabilmiştik. Tüm bunlar beni üç yılda başkanın gayri resmî sağ kolu yapmıştı, aynı şekilde Türkiye’deki gibi haz odaklı bir gündeliğe geri dönmüştüm.


Zamanla küresel çaptaki toplantılara bizi de katmaya başlamıştılar. Her ne kadar Kaliforniya’daki grup kurucu ve genel kurul gibi gözükse de Boston’daki oluşum çok daha faal ve aktivistti, saldırgan denecek kadar… Burada kurucudan ziyade Harvard’taki bir profesörün sözü geçiyordu, zaten bizim başkan da onun adamı gibi davranıyordu. Bu toplantılardan öğrendik ki Kaliforniya’dakiler sadece onursal olarak Yeşil Karanlık’ta varlığını sürdürürken Boston çok daha büyük planlar yürütüyordu, kurucu ekibe yeterli ödeneği sunup hoşnut tuttuğu sürece istediği kadar uç eylemler planlayabiliyordu. Meselâ ilk ciddi eylemleri İngiltere’deki Deli Dana kriziydi. Doğada mevcut olan bir hastalığın ahırlara bulaştırıp hızla yayılmasını sağlamışlar. Böylece insanların kırmızı et tüketimimi durdurmayı umduysalar da küresel sermaye daha hızlı hareket ederek hastalığın tüm dünyaya yayılmasını önlemiş. Benzer bir girişimi Kuş Gribi ile tekrar denemişler ve fakat milyonlarca kuşun itlaf edilmesi dışında ellerine hiçbir şey geçmemiş. Devamında ise Afrika’da primatları korumak amacıyla Ebola, Arap yarım Adası’nda ise develer için MERS yine Yeşil Karanlık eliyle yayılmış. Problem şu ki küresel sermaye hepsine anında karşılık veriyor, gerektiğinde milyonlarca hayvanı katletmekten geri durmuyordu.

Toplantıların birinde bir sonraki eylem planı tartışılıyor, başarısızlıklar gözden geçiliyordu. Amaçları pek umurumda olmamakla birlikte bir mühendis olarak problem çözmede iyiydim ve söz alıp şöyle dedim: “İnsan hastalanan ve hastalığı yayan bütün hayvanları çekinmeden öldürebiliyorlar çünkü onları önemsemiyorlar. Peki ya hastalık yine hayvanlardan insana geçse ama hayvanlar arasında değil de insanlar arasında hızla yayılsa ve daha ölümcül olsa meselâ? İnsanları itlaf edemezler herhalde…” Kaliforniya’dakiler biraz irkilse de Boston’daki Hoca fikrimi dâhine bulmuştu hem etobur insanları suçlu çıkaracaktık hem de Dünya nüfusunu azaltan bir girişim olacaktı. Peki ya çocuklar, onları nasıl kuruyacağız, onlar masum diye atılanlar oldu. “Eğer doğru RNA formülünü modelleyebilirsek çocuklara zarar vermeyecek bir enfeksiyon yayabiliriz ancak bu modelleme on yıllar alır” diye atladı benimki. “Linn Hoca!” dedim, Stanford’taki Linn Hoca’nın Google’ın Kuantum bilgisayarlarına erişimi vardı eş zamanlı olarak orada da yönetici olarak çalıştığı için.  “Eğer Linn Hoca’yı yanımıza çekersek aynı modellemeyi o bilgisayarlarda birkaç ayda çözümleyebiliriz” diye bir kısa yol daha önermiş oldum istemsizce. “O iş bende ya” dedi benimkinin doktora hocası, ellilerinde, sıradan, beyaz bir adamdı ve Yeşil Karanlık için her şeyi yapabilirdi. Linn Hoca ise biraz daha genç olduğu hâlde 3 çocuk babasıydı ve her Japon gibi aşırı derecede utangaçtı. Bizim hoca ertesi günü Linn hocayı koridorda sıkıştırıp uzun uzun öpüp taciz edecekti, bu masum ilan-ı aşkı bir öğrenci (ben) videoya kaydedip anonim bir şekilde hocaya şantaj yapıp kuantum bilgisayarlara gerekli erişimi sağlamış olacaktım. Tabii göstermelik olarak bizim hocaya da şantaj uygulayıp adamı yasak aşkının mağduru olarak gösterecektik ki Linn Hoca şüphelenmesin. Hoca bizim sadece Google’a sızmaya çalışan rakip bir şirket sanıyordu ve (ona göre) anlamsızca çalıştırdığımız algoritmaları sistemi yavaşlatmak adına düzenlediğimiz bir sabotaj olarak görüyordu, bu onun için kendi namusundan çok da kıymetli değildi. Bizse o sistemde ölümcül bir virüsün RNA’sını modellemiş oluyordu. Bu muazzam işlem gücüyle birkaç ay içerisinde de çocuklar için zararsız ama yetişkinler için son derece riskli bir virüs bulabilmiştik.


İki seçeneğimiz vardı, ya çözümlediğimizi bu modellemeyi laboratuvar ortamında kendimiz sentezleyecektik ya da… Dünya’daki bütün canlı örneklerinin tutulduğu bir veri bankası vardı ve ilgili herkes burada istediği DNA RNA örneklerini taratabiliyordu. Everest mağaralarında oldukça izole bir habitatı olan nadir bir yarasa türünde bizim elimizdeki modellemeye benzeyen ancak mutasyona uğrarsa insanlar için daha ölümcül olabilecek bir virüs çoktan teşhis edilmişti. Bu nadir yarasaların Wuhan bölgesindeki yerel bir türle etkileşime girebileceğini keşfettik, içlerinden hasta da bulunan bir düzine hayvanı Wuhan’da serbest bıraktık ve doğa gerisini bizim için halletti. Mevcut virüs önce kendisini yerli tür için adapte edecekti, daha sonra etraf diğer canlı türlerinde mutasyona uğrayarak daha da güçlendi ve insan bünyesi için hazır hâle geldi. Neredeyse 10 aylık bir mutasyon sürecinde mevcut Korona virüsünün güçlenmiş şekline bürünen bu virüse Yeni Korona Hastalığına da COVID-19 diyeceklerdi. Sonunda küresel sermayeyi yenmiş, yıllarca sürecek bir salgın başlatmıştık. İdeolojimiz bize doğal seçilime teslim olmamızı gerektirdiği için kendimizi herhangi bir şekilde koruyacak aşı vesaire üzerinde de çalışmamıştık. Zaten virüs doğal yollarla kendiliğinden geliştiği ve göçmen yarasacıklarımızı sahadan temizlediğimiz için kimse bağlantıyı kuramadı, devletler klişe bir şekilde birbirlerini suçladı ama suçlamalar kanıtsız kaldı.

İlk vakanın beş yıl ardından öl sayısı dünya genelinde milyonları geçmişti. Birçok ülke ekonomisi çöktü, onlarca karantina bölgesi merkezi otoriteye karşı ayaklandı, çoğu yerde ekonomik buhran ve izolasyon yüzünden iç savaşlar görüldü. Örneğin sıkı karantina uygulamamakta direnen Güney Kaliforniya ile sokakta 10 dakikadan fazla duranların vurulmasını talep eden Kuzey Kaliforniya iki ayrı devlete ayrıldı. Aynı şekilde Lombardiya Bölgesi’nin yarattığı yıkımla yüzleşmek istemeyen Güney İtalya bağımsızlık ilan etti, yine Ege, Trakya ve birçok Yunan Adası kendi başlarına özerklik ilan ettiler. Almanya ve Çin’de merkezi hükümetler mevcut sağlık bütçelerini dengeli dağıtamayacağı birçok kırsal bölgeyi, hatta bazı büyük şehirleri bile kendi ekosisteminden çıkartarak sözde bağımsızlık tanıdı. İngiltere başta olmak üzerine neredeyse bütün diğer ülkeler adeta feodal sisteme geri dönerek her şehri surlarla çevirip giriş çıkışı sınırladı. Bir anda Dünya’daki sınır bölge sayısı kat ve kat artıp bölgeler arası vize politikaları katılaşınca Dünya’daki ulaşım durma noktasına geldi. İnsanlar tren, otobüs, uçak gibi toplu taşıma araçlarını geri dönüştürerek daha çok sınır duvarı ördü. Ulaşımla birlikte birçok sektör daha çöktüğü ve enerji ihtiyacı azaldığı için karbondioksit salınımı da azaldı ve Küresel Isınma durma noktasına geldi. İnsanların bilinçaltında tüm bu felaketlerin sorumlusu olarak yarasa çorbası yiyenler kaldı. Öyle ki birçok dilde “o kimseyi/geleceği düşünmez, yarasa bile yer”, “ben sadece filanca kötülüğü yaptım, yarasa yemedim ki” şeklinde deyimler türedi.


2029’da geldiğimizde insanlar hâlâ et yemeğe devam ediyordu ancak Dünya üzerindeki insan dolaşımı neredeyse on dokuzuncu yüzyıldaki hızına geri düşmüştü, belki de daha geri… Bu yüzden insanlar arasında yeni bir salgın yaymak neredeyse imkânsızdı, ayrıca yeni ülkeler arasında hayvan ithalat ihracatı da yok denecek kadar azdı, zaten çok büyük çiftlik ve fabrikalar ekonomik krize dayanamamış, kapanmıştı. Bu yüzden küresel sermaye insanları konserve balık tüketimine yönlendirmişti. Sadece birkaç balıkçının idare edebildiği tam otomat gemiler tonlarca balığı denizden tutup yine tam otomatik fabrikalara getiriyor, çok az insanın emeğine ihtiyaç duyan bu fabrikalar seri bir şekilde çok sayıda konserve üretebiliyordu, ucuz ve sağlıklı et… Siz de aynı şeyi düşünüyorsunuz, değil mi? Neticede denizlerde balıklar için bir sınır yoktu ve sürekli hareket hâlinde sürüler aynı zamanda birbirleriyle de etkileşim hâlindeydiler. Eğer doğru yerde ve doğru zamanda doğru balıklara, onlara zarar vermeden bedenlerini taşıyıcı olarak kullanacak bir virüsü enjekte ederseniz birkaç yıl içerisinde milyonlarca insanı öldürecek yeni bir salgının fitilini ateşlemiş olursunuz. Bir sonraki beş yılda insan nüfusunun dörde biri sırf balık yediği için ölecekti. “Denizden babam çıksa yerim” deyimi yerini “deniz kenarında tavuk bile yeme” ifadesine bırakmıştı.

Daha fazla yıkım ve endişe içerisinde insanlar yeni bir umut arayışındaydı. Onlarca sahte peygamber, yüzlerce farklı din türedi. Yeşil Karanlık olarak biz de kendimizi buna adapte ettik, çok kısa bir özetle ilahi dinlerin aslında açgözlü insanlar tarafından manipüle ettiğini, asıl öğretide et yemenin de yasakladığını, bununla beraber kentleşme ve sanayileşmenin bizi dinden uzaklaştırdı, mağaralara dönüp meditasyon, yani ibadetle meşgul olmamız gerektiğini ileri sürüyorduk. Tabii bu fikirler o kadar doğaçlama gelişiyordu ki önce birbirimizi bu fikirlere inandırıyor, sonra da kitleleri peşimizden sürüklüyordu. Zaten son 10 yıldır sıkı yönetim altında bunalmış, mevcut inançlarını sorgulamakta olan insanlara ormanlara gidin, orada özgür olacaksınız, serbestçe için, sevişin, sadece et yemeyin, tek günahınız budur demek oldukça etkili oluyordu. Birçok insan minik gruplar hâlinde ormanlara, doğal yaşama göçüyor, kabileler hatta sadece birkaç çiftlik gruplar hâlinde doğada teknolojiden uzak bir yaşamı tercih ediyordu. Kendimizde çoğunlukla Los Angeles bölgesine, Santa Barbara ormanlarına göçmüştük. Yılın büyük bölümünü bir mağarada 12 kişilik bir grupla geçiyor, bazen çevre üniversitelerdeki hocaların referansıyla ziyaretçi akademisyenlik yaparak geçiniyorduk, okullardaki asıl amacımız ise misyonerlikti.

Yıllık toplantılarımız ise devam ediyordu. Boston bölgesi ise artık tam bağımsız bir devletti ve bütünüyle bizimkilerin kontrolündeydi. Zaten balık işini de onların imkânlarıyla gerçekleştirmiştik. Son bir darbe istiyorlardı, insanları kara hayvanlarından da tiksindirecek son bir salgın… Şu Profesör Kurban Bayramı’ndan nefret ediyordu, cidden tam bir hayvan katliamıydı. Ne var ki kurbanlık sayılan hayvanlar artık eskisi gibi toplu beslenmiyordu, canlı ticareti de zaten pek sık değildi. Giderek çöken ekonomide yem üretimine bağlı olarak kırmızı et üretimi ve tüketimi inanılmaz derecede düşmüş, aşırı lüks olmuştu. Orta gelirli aileler yılda toplu olarak belki bir kilo tüketebilirken düşük gelirliler için bu neredeyse imkânsızdı. Dolayısıyla kurbanın farz sayılacağı gelir düzeyi milyonerlik seviyesiydi. Kırmızı ete göre beyaz et nispeten daha erişilebilirdi, yine toplu üretimi sekteye uğramış olsa da çoğu çiftçi için küçük kümeslerde 50 60 kadar tavuk beslemek ahırlarda birkaç inek bakmaktan göre daha sürdürülebilir bir işti. Bunu doğru analiz edip son kozumuzu oynayacaktık. Denizler gibi gökyüzünde de bir set yoktu ve göçmen kuşlar senelerdir hiç olmadıkları kadar özgürdüler. Kargalar ile hem göçmen kuşlara geçerek Dünya’ya yayılacak hem de kümes hayvanlarına geçip insanlarla yayılacak yeni bir virüs geliştirildi. Benim üçü benimkinden olmak üzere beş çocuğum vardı (komün styla) ve insan öldürmekten bıkmıştım. Aynı şekilde benimki de artık mağaralarımıza çekilip etobur insanları rahat bırakmamız gerektiğini savunuyordu. Durmadılar, bizim açtığımız yoldan bizsiz ilerlediler, sonuç kıyamet olmuştu. Benimkinin uzmanlığı ve duyarlılığı olmadan, bu kez laboratuvar ortamında geliştirilen virüs kuşlara da insanlar kadar zarar veriyordu ve türler arasında çok hızlı yayılıyordu. Sanırım 2037 Noel’inden önce patlatılan bu salgın hindi yemeği geleneği yüzünden milyonlarca Hristiyan’ı katletmekle beraber on milyonlarca kuşu da telef etmiş, yirmi kadar kuş türü bir andan tükenmişti. Yaklaşık onar yıl arayla yarasa çorbası ve zehirli balıkların yarattığı toplu ölümlerden sonra bütün kuşların bir anda milyonları ölümüne sürüklemesi bütün insanlık şok içerisinde neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bize meyilli bilim adamları bütün bunların Küresel Isınmanın toplu bir sonucu olduğunu, önümüzdeki yıllarda benzer salgınların koyunlarda da görülebileceğini, et yemenin artık çok riskli olduğunu ileri süren yüzlerce “akademik” çalışma pompaladılar. Bununla beraber misyonerlerimiz özellikle Noel’e vurgu yaparak Tanrı’nın et yememizi istemediği, bu yüzden bize sürekli gazap ettiğini yaydılar. Böylece kendimizi hem mantığıyla hareket eden hem de inancıyla var olan birçok kitleye inandırmış olduk. Et tüketimi zamanla 2020’lerde sigara kullanımı gibi görülmeye, daha sonraları ise devletler tarafından yasaklanarak adeta uyuşturucu muamelesi görmeye başladı. Evet, nihayet olarak misyonumuz olan Dünya nüfusunu bir milyarın altına indirmek ve insanların etoburluğunu bitirmek konusunda oldukça ilerleme kaydetmiştik, üstelik son derece barışçıl yollarla…


Umarım, bu yazıda bahsi geçen şahıs ve kurumlar sadece hayal ürünüdür. Yoksa…

Muratcan Çiçek

Standart
Genel

Savaşçı ve Zavallı

Ben bir savaşçı olarak doğmuştum. Annem anlatıyor, üç aylıkken ağzımdan düşen yalancı memeyi ağzıma geri götürmek için ellerimi kullanamaz, yine de dakikalarca uğraşıp ayağımla omzumla bir şekilde memeyi ağzıma geri alabilirmişim. Sonra yıllarca üzerime uygulanan rehabilitasyonu fizik tedaviden öte askeri bir eğitim gibi görüyordum çünkü şınav çekmek gibi benden beklenen komutların neredeyse hiçbirini yerine getiremiyordum, bu hareketler sırasında fazlasıyla acı çekip bu acının bir nedeni, amacı olduğu konusunda sürekli telkin alıyordum. Daha dört beş yaşında beceremediğim fiziksel hareketler yerine diğer yetilerimi ön plana çıkarak eğitmenlerimi manipüle edebileceğimi keşfetmiştim, zorunluluktan edindiğim bu kabiliyet, zamanla her şeyin bir psikolojik savaştan ibaret olduğunu sanmama neden olacaktı.

Diğer taraftan hareket kabiliyetim kısıtlı olduğu için çorap giymekten tutun, yorganla üzerimi örtmeye kadar neredeyse her nesneyle ayrı ayrı savaşmam, çeşitli stratejiler geliştirmem gerekiyordu. Yeteri kadar farklı yol denediğimde birçok şeyi başarabileceğime inandırmıştım kendimi. Zamanla bu denemelerin hepsini tek tek uygulamam gerekmediğini, bazılarını kafamda simüle edersem daha az yorulup daha hızlı çözüme ulaşabileceğimi de keşfetmiştim. Tabii ki beş yaşında “psikoloji”, “strateji”, “simülasyon” gibi kavramları bilmiyordum, sadece o zaman farkında olmadan yaşadığım şeyleri şimdi bu kelimelerle ifade edebiliyorum. Bu simülasyon kısmı zamanla problem çözmeden aldığım hazzın yerine geçmeye başladı. Meselâ bisiklet sürmem pratikte imkânsızken bunu teoride, yani zihnimde en mükemmel şekilde simule edebiliyordum ve neredeyse aynı hazzı duyabiliyordum. Bu haz sadece zihnimde canlandırdığım simülasyonun inandırıcılık kat sayısına bağlıydı. Örneğin “bakın şimdi sokaktayım, bisiklet sürüyorum” demek bir simülasyon değildir ve hiçbir haz uyandırmazdı ben de. Öncelikle evden çıkmam, bunun için annemden izin almam, sonra giymem, ayakkabılarımı seçmem, hayali bisikletimi kömürlükten çıkartmam, sokağa kadar götürmem, yani bütün bunları tek tek zihnimde canlandırmam gerekiyordu ki gerçekten kendimi orada hissedebileyim. Kısa sürede bu simülasyonlar öyle bir noktaya geldi ki önce babamdan bisiklet istediğimi, babamın maaşı gününü beklediğimizi kurgulamaya başlamıştım. Hatta bazen bir simülasyonda babamların çok pahalı olduğu için bana bisiklet alamadığını, bunun için çok ağladığımı, beni basit bir oyuncakla avutmaya çalıştıkları ancak benim buna tav olmayıp oyuncağı kırdığımı, buna çok üzdüklerini kurguladığım bile oluyordu. Artık benim için zihnimde “bisiklet sürdüğümü canlandırmak” önemli değildi, sadece bir konu seçip o konuda bin bir farklı simülasyon canlandırıyordum, neredeyse yarısında mutsuz hissettiğim, bazen çok üzüldüğüm bu simülasyonlara bu yüzden “hayal” demek istemiyorum, değildiler çünkü. Ve evet, neredeyse hepsinde önce kendime “nasıl iyileştiğimi” açıklamam gerekiyordu, çoğunlukla balkondan düşüyor, bazen ameliyat oluyor, bazen öyle bir anda ayağa kalkıveriyordum ama bu kısmı çoğunlukla sıkıcı bulup kendimi bir türlü ikna edemediğim için çabuk atlıyordum ve asıl olay örgüsüne geçiyordum.

Adının maladaptive daydreaming (MD) olduğunu yeni yeni öğrendiğim bu huyum aslında bir tür hastalıkmış. Altı yedi yaşıma geldiğimde artık bizim ev, sokak, kasaba ve sıradan çocuksu olaylar beni kesmez olmuştu. Daha aksiyonlu simülasyonlar canlandırmaya başlamıştım ve alacağım hazzı yüksek tutmak için inandırıcılığımı koruyabilmem, bunun için de her detayı önceden öğrenmiş olmam gerekiyordu.  Altı yaşında iyi kötü her çocuk kendini pilot olarak hayal etmiştir. MD rahatsızlığı olan çocuklar ise iç dünyalarında önce savaş pilotu eğitimi alıp sonra savaşa katılırlar, sonra uçağı vurulup paraşütle düşman bölgesine düşerler, günlerce tek başına mücadele verip evine döndüklerini kafalarında on iki on üç saat canlandırırlar. İşte bu yüzden kendimi lanet olası her detayı öğrenmek zorunda hissediyordum. Ya bir gün elmas kaçakçısı olursam, bir F1 pilotu kaza geçirirken neler yaşayabilir, dalgıçlar birbirleriyle nasıl haberleşir, sahte parayı nasıl aklayabilirim? O kadar farklı şeyleri inceleyip zihnimdeki simülasyonlarda kullanıyordum ki uç örnekleri saysam aklınız dururdu. Bu yüzden kendimi her konuda sürekli olarak eğitimde hissettim 23 yaşlarıma kadar… İzlediğim her filmi, okuduğum her kitabı, gördüğüm her haberi “a demek ki bu durumda şöyle davranmak mantıklı, şu hatayı yapmamalı” diye inceliyordum. Hatta rasgeldiğim müstehcen sahneleri bile “hm şu boydaki arkadaşları şuradan başlayarak şu şekilde…” diye ders çıkartarak izliyordum. Tıpkı bir savaşçı gibi sürekli eğitimde, sürekli tatbikattaydım, her olasılığı önceden hesaplamam, bunun için etrafımdaki insanları çok iyi analiz etmem, psikoloji öğrenmem, aynı anda hep komünist hem de cihatçı terörist gibi düşebilmem gerekiyordu ki simülasyonlarımdaki yan karakterlerim gerçekçi olsun ve daha fazla haz alabileyim…

İlköğretimde çok başarılı olmam, mezun olduktan sonra annemi liseye başlamak için manipüle edebilmem, lisede çok başarılı olmam, tamamen imkânsız olduğu hâlde bilgisayar mühendisliği kazanmam, üniversitede çok başarılı olmam, Amsterdam, Oregon için çok kısa sürede inanılmaz bir bütçe kurabilmem ve Oregon’da da çok başarılı olmam, Google bursu, şan şöhret, iş, para, aşk… Hepsinin bir amacı vardı, her şey lisede kurduğum en büyük simülasyona göre işliyordu. Allah’ın da tam desteğini aldığıma inanıyordum çünkü emeğimin yetmediği yerde duam açıyordu kapıları, ben seçilmiş olmalıydım, planım en hayırlısı olmalıydı ki tıkır tıkır işliyordu. En iyi yerde, en değerli konuda doktora yapacak, en üst pozisyonlara gelecektim, dünyayı bile yönetebilir, bütün savaşları bitirebilirdim. Defalarca kez simüle etmiştim zaten, sadece gerekli adımları bir bir uygulamam gerekiyordu. Etrafımdaki herkes bana öylesine inanıyordu ki…

Her şey yolunda ilerlerken bir gün biri kulağıma “sen varoşsun, bu kadarla yetin, asla ona sahip olmayacaksın, asla onlar gibi yaşayamazsın, hep yukarı bakma, azıcık aşağı bak!” diye fısıldadı. Aşağı baktım ve düştüm. Muhtemelen hâlâ en dipteyim… Oysa yıllardır en yakından gelen bu sesi o güne, yani yaklaşık üç dört yıl öncesine kadar her seferde bastırabilmiştim. Ne zaman radyoda bu fısıltı çalmaya başlasa kanalı bir çift mavi göze çeviriyordum. Son birkaç yılda aynı frekansta artık bir İzmir rüzgârı esiyordu, aynı güçte miydi, daha mı yakındı hatırlamıyorum ama önemli olan fısıltıyı bastırmaktı zaten ve bu yetiyordu. O gün nedense elim düğmeye gitmedi, gidemedi… Yükseldi fısıltı, ben varoştum işte, sakattım, fakirdim, güçsüzdüm, onlar gibi olamayacaktım hiçbir zaman… Son umutla elimi uzatıp kanalı değiştirmeye çalıştım ama bütün frekansları aynı fısıltıyı çalar olmuştu ve ben tükenmiştim.

Küstüm… Bir çocuk gibi küstüm bütün hedeflerime. Çıkarttım apoletlerimi, Allah’tan başlayarak bana destek olan herkesi uzaklaştırdım kendimden, birçoğunu kırdım döktüm, ne köprüleri ateşe verdim ardımdan. O fısıltı haklıydı, asla ona sahip olmayacaktım, asla onlar gibi yaşayamazdım. Artık eğitimde değildim, bir görevim yoktu, misyonumu kaybetmiştim. Ne zaman bir film izlesem veya böyle bir yazı yazsam bunu sırf var olan sorumluluklarımı daha da ertelemek için yapıyordum ve yıllardır hiçbir şey öğrenmiyordum. Bu kadarı yeterdi, hatta daha azı, daha da azı… Daha yukarıda olmayı hak etmiyordum, burada olmayı bile hak etmiyordum ben, bir zavallıydım artık. Sadece nefes alacak kadar yaşamam gerekiyordu sadece, fazlasını hak etmiyordum çünkü ben farklıydım, aşağıydım. Ne zaman yeni bir şey denemeye heves etsem hep aşağıda, aşağı olduğumu gözümün önüne almam gerekiyordu. Artık o kadar başarısızlaştırdım ki kendimi, on yıldır yazdığım kodu bir türlü yazamıyorum, defalarca yaptığım ödevi artık yapamıyorum veya yüklemeyi unutuyorum. Aslında her şeyi unutuyorum artık, pasaportumu sokakta unutuyorum meselâ, teslim edeceğim işi unutuyorum, kiramı unutuyorum, gururumu unutuyorum. Komik, eskiden yeni tanıştığım insanlar “ne kadar dikkatlisin, o detayı nasıl gördün, şu problem ancak sen çözebilirsin” diye şaşkınlıkla hayran olurken artık “bu dikkatsizlikle buraya kadar iyi gelmişsin, nefes almayı da unutuyor musun, sen niye böylesin?” diye sadece sitem ediyorlar. Artık seçilmiş veya denk değilim ben, tıpkı ilkokuldaki gibi “kaynaştırma” olarak bulunuyorum her ortamda, insanlara sadece yük oluyorum, ayak bağı oluyorum. İnsanların beni aralarında istemelerini istemiyorum. Çünkü hiçbir zaman onlar gibi olamayacağımı fısıldıyor, sen aşağıdasın diyor, “kaynaştırma” kal hiçbir zaman “onlardan” olma, olama diyor…

Ne bir çift mavi göz kaldı artık ne de İzmir rüzgârları, bir tek o fısıltı… O radyo düğmesine gitmeyen benim zavallı elimdi, yoksa üçü de hâlâ masum…

Standart
Genel

Biz Savaşmadık…

Dediğim gibi, iki gün sonra doğum günüydü, 20 Kasım… Benden sadece iki hafta sonra haftanın aynı günü doğmuştu. Daha lisedeydik, lise son, ilk teneffüste onu arka merdivenlerine çekmiştim. Sanırım kâğıt üzerinde yangın merdiveni olarak gözüken ancak bina dışına çıkışı olmayan ve binanın en sonunda bulunan bu merdivenler öğrenciler tarafından aktif kullanılmıyordu, en azından temel işlevinde. Nöbetçi öğretmenlere uzak kalan bu bölge okuldaki kavga dövüş veya aşk sahneleri için birebirdi. Duvara yaslayıp dudaklarından küçük bir buse aldım. “Ne yapıyorsun ya, okuldayız!” diye sessizce bağırdı, iki yıldır her seferinde bezmeden nasıl aynı tepkiyi verebiliyordu anlamıyorum, naz işte… Daha uzun bir buse ve sırtıma sakladığım kutuyu çıkarıyorum: hediye paketi şeklinde iPhone 4s kutusu, piyasaya çıkalı daha bir ay olmuştu. “Aşkım bu ne?”, trip katsayımız artıyordu. “Doğum günü hediyen” diye sırıtmıştım. “Geri zekâlı daha iki gün var!”, “bilmiyorum ama o zaman sürpriz olmayacaktı ki”, “ya ama bu çok pahalı, ya nasıl…”, “küçük yazılım işleri yaptığımı biliyorsun”, “seni bir gün içeri alacaklarını da biliyorsun dimi, söz vermiştin?!”, “ya bir şey olmayacak bea, gel sen” ve sarıldık. Aldığım yazılım işlerinin pek aydınlık tarafta olmadığını işlerin getirisinden anlayabiliyordu, defalarca bırakacağıma dair söz versem de o yaşlarda en kolay para, en güzel paraydı. Daha da uzun bir buse, zile daha dört dakika var, tam ipekten boynuna ineceğim…

Bir patlama sesi… O kadar sarsıldık ki ben yere devrildim, cam, amına koyayım yanımızdaki pencerenin camı patlamış lan! “Aşkım ne oluyor?”, iç koridora bakıyorum, kattaki bütün sınıflar binanın ortasına, ana merdivenlere yönelmiş, herkes birbirini eziyor, “aşağı!” diye bağırıyorum. Kızın elinden tutup aşağı sürüklüyorum, o merdivenleri kullanmak kimsenin aklına gelmiyor çünkü çıkış yok aq, en alt kattan bir an iç koridora yöneliyoruz ama “hayır” diyorum, orta merdivenler ve çıkış kitlenmiş durumda, kız beni kolumdan çekip ilk sınıfa sokuyor, öğretmen masasının altındayız. Uçak sesleri, birkaç patlama daha, sanki bir orospu çocuğu son ses Call of Duty oynuyor. Son patlama arka bahçeden geldi, oyun değil bu, hayır. Sarsıntılardan tavanın sıvası dökülüyor, sınıf toz içerisinde, “burada ölürüz” diyorum, pencereye yöneliyoruz, çok uzaktan güçlü bir patlama daha, gökyüzü şimdiden simsiyah, “camı kıralım” diyor Merve, zemin kattayız zaten, dışarı atlıyoruz. Öğrenciler birbirlerini ezerek kaçmaya çalışıyor, bazı hocalar arabalarına binmiş ama bahçe kapısından çıkmaları imkânsız, arabaların üzerinden atlıyor çocuklar, birinin tavanı çöküyor, bahçede çocukları tahliye etmeye çalışan Tunçel hocayı görüyorum, “hocam, ne oluyor???”, “düşman Silivri’den çıkartma yapıp buraya kadar gelmiş, Gelibolu’ya çekiliyormuşuz” diyebiliyor telaşla.


Ne düşmanı ne çıkartması, yirmi birinci yüzyıldayız, ne oluyor amına koyayım? Beynimde bunlar dönerken yapabildiğimiz tek şey koşmaktı, bize gidecektik, annemi alıp arabayla yola çıkacaktık, kızın yurdu da hemen arka sokağımızdaydı. “Beş dakikan var” diyordum bizim stadı hızla geçerken. Köşeye geldiğimizde Çakır Döner’in olduğu binanın tamamen çöktüğünü fark ettik, şiddetle adımı haykırdı kız, ağlıyordu. Durmazdım, “anne!” diyerek ileri atıldım, bizim bina hâlâ ayakta gözüküyordu. Birkaç adımdan sonra kızın ilerlemediğini fark ettim, şoka girmişti. Başını iki elimin arasına alıp sarstım, “ölmüşler…” diye sayıklıyordu binayı göstererek, sertçe öpüp “ilerlemek zorundayız” dedim, eline yapışıp sürüklemeye devam ettim. Bizim binanın önüne geldiğimizde bir ışık bitişik binaya saplanıp üç dört dairelik bir oyuk açtı. “Yurdu unut!” diye bağırıp şiddetle kapıyı tekmelemeye başladım, “anneee!” diye haykırıyordum. “Aşkım, buradalar bak!” diye kazan dairesinin girişini gösterdi. Birkaç kadın apartmanın altındaki mahzene sığınmışlar, “anahtarlar nerede? Gidiyoruz” dedim, annem ayakta durabildiğine göre hâlâ hayattaydı, gerisini düşünecek zamanım yoktu, gitmek dışında hiçbir şey düşünemiyordum. Annemden anahtarları kaptığım gibi arabayı çalıştırdım. Tam gaza basacağım sırada tekrar haykırdım, “Anneannem, kahretsin anneannem nerede?”. 80 küsur yaşında anneannem on yıldır bizimle birlikte yaşıyordu, topal sayılırdı ve son birkaç yıldır gözleri görmüyordu, “anneannem nerede?!”. “Ben gelemem, zaten yaşayacağımı yaşamışım, te buracıkta namaz kılar dururum, sen çocuklarına sahip çık” demiş anneme, odasında kalmış yani. Bu sırada gökyüzünde bir patlama daha oldu, kocaman bir uçağın stat tarafına doğru çakılışını izledik.

Gaza basarken gözlerimden yaşlar süzülüyordu, annem hiddetle salavat filan getiriyor, bir yandan ağlıyordu. Merve, Merve artık ağlayamıyordu bile, masmavi gözleri şişmiş, yanakları ıslanmaktan buruşmuştu, burnu kıpkırmızıydı ve dudakları sürekli titriyordu. Saçları parmağımın ucuyla düzeltirken “çıkacağız buradan, kurtulacağız” diyerek ondan çok kendimi teselli etmeye çalışıyordum. Ana caddeye dönemezdim, camiin arkasından Gelibolu yoluna çıkacaktım. Bir an İsmail Dayımı aramaya çalışacaktım ama şebeke çoktan çökmüştü. Biz yan yoldan ilerlerken ana yolda askeri bir konvoy geçiyordu yine Gelibolu’ya doğru, biraz dikkat edince bazı araçların Yunanistan Askeriyesi olduğunu fark ettim, bizim bazı araçlarda da NATO flaması vardı. Lan yoksa İstanbul’dan? Ya yok amına koyayım, ne oluyordu lan?! Düşünebildiğim tek şey Silivri tarafından çok güç bir saldırının saatler içerisinde Keşan’a varmış olması gerçeğiydi, bu hızla en geç yarın bütün Trakya göt içi kadar yarımadaya yığılmış olacaktı. Hoca çıkartma demişti, deniz üstünlüğü… Direksiyonu ters yöne kırdım, “oğlum ne yapıyorsun?”, “Gelibolu’da herkes ölecek, hepimizin yakayı geçmesi imkânsız!”. İpsala’ya gidecektim, sınırı geçebilirsek Selanik’e kadar sürebilirdim. Gelibolu içeriden gelecek bir saldırı için savunmasızdı, düşman her kimse Yunanistan sınırında daha çok zorlanmalıydı, nihayetinde ülke sınırı aynı zamanda Yunanistan’dan stratejik savunma hattıydı. Tek sorun içeri nasıl geçeceğimizdi, yol boyunca patlamalar oluyor, askeri konvoylar geçiyor, savaş uçakları birbirini kovalıyordu, gökyüzüne bakmadığım için kim ne anlamıyordum, sadece gökyüzünden sürekli alev topu hâlinde bir şeyler düşüyordu.

Yoldaki benzinliklerin kimisi ateş almış yanıyor, kimisini birileri yağmalıyordu. Bir an bu çok mantıklı geldi, İpsala içerisinde rastgele bir markete girip arabayı erzakla doldurduk, erzak, koli bandı, pil, pamuk ve ped, ne bulduysak doldurduk, dükkânın sahibi zaten terk etmişti orayı (kasayı da kontrol ettim, boştu). Kapı ilçeden beş kilometre kadar uzaktı, ne vardı ki yaklaşamadık bile, insanlar çoktan kuyruk oluşturmuş, yol tıkanmıştı, derken beş altı araç önümüzdeki bir kamyonete uçak mermileri isabet etti, onun deposunun patlamasıyla birkaç araba daha alev aldı. Ben arabayı araziye kırıp birkaç yüz metre daha ilerleyebildim ama giderek genişleyen konvoy sürekli ateş altında kalıyor, patlayan araçlar yüzünden ilerlemek imkânsızlaşıyordu. Pes eden yüzlerce insanlar gibi biz de arabayı bırakıp yürümeye başladık. Kapıya vardığımızda daha yeni öğlen oluyordu, havadaki çatışmalar sürekli artıyordu. İlçeden de dumanlar yükselmeye başlamıştı. Sınır kapısında 200 kadar personel kalmışken bizim sayımız binleri buluyordu, gümrük binasının hemen dibine düşen bir uçak ipleri koparmaya yetmişti, insanlar akın akın kapıya yöneldiler, havaya birkaç el ataş açılsa da o korkmuş kalabalığı kimse durduramazdı. Aynı kalabalık Yunan askerleri eşliğinde sonradan adının Peplos olduğunu öğrendiğimiz köye kadar yürümeye devam etti, sağda solda bir sürü askeri araç, tank tüfek, obüs filan görüyorduk, mevcut yığınağa da sürekli yenileri ekleniyordu. Bunların arasında farklı farklı ülkelerin araçları vardı, daha kiminle savaştığımızı anlayamadan ülkemizi terk etmiş olduk.


Bitkin bir şekilde köyün girişindeki bir kaldırıma çöktük, Merve kollarıma yığıldı, annemin tülbenti hangi ara neden parçalamıştı, hatırlamıyorum bile. Neredeydik amk, ne oluyordu? Sadece en yakınımda, yine bizim köylerden kaçıp gelen üç yaşlı amcayı duyabiliyordum. “Ye’cüc ve Me’cüc çıkmış diyorlar”, “Deccal’mış bu, Deccal’ın ordusuymuş”, “Kancık Yunan’ın işidir kesin”, “ayrettin abi, üyle olsa bizi alırlar mı buracağa kadar?”, “Hep tuzak işte, birazdan kesiverecekler epimizi”, annem birden irkildi dayının söylediklerinden. Diğeri devam ediyordu “Amerikan’ın oyunu o zaman?”, “Yok bea, hani şu gümrüğe düşen uçak, ben gördüm Amerikan uçağıydı o, onu da o üçgen şeyler tepeliyordu”, “Bacanağını sikem, Ruslar mı daldı diyon sen?”. “Rus muz bilmem ben, yalnız te büyle büyle üçgen şeyler gördüm havada” diye gösterdi eliyle üçgen işareti yaparak. Altmış yaşlarında olup gözlüğünün bir camı paramparça olan dayı olayın şokundan saçmalıyordu muhtemelen. Bitmiş hâlde kollarımda içi geçen Merve’nin saçlarında kaybolmak üzereyken sınır kapısının olduğu tarafta şimdiye kadarki en güçlü patlama gerçekleşti, o kadar güçlü sarsıldık ki etrafımızdaki birkaç bina o anda sarsıntıdan yerle bir oldu. Havada birden 10 kadar uçak ve onlarla savaşan tuhaf araçlar belirdi. Tövbe estağfurullah, dayı haklı çıkmıştı amk, o neydi lan? Ananı avradını, neyle savaşıyorduk lan biz? Manevralarından itme gücüyle çalıştıklarını sandığım bu üçgenimsi hava araçları bir uçaktan oldukça küçük ve kıvraktı, Bir Drone’a kıyasla da çok daha fazla silah yüklü olmalıydı ki amına koyduklarım sabahtan beri içimizden geçiyordu.

Sadece 15 metre ilerime, kalabalığın tam ortasına bir uçak daha düştü, altında kaç kişinin kaldığı sayamazdım ama birbirini ezenler uçağın düştüğü alandan çok daha fazla ölüme yol açtı. Tahminen bin nüfuslu bu köy bir anda beş altı misli Türk ile dolmuştu ve nerede konaklayabileceğimiz konusunda kimsenin hiçbir fikri yoktu. Kesin olan tek şey, buranın da güvenli olmadığıydı. Türkiye tarafından gelen patlama sesleri giderek sıklaşıyor ve de yakınlaşıyordu. “Geliyorlar” dedi Merve korkuyla, hepimiz titriyorduk, akşamüstüne doğru Kasım soğuğu ölüm korkusuyla karışıyordu. Sadece yarım gün içerisinde yaşadıklarımızın dehşeti bize her şeyi yaptırabilirdi. Daha içeri ilerlemeliydik, burada güvende değildik, biliyordum. Köyün arka sokağında bizi okuldan bozma bir yere itelediler, yan duvarında bakımsız bir E30 duruyordu, gözüme ilişti. “İçeride millet birbirini çiğner, biz şöyle duralım” diyerek annemi arabanın kapısına yaslanacak şeklinde konumlandırdım. Merve’yi de çekiştirerek aracın diğer tarafında ön kapıya dayadım. “Tatlım hırkanı verebilirsin çok hızlı”, kızın pembe hırkasını çıkartıp elime dolarken kızı sert bir şekilde öpmeye başladım. Zaten beş on saniye aralıklarla duyduğumuz patlama seslerinden sürekli tedirgin olan kalabalık bizi fark edemedi bile, sadece en yakınımızdakiler bizi ayıplamak üzereyken yumruğumla camı kırıp kapıyı açabildim, kızı içeri doğru ittiğimde çevremizdekiler sadece tiksinerek bizden uzaklaşmak istediler. “Çabuk annemi içeri al”, panik ve korkuyla sadece dediğimi uygulayan Merve içeriden diğer taraftaki kapıyı açıp annemi resmen yaka paça içeri çekti ve kapıyı kapattı. Şaşkınlıktan şok geçiren annem ölmüş babama sövmek ile şahadet getirmek arasında bir şeyler sayıklıyordu. İlkokuldan beri istemeye istemeye gittiğim sanayide zaman içerisinde düz kontakla araba kaldırmayı da öğrenmiştim, aynı yöntem bu emektarda da çalışmıştı. Gazı kökleyip Yunanistan içerisine doğru sürmeye başladığımda insanlar hâlâ kızı neden öptüğümü düşünmekle meşguldü.

“Siktiğimin memur kafası!!!” diye bağırdım direksiyonu yumruklarken, “amk arabasında çeyrek depo bile benzin yok!”. Paniklemenin Nirvana’sındaydım, zorla girdiğim bir ülkede, deposu boş çalıntı bir arabayla bilinmeze giderken annemle sevdiğimi de yanımda sürüklüyordum, sadece 17 yaşındaydım, arabanın vitesi bir türlü dörde geçmediği için hüngür hüngür ağlamaya başlamıştım. Annemler benim hareketlerim yüzünden dehşete düşüp o kadar sinmiştiler, yok gibiydiler, Merve artık titreyemiyordu bile. İleride bir benzinlik gördüm, arabayı çekip indim. Etrafta pompacı sandığım kırk yaşlarında biri vardı, yerli halktandı muhtemelen, adamın yakasına yapışıp yumruklamaya başladım, yere düştü, cebinden pompanın anahtarını aldım, ben depoyu doldururken içeriden daha yaşlı iki adamdı çıktı ama uzak durdular, diğer adamda yerden kalkmamıştı, arabaya binerken plakaları sökmek geldi aklıma, söküp bagaja attım, o üç adam kıpırdamadan öylece beni izledi. Tekrar gaza bastığımda annem usulca “oğlum paramız vardı, adamı niye dövdün, güzelce isteseydik ya?” dedi, verecek hiçbir cevabım yoktu amına koyayım. Kaçma psikolojisi, sorumluluk bilincimi köreltmiş olmalıydı, zaten üzerimizde hiçbir kimlik yok, buraya ait değildik, zaten kaçıyorduk, ne için neden kaçtığımızın bir önemi kalmayacaktı bir süre sonra.


Patlama sesi duyulmayana kadar sürecektim, annemler perişan bir hâlde uykuya dalmıştı. Bir yerde durup kırık camı hırkayla örtmeye çalıştım. Üzerimde sadece okul gömleği vardı, Merve’nin bir de hırkası üzerindeydi, onu da almış bulundum. Annem evden çıktığı için üzerine montunu filan da almıştı, arada değişimli olarak Merve’nin ve benim omzuma atıyordu, bir de evde nakit filan ne varsa toplamış işte. Cep telefonlarımızı filan da saysak üzerimizdeki para bize en fazla birkaç hafta yeterdi, hem nerede kalacaktık? Saatlerce sürdükten sonra Selanik’e varabildim, burada da kaos vardı, gece yarısı olmasına rağmen sokaklarda insanlar koşuşturuyordu, birçok aile arabasını yüklüyor, göç etmeye hazırlanıyordu, dikkat çekmemek için arabayla sokaklarda yavaş yavaş dolaşıp Türkçe duymayı umut ediyordum. Nihayet orta yaşlı bir kadının ağzından “hadiyin bre, çabuk çabuk, bak Bulgar almayacak bizi, kalacaz burlarda, götümüzü başımızı yicek o zebaniler” sözlerini duydum ve sağ çektim. “Ablacığım” diye kadına öyle bir sarıldım ki kandın neye uğradığını şaşırdı. Biz kimiz, nereden geldik duyunca daha da dehşete kapılan kadın arabaya eşya yüklemeyi de bıraktı. Meğer haber çıkmış, ateş hattında olup 24 saat içerisinde Evzoni kapısına ulaşabilen Yunanistan vatandaşlarını Bulgaristan’a alacaklarmış. Bizim oradan geçmemiz şimdilik imkânsızdı, zaten perişan hâldeydik. “Biz sizin evinizde misafir kalsak” diye ümitsizce atladı Merve. Orospu karı nereden gördüyse “olur ama kiramı peşin alırım” diyerek kızın cebinden ambalajlı telefonu çekti aldı, “eh savaş zamanı şimdi, mal canın yongasıdır bea”. Dudak büksek de kadının bizi sokaktan iki de bir geçen devriyelere ihbar etmesi sonumuz olabilirdi. Kadın arabasını çalıştırırken hâlâ “şoparlara bak be, millet canını kurtaramıyor, bunlar iPhone derdinde” diye sayıklıyordu.

Kadının gecekondu iyisi evi sadece iki oda ve sobalıydı. Elektrik şebekesi burada da çökmüş sayılırdı, bir gidip bir geliyordu. Sadece sıcak su, biraz erzak ve yatak bulduğumuz için şükrediyorduk. Annemleri yerleştirdikten sonra arabayı iki sokak öteye bıraktım, camı kırık olduğundan tekrar bulmayı umut etmiyordum. Dönüşte eve yürürken deniz tarafından ama çok uzaklardan bir patlama sesi duydum ve istemsizce gülümsedim, hâlâ uzaktaydılar, etrafımdaki binaların hâlâ camları vardı, tepemizde yine sürekli savaş uçakları, helikopterler geçse de en azından düşmüyordular amk, çok huzurluydum lan! Eve girdim, Merve, uyumamış, bana sandviç hazırlamış, “Aç kalınca migrenin tutuyor” diyordu, sahi benim koskocaman migrenim vardı lan, kıl kadar streste bütün günümü piç ederdi, ölüm korkusuyla hiçbiri hissetmiyormuş insan. Merve… Merve’ye sımsıkı sarılıyordum, aşktan çok korkudan sarılıyordum, ikimiz de titriyorduk, hiçbir bilmediğimiz bir ülkenin hiç bilmediğimiz bir şehrinde tanımadığımız insanların evindeydik, ikimiz ve annem dışında kimsemiz kalmadı, anneannemi bıraktık, benim ablamlar, onun da ailesi Tekirdağ’daydılar, biz Keşan’a olanlardan zar zor kurtulduk, onlara ne oldu kim bilir… Birbirimize sımsıkı sarılıyorduk, artık birbirimizin her şeyiydik ama… Ama yarın bir patlamada onu kaybedebilirdim, o an kollarımda olan Merve, yarın yok olabilirdi, hatta yarın kollarım da yok olabilirdi, yarın yoktu savaşta… Gün boyu vücudumuzda biriken adrenalin vücudumuzu ele geçiriyordu, gözyaşlarımız gibi bedenlerimiz de birbirine karışıyor, “Nerede kalmıştık?” diyordum, “Ama aşkım okul…” derken kıkırdamaya başlıyorduk. Evet, biz belki o gece elimize silah alıp savaşmadık ama….


Sadece beş gün içerisinde çatışmalar Selanik’e kadar uzandı, şehrin yarısı artık yerle birdi. Elektrik alt yapısı çöktüğü ve Birleşmiş Milletler de internet dâhil çoğu temel haberleşme hattına kısıtlama koyduğu için yerelde dağıtılan birkaç gazete dışında bir bilgi kaynağımız yok gibiydi, oradaki haberlerin de güvenilirliği tartışılırdı. Hâlâ tam olarak neyden kaçtığımızı ve kimlerin bizim tarafımızda olduğunu bilemiyorduk ancak saldıranların Dünya’dan olmadığı, en azından insan türünden olmadığı söylentiler arasındaydı. Marmara, Baltık, Körfez ve Hudson Körfezleri gibi sadece iç denizlerin üzerinde devasa piramitlerin belirdiği, bu piramitlerden de uçan üçgenimsi araçların hücuma geçtiği anlatılıyordu. Sadece bu araçlarla, çoğunlukla rastgele saldırdıkları ve hiçbir şekilde iletişime geçmedikleri için kimsenin düşman hakkında net bir fikri yoktu. Bizim ve ateşten kaçan etrafımızdaki diğer insanların düşman olarak görüp duyduğumuz tek şey havada uçuşan üçgenimsi hava araçlarıydı. Bu beş gün içerisinde İstanbul ve Trakya’dan milyonlarca insan Balkanlar’a göçmüş olmalıydı, yerli halkın tamamen boşalttığı Selanik daha doğudan kaçan Yunan ve Türk mültecilerle dolmuştu, Anadolu’dan ise haber alamıyorduk. Etrafta yetkili kimseyi göremiyorduk, soru sorabildiğimiz erler ise olup bitenden en az bizim kadar habersizdi. Beşinci günün sonunda BM askerleri bütün şehri tahliye edip herkesi daha kuzeydeki mülteci kamplarına sevk etti. Kaldığımız evlere kadar giren askerler kimlik soruyordu, bizim buranın yerlisi olmadığımızı görünce bizi “düzensizler” olarak etiketleyip en düşük öncelikli kampa sevk ettiler. Biz buna gönüllü olsak da sanki başka bir alternatifimiz de yok gibiydi.

Önce Yunanistan-Bulgaristan sınırındaki geçici kampa, daha sonra da Avrupa Birliği tarafından kurulan Sofya’nın dışında kurulan çadır kamplara yerleştirildik, 5 ay oluyordu Keşan’ı terk edeli. Eskiden 1 milyon civarında olan şehrin o anki nüfusu 4 milyona yaklaşmıştı. Altmış kişilik koğuşlarda kalıyorduk, en son ne zaman duş aldığımızı, iki tam öğün yemek yiyebildiğimizi hatırlamıyorum. Annemin sağlığı pek iyi değildi, Merve ise hamileydi… “Nasıl?” diye sormayın amk, yukarıda duygusal duygusal okurken iyiydi. Kamplarda daha fazla kalabileceğimizi sanmıyordum. Mülteciler arasında sizin hapishane filmlerinde gördüğünüz çeteleşmeler, bir kamplaşma başlamıştı. “Çorlular” diye bir grup vardı meselâ bizim Türklerden, amatör bir kulübün taraftar grubuymuş, birlikte Edirne üzerinden göçmüşler buraya. Yirmili yaşlarda zaten sıfatsız elamanlardan oluşan 10 15 kişilik bu grup gözümün önünde bir sürü kadına kıza tecavüz etmişti, Bahaneleri de hazırdı, kimisi için “eski sevgilimdi” diyorlardı, kimisinin “sözde” gönlü varmış, bazıları “parayla” veriyormuş, yalnız kaldığımızda ise “milli olmadan mı ölcez bea?” deyip iğrençlikleri dışa vuruyorlardı. Genellikle tek kaçıp gelen, yanında erkek bulunmayan kızları hedef alsalar da geçen gün “yapmayın etmeyin, yazıktır günahtır” diye fazlaca söylenen bir amcanın da kızlarını yine adamın gözü önünde sıkıştırıp “Allah’ın emri, peygamberin kavliyle oldu dayı uzatmayacan” deyip adamı sindirmiştiler. Gıkımı çıkarmadığım ve diğer çetelere karşı onlarla hareket ettiğim için beni kardeşleri, annemle Merve’yi de bacıları olarak görüyorlardı şimdilik… Buna benzer onlarca grup vardı nüfusu yüz binleri bulan kampta: sübyancılar, ibneler, sırf ırk veya mezhep yüzünden birbirlerini tek tek azaltanlar, “devrim” adına insanların değerli eşyalarına el koyanlar, “cihad zamanıdır” deyip cariye tutanlar, İsa’yı bekleyen Yunan gruplar… Hayata kalıp annemleri güvende tutabilmek için Çorlular’ın korumasına ihtiyacım vardı, bu yüzden onların pisliklerine göz yumuyor, hatta bazen onlar için istemeye istemeye de olsa gözetmenlik yapıyordum. Peki ya ben gelmeseydim, meselâ annemleri sınırı geçirdikten sonra ablamları aramak için geri dönseydim acaba Merve’ye kim bilir kimler dokunacaktı, hatta belki anneme bile. Ablamlar, yeğenim daha dört yaşındaydı, acaba başarabilmişler miydi, eniştem yanlarında mıydı, bu kampta yoktular, annem içinde bulunduğumuz koşulları gördükçe “ah keşke öldüklerini duysaydık, ya yalnızsalar…” diye ağlıyordu.


Daha 17 yaşındaydım, güçlüydüm, elim tutuyor, aklım çalışıyordu. Biz Çanakkale ruhuyla, cepheye giden on beşliklerin ağıtlarıyla büyütüldük, bu kampta mal gibi oturup beklemek, kanıma dokunuyor, kendimi ezik gibi hissediyordum. Lakin bizim için ne gidilecek bir cephe ne yâri bırakacak güvenli bir vatan toprağı kalmıştı. Düşünsenize, dedelerimiz cepheye giderken ninelerimizin tepesine bomba yağmayacağından, evlerinin yok olmayacaklarından eminmiş. Sonra Balkan çekilmesini, Yunan işgalini düşünün, ordular nispeten yavaş hareket ediyormuş, cephe düşer düşmez haber salınıyor, toprak boşaltılıyormuş. O dönem işgalde yakıp yıkılan köylüleri düşünün sonra, nüfusları ne kadardı ki o zaman? Bir yerde okumuştum sanki, o işgalden önce İzmir’in nüfusu 200, Bursa’nın nüfusu 150 bin kadarmış, şimdi sadece Edirne’de 400 bin can vardı, Tekirdağ’da bir milyon, Selanik’te öyle… Kaç farklı şehri tek bir Sofya’ya sığdırmaya çalışıyorlardı. Bazı Bulgarlar bizden nefret ediyor, yemek filan verirken içine tükürüyorlar, hakaret ediyorlardı “korkak” diye. Kalıp savaşmamışız, kaçmışız, kolaysa sen git savaş, sanki bizim memlekette herkesin kapısının önünde uçaksavar bataryası vardı amına koyayım! Gelen uçakları av tüfeğiyle mi düşürecektim, tam tepeme 3 tonluk bomba geliyordu, pompalıyla tam ortasına bir el sıksam yok olacaktı değil mi o dev roketler? Benim on yıldır gölgesinde top oynadığım, altındaki dükkânda döner yediğim beş katlı koca bina saniyede yok oluverdi, saniyede! Keşan’dan çıkarken siyah dumandan gökyüzü gözükmüyordu, kaç uçağın düşüşüne şahit oldum hatırlamıyordum bile, o uçaklar, koca koca binalar havaya uçarken kendimi o kadar küçük, o kadar çaresiz hissettim ki yapabildiğim tek şey kaçmaktı, evet, aynen bir böcek gibi hissettim kaçarken.

Ait olduğum şehre ülkeye bombalar yağarken düşünebildiğim tek şey sevdiğimdi, annemdi. Benim için tek vatan onlardı artık, üzerimizdeki giysiler, boğazımda can, annem, Merve… Benim toprağım işte bu kadardı. Belki de bu yüzden Merve’nin hamile olması fikrini çok çabuk kabullenmiş, hatta buna sevinmiştik. Biz artık dört kişi olacaktık, kanımızdan bir kişi daha, bizden bir nefes, bir umut daha… Onca şeyden sonra biz hayatta kaldıysak o da kalabilirdi. Çocuk fikri, anne baba olma fikri, sanırım o çaresizlikte bize yaşama direnci veren, bizi hayata bağlayan tek şeydi. Bu kamp benzer umutların daha acı, daha trajik örnekleri ile doluydu. Meselâ Dedeağaç’tan zar zor kaçabilen 35 yaşlarında Yunan bir kadın vardı, “eşim enkaz altında kalmıştı, sokakta çaresizce ağlıyordum, beni çekeleyerek bir minibüse aldılar” diye anlatıyordu. Yerli halktan küçük bir grup kadını da alarak kendi imkânlarıyla Bulgaristan sınırına kaçmışlar, sınırda içlerinden bir adam memurlara rüşvet vererek bir şekilde hepsini geçirmiş içeri, Plovdiv’e kadar devam etmişler, orada aynı adam kalacak yerde bulmuş bunlara, “sekiz dokuz kişiydik” diyordu kadın. Birkaç günün ardından adam o gruptaki kadınları ona buna sunmaya başlamış, “adamın silahı vardı, zaten travmadaydık hepimiz, karşı koyamadık bile” diye ağlayarak devam ediyordu. Sonra zaten o şehir de boşaltılmış, BM askerleri kadını bir başına bu kampa getirmişler. “Tanrı beni kutsadı ve yalnız bırakmadı” diye karnını sıvazlıyordu buruk bir sevinçle. Meğerse kadın orada kim bilir kimden hamile kalmış, ne var ki bir anda hiç kimsesiz kalmayı kabullenmektense bebeğiyle var olmayı yeğlemiş kadıncağız, “kocamanın ismini koyacağım” diyordu içini çekerek. Bir başka trajikomik örnek ise Kırklareli’nden Mehmet Hoca’ydı. Aslen Ordulu olup Kırklareli’nde matematik öğretmenliği yapan hocamız ilk günü can havliyle yirmi yıllık eşi ve üç çocuğuyla atlamış arabaya, Bulgaristan sınırına sürmüş. Yolda tesadüfen arabaları ateş almış, vurulmuş, “sadece ortancayı kurtarabildim” demişti, 12 yaşlarındaki oğlu için çaresiz yürüyerek yola devam etmiş adamcağız. Sınırı filan geçmişler, ilk haftalarda Derya Hanım’la karşılamışlar kamplarında birinde. Doğma büyüme Edirneli olan Derya Hanım, ailesinin tek kızıymış, kolejlerde okuyup doktor olmuş, hiç evlenmemiş, “annem ve babam benim her şeyimdi, gözümün önünde yok oldu” diye anlatıyordu o da “o kadar yalnız hissettim, o kadar çaresiz hissettim ki ‘her şeyimi kaybettim’ diyebileceğimi bir kimsem bile kalmamıştı” diye acısını paylaşıyordu, o da hamileydi şimdi. Mehmet Hoca “Bak evlat” demişti bir keresinde “benim üç yavrum vardı, sadece birini kurtarabildim, Derya ablan ise sıfırı tüketmişti, şimdi biz dört kişi olacağız, yarın belki beş, kaçını kurtarabilsen senin de canın o kadar kalacak işte”. Haklı değil miydi? Meselâ bir abim daha olsaydı, babam hayatta olsaydı anneannemi bile o apartmandan indirebilirdik belki. Kampta yanımda bir erkek daha olsaydı canımdan, nöbetleşe birkaç saatçik uyuyabilirdik belki. Son 5 ayda öyle korkunç şeyler yaşadık ki ah… Gece karın açlığından uyanan üç dört yaşlarında küçücük bir kız çocuğunun tutuşan çadırı fark edip “anne bak ateş!” diyerek annesini uyandırmasıyla kurtulan canların üzerimizde bıraktığı travma bizi çoğalmaya zorluyordu, siz hiç korkudan seviştiniz mi?


Bir yıl olmadan Sofya’daki mülteci kampından kaçıp kaçak olarak yine Bulgaristan’ın Godech kasabasına gelmiştik. İlk yavrumu kucağıma aldığımda sadece 18 yaşındaydım ve terk edilmiş metruk bir binada kalıyorduk, fareler dışında rahatsız edenimiz olmuyordu en azından. Enflasyon yüzünden doğru dürüst ne iş bulabiliyor ne de düzgün bir yiyecek alabiliyorduk. Ben burada bir elektronikçinin yanında çalışmaya başlamıştım karnın tokluğuna, Merve de merdiven altı bir dikiş atölyesinde çift vardiya çalışıyordu. Savaştan önce küçük bir kasaba olan şehrin nüfusu o günlerde 1 milyona dayanmak üzereydi. Bu yüzden olacak ki şehirde sanki herhangi bir asayiş birimi yok gibiydi. Yerli halk bizi sürekli tehdit ediyordu, bunun dışında yapılan ahlâksız teklifleri anlatmak dahi istemiyorum, bebeğimizi satmamız için bile para teklif ettiler. Yine de başımıza roket yağmıyor veya her gece tecavüz sesleri duymuyorduk.

Çocuk altı aylık oluyordu, adını “Umut” koymuştuk, aslında Merve liseyi birincilikle bitirmek üzereydi, ben de ikinci olacaktım muhtemelen. “Ben Avrupa Yakası’nda okuyacağım” diye tutturmuştu, ben bilgisayar mühendisliği istiyordum, Amerika’ya gidecektim, Merve’ye lisede iki yıl çok güzel şeyler, ilk heyecanlar yaşamış olsak da muhtemelen üniversitede ayrılacaktık. İlk patlamayı duyduğumuzda yanımda o değil de sırf aksiyon olsun diye aynı merdivenlerde sıkıştırdığım diğer kızlardan biri olsaydı ne olurdu acaba? Hayatta kalabilir miydik bu kadar, birbirimize âşık olur muyduk, yine korkudan böyle sevişir miydik? Gerçi Mehmet Hoca ile Derya Hanım’ı hatırladıkça anlıyordum ki top tüfek ateşi altında sevdiğinle yola çıkmak ile yola çıktığını sevmek arasında çok da bir fark yoktu. Önemli olan sayıydı ve biz beşe doğru gidiyorduk. Sahip olduğumuz tek şey birbirimizdik, sadece birbirimize tutunabiliyorduk ve 18 yaşındaydık daha. Yani şehirlere bombalar yağarken Ahmet Kaya da Müjgan’ıyla sadece ağlaşmıyordu ki…

En çok da bu kanıma dokunuyor, beni insanlıktan çıkarıyordu. Annemin evinden uzakta ikinci doğum günüydü geçende, Merve de yeni haber veriyordu, elimizde avucumuzda bir şey yoktu ama nefes alıyorduk amk ve yaşadığımız eski günlerimizi çok özlüyorduk. Gittim bulup buluşturup yarım kilo kıyma aldım, ne eti bu diye sormadım bile. Kaldığımız yerdeki ocağı az buçuk tamir etmiştim, kendimizce köfte yaptık, “dışarıda yiyelim mi? Değişiklik olur” dedi kız, çıktık. Metruk binanın ufacık bir bahçesi vardı, kol duvarları yıkılmıştı. Bir tuğlanın üzerine çömelip bayat bir ekmeğin arasında yağsız tuzsuz köftelerimiz yemeye başlamıştık. Yemin ederim arkamızı sokağa dönmüştük ayıp olmasın diye. Mahallenin çocukları görmüş, “pis göçmenler mangal yakmış keyif yapıyor” diye ortalığı ayağa kaldırdılar, ana babaları geldi, üzerimize yürüdüler, kalabalıktan biri “çocuğuma vurmuş, dudağı kanıyor bakın” diye ortaya atıldı. Neyse ki annemlere, bebeğimize dokunmadılar, ben birkaç gün işe gidemedim o kadar. O günden sonra insanlık da hukuk da kendimize kadar diyordum. Zaten yanında çalıştığım elektronikçi yarım yamalak ödeme yapıyordu, Merve’yi de çift vardiya çalıştırıp tek yevmiye veriyorlardı. Onlar bizim emeğimizden çalışıyordu ben de… Zaten şehirde düzen filan kalmamıştı, önce bu tarz mağduriyete uğrayan göçmenleri örgütlemeye başlamıştım, sonradan yetenekli gördüğüm, yatkın olan kim varsa dahil ettim, “zaten” diyordum “ya onlar ya biz”, o kadar ki çıkar için bazı yerliler bile aramıza katıldı, aklınıza neler gelirse… Bir yıl içerisinde kaçakçıların bizi Sırbistan’a geçmek için istediği kişi başı dört bin avroyu biriktirmiştim, yalnız o şehirden ayrılmadan en güzel parkların birinde cillop gibi bir mangal yaptığımızı, hatta oyun havası çaldığımızı hatırlıyorum, sikerlerdi valla, zaten zamanla öyle kalabalıklaştık ki artık onlar bizden korkar olmuştu.


Sanırım biz bu göçü sürdürüp nihayet Prag’a yerleştiğimizde olaylar altıncı yılına giriyordu. Duyduğumuza göre Dünya genelinde petrol ve elektrik üretimi durma noktasına gelmiş, yörüngedeki uyduların hepsi düşürülmüş, kıtalar arası iletişim kesilmişti. Hatta insanlığın denizlere güvenli erişimi kalmamış, bazı kıyı ülkeleri tamamen iç kesimlere, diğer ülkelere göçmüş diyorlardı. Zaten Prag da artık Almanya’nın, daha doğrusu Almanya ve Fransa’nın ortak bir şekilde AB’yi feshedip onun yerine savaşa yönelik kurduğu yeni bir devletin başkentiydi. Her yeri askeri fabrikayla dolan bu şehir de sıkı yönetim altındaydı. Vatan, vatandaş, devlet kavramları çoktan önemini yitirmişti aslında, sadece hayatta kalmaya, savaşta tutunmaya çalışıyordu insanlar. Açıkçası “biz” son beş yıldır hiç sıcak çatışma görmemiş, hep iç karaya doğru göçmüştük. Kim kiminle nerede savaşıyor artık ilgilenmiyorduk bile. Mesleğimiz göçmenlik olmuştu, yolda dünyaya gelen çocuklarımız yolu Dünya, göçü de yaşamak zannediyordu. Nereye dönecektik ki, kim olarak kaç kişi geri dönecektik peki, sahi biz kimdik amına koyayım, hangi dili konuşuyor, neye inanıyorduk?

Nereden hatırlıyorum ki ben bunları, ne zaman yaşadım ki? Hangisi gerçek peki? Kaç farklı ben, kaç farklı savaşta hayatta kaldı biliyor musunuz? Peki ya öldüklerim? Sadece ben hatırlıyorum…

Standart
Genel

Sigaraya Nasıl Başladım

Sıkı durun, şimdi sizinle çok muzip bir anımı paylaşacağım. Yalnız aramızda kalacak, öyle her yere yaymak yok, annem daha bilmiyor çünkü…

Daha ben üç yaşındayım, bir yer evinde oturuyoruz. Günlerden bir gün ben bahçede toprakla oynuyorum, babam motorsikletçiğinin yağını değiştiriyor. Baktım yaktı bir Camel, tüttürüyor, mübarek de nasıl içli içli kokuyor. Dedim “Baba be, yak bana da bir tane”, babam, tabii, dedi “oğlum yürü git, senin ciğerlerin daha çük kadar, biraz daha büyü, öyle başlarsın”. Omuz silktim, geldi geçti öyle…

Aradan üç dört yıl geçecek sanırım, biz dört katlı bir apartmana taşınmışız, yine bir Pazar günü babamla balkonda keyif yapıyoruz, bana yoldan geçen kamyonları anlatıyor, özelliklerini filan. Yine elinde sigarası, annemler de komşudaymış o gün, “Baba” dedim, “büyüdüm ben be artık, yak bakalım bir tane?”, daha yediyim ama olsun.  Adamcağız da güldü, dedi “başlatma babanın şarap çanağına, daha küçüksün sen, şimdi vercem, annen anlarsa haşlar ikimizi de”. “Zaten”, dedi “ben de on iki yaşında başlamıştım, az daha bekle, en kalitelisinden başlatacağım ben oğluma”. Biraz sessizlikten sonra da ekledi “önümüzde hiç yoktan daha bir ömür var zaten, bir elli atmış yıl karşılıklı tüttürürüz, az daha bekle…”. Ben de gaza geldim tamam mı, daha çok süt içiyorum, erken yatıyorum filan hemen büyüyeyim diye.

İki yıl daha ekleyin, yine taşınmışız, dokuz filanım. Öyle böyle derken o esmer adam bir sarardı, öksürük balgam düz ara gidiyor. Burası kesmedi, Cerrahpaşa, Süreyyapaşa derken kemoterapi, cart curt, bir baktık bizim baba mort, sizlere ömür adam. Aldılar, yıkadılar, götürdüler, babamdan ummazdım bunu, kör oldum. Yani ben olmadım da şair öyle demiş. Ulan on ikiye de çeyrek kalmıştı, dedim “baba yapacağın işe sokayım”. Hayır işin komik tarafı akciğer kanseriymiş, yahu ne kanseri, çocukluğundan beri günde iki paket tüketen bir adam bu, kırkına kadar bir bok olmuyor da üç ayda nasıl toparlanıyor, olacak iş değil.

O gün bugündür babamı bekliyorum, gelecek da bir dal da bana yakacak diye. Kırk idi, yirmi olmuş… Hayır, öyle seher vakitte fark etmiyor da efkârlanınca arıyor insan be!

Muratcan Çiçek

Standart